[اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعاً
بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ] “Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin.”[1] emir ve
fermanıyla hak batıl mücadelesinin başladığı ilk günden beri her medeniyet
egemenlik kurduğu coğrafyaya mührünü basmak üzere kendi hadaratının
şekillendirdiği kalıcı eserler bırakmıştır.
Pagan/putperest
medeniyetler, inşa ettikleri yapıların iç ve dış cephelerine mozaiklerle yer ve
gök “tanrı ve tanrıçalarını” temsil eden heykeller veya insan ve hayvan
figürleri çizmişlerdir.
Tevhit eksenli
medeniyetler ise inşa ettikleri ev, cami, han, kervan saray, köprü, medrese ve
mabetlerin iç ve dış cephelerine Allah Celle
Celâlehû’nun sıfat ve esma-i hüsnasını cisimleştirmekten uzak bir
şekilde hüsnü hat sanatıyla resmetmişlerdir.
Her alanda dur durak
bilmeyen mücadele bu alanda da devam etmiştir. Hâkimiyet el değiştirdikçe galip
gelenler mağlup ettikleri medeniyetin izlerini bir daha ulaşılmamak üzere slip
süpürmüşlerdir. Özellikle putperest medeniyetler hem kendi aralarında ve hem de
İslâm medeniyetiyle sürdürdükleri savaşlarda ölçü tanımaz bir yağma, talan ve
yıkıma imza atmışlardır.
Makalemize konu
olan Ayasofya da bu mücadeleye konu olmuştur. Nitekim Ayasofya İstanbul’un
fethinden önce defalarca yakılıp yağmalanmıştır. 537 yılında İmparator Justinianos
tarafından yapılan mevcut yapının gövdesi günümüze kadar varlığını
sürdürmüştür. Teslis inancının izleri silinerek fetih nişanesi olarak camiye
dönüştürüldüğünde inşa edilen minareler aynı zamanda yapıyı destekleyen
payandalar olarak tasarlanmıştır.
Hristiyanlık
âleminin mezhep ve devletler bazında kendi arasında giriştikleri savaşlarda
İstanbul ile birlikte Ayasofya zafer ve hâkimiyetin sembolü olmuştur. Nitekim İslâm’ın
yayılmasını önlemek ve Selahaddin Eyyubi'nin 1187'de fethettiği Kudüs’ü yeniden
Hristiyanlık âlemine kazandırmak üzere 1204’te IV. Haçlı Seferi için Avrupa’dan
kopup gelen Katolik Latinler İstanbul’a vardıklarında kenti işgal etmiş ve
ardından Ayasofya’yı yağmalamış, tarumar etmişlerdir. Hristiyanlık âleminin
kutsal emanetleri olarak Ortodoks Mezhebi’ne bağlı Ayasofya Kilisesi’nde
korunan Hz. İsa'nın
mezar taşından bir parça, sarıldığı bez olan Torino
kefeni, Meryem'in
sütü ve azizlerin kemikleri
gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar
çalınmış, kapılardaki altınlar bile sökülerek Batı kiliselerine götürülmüştür.
Bizanslı tarihçi
Niketas bu talan ve yağmalamaya dair şunları kaydetmektedir: “Hristiyan
topraklarında kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine
yürüyeceklerine yemin edenler İstanbul'da katliamın en dehşetlisini
yapmışlardır. Haç armasını omuzlarında taşıdıkları sürece evlenmeyeceklerine
yemin edenler kendilerini Tanrı'ya adayan rahibelerimize tecavüz etmişlerdir.
Kudüs'teki Kutsal Mezar'ın intikamını almak bahanesi ile harekete
geçenler altın ve gümüş uğruna haçın üzerinde tepinmekten çekinmemişlerdir.”[2] Ardından hâkimiyetin
sembolü olarak Ayasofya, Roma Katolik
Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülürken 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I.
Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya'da giymiştir. 1261 yılında Doğu Roma
kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya'yı oldukça harap durumda bulmuştur.
Ayasofya İslâm’ın
Hristiyanlık ile sürdürdüğü mücadelede de aynı işlevi görmüş; zafer, fetih ve
hâkimiyet sembolü sayılmıştır. Ancak İslâm’ın fetih kriterleri Batı
medeniyetinin ölçü tanımaz uygulamalarından çok farklı olmuştur.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden
komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”[3]
buyurduğu günden beri bu şerefe nail olmayı uman her Müslüman seferber
olmuştur. Nitekim bu gayret ilk nesil sahabeden olan Hâlid b. Zeyd namı diğer
Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi (Ö.H: 49) İstanbul’a getirmiştir. Bu gayret ve
teşebbüsler asırlarca sürüp gitmiş, nihayet 29 Mayıs 1453'te Fatih Sultan
Mehmet’in yeniçeri ve vezirleriyle birlikte İstanbul’a girmesiyle amacına
ulaşmıştır. Kafile kentin sokaklarından geçerek Ayasofya'ya vardığında Fatih
Sultan Mehmet harap ve bitkin bir durumda olan Ayasofya’nın derhal temizlenip camiye
dönüştürülmesini emretti. Büyük bir aşk ve heyecanla sürdürülen temizlik ve
hazırlıklar iki gün içinde tamamlanarak 1 Haziran 1453 Cuma günü Fatih Sultan
Mehmet’in hocası Akşemseddin Rahimehullah’ın imamlığında Ayasofya'da ilk
cuma namazı kılınmıştır.
Onlarca teşebbüse
rağmen Kudüs’ü geri alamayan haçlılar, İstanbul’un fethini kıyameti alameti
olarak algılamış ve bu tarihî yenilgiden sonra saldırgan konumdan savunma
pozisyonuna geçmişlerdir. İlk günden beri bünyesinde şirkin yansımalarını
sergileyen devasa yapı Ayasofya da fetihle birlikte artık tevhit inancının
hâkimiyetinin bir sembolü olmuştur.
Batı âleminin
savunma pozisyonu 3 Mart 1924’te Hilâfet’in ilgasına kadar sürmüştür. Hilâfet’in
ilgasıyla tekrar saldırgan pozisyona geçen Batı, II. Dünya Savaşı’nın ardından
hâkimiyetini bu kez İslâm ülkelerine yönetici olarak atadığı yerli işbirlikçiler
üzerinden sürdürmüştür. Söz konusu işbirlikçiler, efendileri hesabına Hilâfet’in
ilgasından şeriatın kaldırılmasına, harf inkılabından kılık kıyafet inkılabına
kadar onlarca icraata imza atmışlardır.
Sıra hâkimiyetin
simgesi konumundaki Ayasofya’ya gelmişti. Cami olarak varlığını sürdürmesi Batı
egemenliğini gölgeliyordu. 481 yıl tevhit inancının sembolü olan Ayasofya’nın
statüsü değişmeliydi. 12 Haziran 1929’da Amerikan sermayesiyle İstanbul’da
kurulan Bizans Enstitüsü bu işe öncülük edecekti. Bizans medeniyetine ait tarihî
eserleri gün yüzüne çıkarma bahanesiyle Ayasofya’da bir çalışma yürüteceklerini
Mustafa Kemal’e bildirmişlerdi. O, mesajı almıştı. Nitekim egemen güçlerin bir
dediğini iki yapmıyordu. Onların hesabına onlarca inkılaba imza atmıştı.
Efendileri hesabına bir milletin dinine, felsefesine, tarihine, kültürüne,
medeniyetine savaş açmıştı. Ayasofya’nın tekrar yeniden kilise olması
gerekiyorsa olmalıydı. Ya da en azından cami statüsünden çıkarılmalıydı. Zira laik
demokratik cumhuriyetinin kurulmasıyla Batı yeniden İstanbul’da egemenlik
kurmuştu. Egemenliği temsil eden Ayasofya’nın statüsünü de onların belirlemesi
gerekiyordu.
Adı geçen enstitü
Ayasofya’da çalışmalarını sürdürmek için izin başvurusunda bulunmuştu. Caminin
sıvaları altında kalan putperest kalıntısı figürleri ortaya çıkarmak için izin
veren 7 Haziran 1931 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında, Reisi Cumhur
Gazi Mustafa Kemal ve Başvekil İsmet İnönü'nün imzaları vardı.
Tıpkı İngilizlerin
ihdas ettiği Yahudi varlığının Kudüs’ü işgal eder etmez Mescid-i Aksa’nın
altını oymaya, İslâm’ın gömdüğü putları ve kalıntılarını aramaya koyulması gibi
yeni kurulan rejim de İstanbul’a egemen olan Batı da Ayasofya’nın kalıntılarını
ihya etmeye koyulmuştur. Tarih 25 Ağustos 1934. Mili Eğitim Bakanı Abidin Özmen
Başbakanlığa şu ifadeleri yazıyordu: “Aldığım büyük şifahi emir üzerine
Ayasofya Camii'nin müze hâline konması için icap eden tatbikata başlanması
hakkındaki emrin bir suretini arz ederim efendim.” Böylece üstü sıva ile
kapatılmış Bizans putperest medeniyetinin figürlerini ortaya çıkarma
çalışmaları başlamıştı. Nihai amaç Ayasofya’nın cami statüsüne son vermekti.
Nihayet Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla
Ayasofya müzeye çevrilmiştir. İki ay sonra 1 Şubat’ta müze olarak resmen halkın
ziyaretine açılan Ayasofya’yı Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir.
Müze vasfına yakışmadığı gerekçesiyle İslâm’ı simgeleyen levhaların
kaldırılmasını emretmiştir. Böylece tıpkı Latin İstilası sırasında talan edilip
yağmalanan Ayasofya’da 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I.
Baudouin imparatorluk tacını giymesi gibi Batı işbirlikçilerinin eliyle 29
Mayıs 1453 İstanbul fethinin rövanşı alınmış oluyordu.
Ayasofya’nın
putperestlik amentüsü teslis inancının bütün yansımalarını en çirkin bir
şekilde sergilediği bu süreç tam 86 yıl sürdü. Ancak Müslümanlar Ayasofya’nın
başına gelen bu suikastı hiç unutmamıştır. Süreci tersine işletecek günü
kollayıp durmuşlardır. Nitekim İslâm’ın ve Müslümanların aleyhine işleyen süreç
Hilâfet’in ilgasıyla başlamıştır. Tam da süreci tersine çevirmeye yaklaşıldığı
bir zamanda bir asırdır İslâm’ın kutsallarını haraç mezat siyasi rant ve ikbale
tahvil eden zihniyet yine devreye girmiştir. Doldurduğu miadını Ayasofya gibi
bir değer üzerinden uzatma yoluna gitmiştir. İslâm’ın egemenliği önünde bir
handikap olan demokratik siyasetin son versiyonu AK Parti, bir değer olarak
başörtüsünü tükettiği gibi Ayasofya’yı da tüketmeye azmetmiştir. Demokratik
açılımlar üzerinden başörtüsüne itibar suikastı düzenleyen adı geçen parti,
aynı emellerle Ayasofya’ya yönelmiştir.
Önce dünyayı karşısına almak bağlamında çok zor bir iş olarak kamuoyuna
lanse edilmiş ardından İslâm’ın hâkimiyetini temsil etmekten uzak, Batı egemenliğini
temsil eden laik rejimin adı geçen partisi, iktidar ve muktedirliğinin bir
göstergesi olarak Ayasofya gibi bir tarihî değeri gözünü kırpmadan harcamıştır.
Zira Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirmesi anlayışından uzak, egemen rejime
halel gelmemesine dikkat edilerek şekil olarak açılmıştır. Nitekim Batı’nın İslâm
ülkesi Türkiye, üzerindeki egemenliğinin tartışmasız ifadesi olan laik rejimin
en parlak dönemini yaşamaktadır. Zaten teslis amentüsünü resmeden mozaiklere
ilişilmeyeceği deklare edilmiştir. Sadece vakit namazlarında geçici olarak
figürlerin görünmesi engellenerek Batı gücendirilmemeye çalışılmıştır. Tam da
laik demokratik bir partiye yakışır bir ikiyüzlülükle Müslümanların Ayasofya’ya
dair duyguları istismar edilmiştir.
Başörtüsü
meselesinde izlenen aynı metotla halkın duygularıyla oynanmıştır. Nasıl ki
başörtüsü, giyinme özgürlüğü bağlamında demokratik bir hak olarak hâl edildi
ise Ayasofya da laik demokratik rejimin bütün dinlere aynı mesafede olduğunu
gösteren bir uygulaması olarak ibadete açılmıştır. Tıpkı geçmişte Demokrat Parti’nin
Türkçe okunan ezan üzerinden siyasi rant devşirmesi gibi, AK Parti de selefinin
izinden giderek başörtüsü ve Ayasofya üzerinden siyasi rant devşirme yoluna
gitmiştir. Başörtüsü üzerinden elde ettiği siyasi rantı Ayasofya üzerinden
egale edip etmeyeceğini zaman gösterecektir.
Gerçek şu ki bunlar,
İslâm adına elde edilen kazanımlar değildir. Aksine laik demokratik rejimin
hanesine puan kazandıran icraatladır. Rejimi Müslüman halkın nezdinde
meşrulaştıran icraatlardır. AK Parti de ithal rejimin sahiplerini aynı
argümanları kullanarak ikna etmiştir. Yani icraatlarının rejimi güçlendirdiği
konusunda büyüklerini ikna etmiştir. Halkın algı operasyonlarıyla İslâm adına
bir zafer elde edildiğine inandırılması bir yana gerçekte rejim daha da
güçlenmiştir.
Ayasofya tarihte
pek çok suistimallere duçar kalmıştır. En son örneğinde olduğu gibi hakikatin
yerine algının egemenlik kurduğu bu zamanda çağın aldatıcı ruhuna uygun bir
entrika ile karşı karşıya kalmıştır.
Umarız bu ikiyüzlülük
girdabı demokratik siyaseti boğacak ve hakikatin aydınlığında siyaset yapanlar
yalancıların mumunu vaktinden önce söndürmeyi başaracaktır. Ruveybidaları
deşifre ederek halka nerede durmaları gerektiğini gösterecektir.
Ayasofya’ya
gelince!
Çok yakın bir
gelecekte kurulacak olan II. Râşidî Hilâfet Devleti’nin halifesi, İslâm’ın
egemenliğinin bütün görkemini içinde barındıran bir merasimle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sancağı
altında Ayasofya’nın kapılarını yalnızca tevhit ehline kıyamete kadar
açacaktır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış