İSTİSMARA AÇIK AYASOFYA'NIN BİTMEYEN ÇİLESİ!

Mustafa Küçük

[اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعاً بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ] “Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin.”[1] emir ve fermanıyla hak batıl mücadelesinin başladığı ilk günden beri her medeniyet egemenlik kurduğu coğrafyaya mührünü basmak üzere kendi hadaratının şekillendirdiği kalıcı eserler bırakmıştır.

Pagan/putperest medeniyetler, inşa ettikleri yapıların iç ve dış cephelerine mozaiklerle yer ve gök “tanrı ve tanrıçalarını” temsil eden heykeller veya insan ve hayvan figürleri çizmişlerdir.

Tevhit eksenli medeniyetler ise inşa ettikleri ev, cami, han, kervan saray, köprü, medrese ve mabetlerin iç ve dış cephelerine Allah Celle Celâlehû’nun sıfat ve esma-i hüsnasını cisimleştirmekten uzak bir şekilde hüsnü hat sanatıyla resmetmişlerdir.

Her alanda dur durak bilmeyen mücadele bu alanda da devam etmiştir. Hâkimiyet el değiştirdikçe galip gelenler mağlup ettikleri medeniyetin izlerini bir daha ulaşılmamak üzere slip süpürmüşlerdir. Özellikle putperest medeniyetler hem kendi aralarında ve hem de İslâm medeniyetiyle sürdürdükleri savaşlarda ölçü tanımaz bir yağma, talan ve yıkıma imza atmışlardır.

Makalemize konu olan Ayasofya da bu mücadeleye konu olmuştur. Nitekim Ayasofya İstanbul’un fethinden önce defalarca yakılıp yağmalanmıştır. 537 yılında İmparator Justinianos tarafından yapılan mevcut yapının gövdesi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Teslis inancının izleri silinerek fetih nişanesi olarak camiye dönüştürüldüğünde inşa edilen minareler aynı zamanda yapıyı destekleyen payandalar olarak tasarlanmıştır. 

Hristiyanlık âleminin mezhep ve devletler bazında kendi arasında giriştikleri savaşlarda İstanbul ile birlikte Ayasofya zafer ve hâkimiyetin sembolü olmuştur. Nitekim İslâm’ın yayılmasını önlemek ve Selahaddin Eyyubi'nin 1187'de fethettiği Kudüs’ü yeniden Hristiyanlık âlemine kazandırmak üzere 1204’te IV. Haçlı Seferi için Avrupa’dan kopup gelen Katolik Latinler İstanbul’a vardıklarında kenti işgal etmiş ve ardından Ayasofya’yı yağmalamış, tarumar etmişlerdir. Hristiyanlık âleminin kutsal emanetleri olarak Ortodoks Mezhebi’ne bağlı Ayasofya Kilisesi’nde korunan Hz. İsa'nın mezar taşından bir parça, sarıldığı bez olan Torino kefeniMeryem'in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar çalınmış, kapılardaki altınlar bile sökülerek Batı kiliselerine götürülmüştür.

Bizanslı tarihçi Niketas bu talan ve yağmalamaya dair şunları kaydetmektedir: “Hristiyan topraklarında kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine yürüyeceklerine yemin edenler İstanbul'da katliamın en dehşetlisini yapmışlardır. Haç armasını omuzlarında taşıdıkları sürece evlenmeyeceklerine yemin edenler kendilerini Tanrı'ya adayan rahibelerimize tecavüz etmişlerdir. Kudüs'teki Kutsal Mezar'ın intikamını almak bahanesi ile harekete geçenler altın ve gümüş uğruna haçın üzerinde tepinmekten çekinmemişlerdir.”[2] Ardından hâkimiyetin sembolü olarak Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülürken 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya'da giymiştir. 1261 yılında Doğu Roma kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya'yı oldukça harap durumda bulmuştur.

Ayasofya İslâm’ın Hristiyanlık ile sürdürdüğü mücadelede de aynı işlevi görmüş; zafer, fetih ve hâkimiyet sembolü sayılmıştır. Ancak İslâm’ın fetih kriterleri Batı medeniyetinin ölçü tanımaz uygulamalarından çok farklı olmuştur.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”[3] buyurduğu günden beri bu şerefe nail olmayı uman her Müslüman seferber olmuştur. Nitekim bu gayret ilk nesil sahabeden olan Hâlid b. Zeyd namı diğer Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi (Ö.H: 49) İstanbul’a getirmiştir. Bu gayret ve teşebbüsler asırlarca sürüp gitmiş, nihayet 29 Mayıs 1453'te Fatih Sultan Mehmet’in yeniçeri ve vezirleriyle birlikte İstanbul’a girmesiyle amacına ulaşmıştır. Kafile kentin sokaklarından geçerek Ayasofya'ya vardığında Fatih Sultan Mehmet harap ve bitkin bir durumda olan Ayasofya’nın derhal temizlenip camiye dönüştürülmesini emretti. Büyük bir aşk ve heyecanla sürdürülen temizlik ve hazırlıklar iki gün içinde tamamlanarak 1 Haziran 1453 Cuma günü Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin Rahimehullah’ın imamlığında Ayasofya'da ilk cuma namazı kılınmıştır.

Onlarca teşebbüse rağmen Kudüs’ü geri alamayan haçlılar, İstanbul’un fethini kıyameti alameti olarak algılamış ve bu tarihî yenilgiden sonra saldırgan konumdan savunma pozisyonuna geçmişlerdir. İlk günden beri bünyesinde şirkin yansımalarını sergileyen devasa yapı Ayasofya da fetihle birlikte artık tevhit inancının hâkimiyetinin bir sembolü olmuştur.

Batı âleminin savunma pozisyonu 3 Mart 1924’te Hilâfet’in ilgasına kadar sürmüştür. Hilâfet’in ilgasıyla tekrar saldırgan pozisyona geçen Batı, II. Dünya Savaşı’nın ardından hâkimiyetini bu kez İslâm ülkelerine yönetici olarak atadığı yerli işbirlikçiler üzerinden sürdürmüştür. Söz konusu işbirlikçiler, efendileri hesabına Hilâfet’in ilgasından şeriatın kaldırılmasına, harf inkılabından kılık kıyafet inkılabına kadar onlarca icraata imza atmışlardır.

Sıra hâkimiyetin simgesi konumundaki Ayasofya’ya gelmişti. Cami olarak varlığını sürdürmesi Batı egemenliğini gölgeliyordu. 481 yıl tevhit inancının sembolü olan Ayasofya’nın statüsü değişmeliydi. 12 Haziran 1929’da Amerikan sermayesiyle İstanbul’da kurulan Bizans Enstitüsü bu işe öncülük edecekti. Bizans medeniyetine ait tarihî eserleri gün yüzüne çıkarma bahanesiyle Ayasofya’da bir çalışma yürüteceklerini Mustafa Kemal’e bildirmişlerdi. O, mesajı almıştı. Nitekim egemen güçlerin bir dediğini iki yapmıyordu. Onların hesabına onlarca inkılaba imza atmıştı. Efendileri hesabına bir milletin dinine, felsefesine, tarihine, kültürüne, medeniyetine savaş açmıştı. Ayasofya’nın tekrar yeniden kilise olması gerekiyorsa olmalıydı. Ya da en azından cami statüsünden çıkarılmalıydı. Zira laik demokratik cumhuriyetinin kurulmasıyla Batı yeniden İstanbul’da egemenlik kurmuştu. Egemenliği temsil eden Ayasofya’nın statüsünü de onların belirlemesi gerekiyordu. 

Adı geçen enstitü Ayasofya’da çalışmalarını sürdürmek için izin başvurusunda bulunmuştu. Caminin sıvaları altında kalan putperest kalıntısı figürleri ortaya çıkarmak için izin veren 7 Haziran 1931 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında, Reisi Cumhur Gazi Mustafa Kemal ve Başvekil İsmet İnönü'nün imzaları vardı.

Tıpkı İngilizlerin ihdas ettiği Yahudi varlığının Kudüs’ü işgal eder etmez Mescid-i Aksa’nın altını oymaya, İslâm’ın gömdüğü putları ve kalıntılarını aramaya koyulması gibi yeni kurulan rejim de İstanbul’a egemen olan Batı da Ayasofya’nın kalıntılarını ihya etmeye koyulmuştur. Tarih 25 Ağustos 1934. Mili Eğitim Bakanı Abidin Özmen Başbakanlığa şu ifadeleri yazıyordu: “Aldığım büyük şifahi emir üzerine Ayasofya Camii'nin müze hâline konması için icap eden tatbikata başlanması hakkındaki emrin bir suretini arz ederim efendim.” Böylece üstü sıva ile kapatılmış Bizans putperest medeniyetinin figürlerini ortaya çıkarma çalışmaları başlamıştı. Nihai amaç Ayasofya’nın cami statüsüne son vermekti. Nihayet Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla Ayasofya müzeye çevrilmiştir. İki ay sonra 1 Şubat’ta müze olarak resmen halkın ziyaretine açılan Ayasofya’yı Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. Müze vasfına yakışmadığı gerekçesiyle İslâm’ı simgeleyen levhaların kaldırılmasını emretmiştir. Böylece tıpkı Latin İstilası sırasında talan edilip yağmalanan Ayasofya’da 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını giymesi gibi Batı işbirlikçilerinin eliyle 29 Mayıs 1453 İstanbul fethinin rövanşı alınmış oluyordu.

Ayasofya’nın putperestlik amentüsü teslis inancının bütün yansımalarını en çirkin bir şekilde sergilediği bu süreç tam 86 yıl sürdü. Ancak Müslümanlar Ayasofya’nın başına gelen bu suikastı hiç unutmamıştır. Süreci tersine işletecek günü kollayıp durmuşlardır. Nitekim İslâm’ın ve Müslümanların aleyhine işleyen süreç Hilâfet’in ilgasıyla başlamıştır. Tam da süreci tersine çevirmeye yaklaşıldığı bir zamanda bir asırdır İslâm’ın kutsallarını haraç mezat siyasi rant ve ikbale tahvil eden zihniyet yine devreye girmiştir. Doldurduğu miadını Ayasofya gibi bir değer üzerinden uzatma yoluna gitmiştir. İslâm’ın egemenliği önünde bir handikap olan demokratik siyasetin son versiyonu AK Parti, bir değer olarak başörtüsünü tükettiği gibi Ayasofya’yı da tüketmeye azmetmiştir. Demokratik açılımlar üzerinden başörtüsüne itibar suikastı düzenleyen adı geçen parti, aynı emellerle Ayasofya’ya yönelmiştir.  Önce dünyayı karşısına almak bağlamında çok zor bir iş olarak kamuoyuna lanse edilmiş ardından İslâm’ın hâkimiyetini temsil etmekten uzak, Batı egemenliğini temsil eden laik rejimin adı geçen partisi, iktidar ve muktedirliğinin bir göstergesi olarak Ayasofya gibi bir tarihî değeri gözünü kırpmadan harcamıştır. Zira Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirmesi anlayışından uzak, egemen rejime halel gelmemesine dikkat edilerek şekil olarak açılmıştır. Nitekim Batı’nın İslâm ülkesi Türkiye, üzerindeki egemenliğinin tartışmasız ifadesi olan laik rejimin en parlak dönemini yaşamaktadır. Zaten teslis amentüsünü resmeden mozaiklere ilişilmeyeceği deklare edilmiştir. Sadece vakit namazlarında geçici olarak figürlerin görünmesi engellenerek Batı gücendirilmemeye çalışılmıştır. Tam da laik demokratik bir partiye yakışır bir ikiyüzlülükle Müslümanların Ayasofya’ya dair duyguları istismar edilmiştir.

Başörtüsü meselesinde izlenen aynı metotla halkın duygularıyla oynanmıştır. Nasıl ki başörtüsü, giyinme özgürlüğü bağlamında demokratik bir hak olarak hâl edildi ise Ayasofya da laik demokratik rejimin bütün dinlere aynı mesafede olduğunu gösteren bir uygulaması olarak ibadete açılmıştır. Tıpkı geçmişte Demokrat Parti’nin Türkçe okunan ezan üzerinden siyasi rant devşirmesi gibi, AK Parti de selefinin izinden giderek başörtüsü ve Ayasofya üzerinden siyasi rant devşirme yoluna gitmiştir. Başörtüsü üzerinden elde ettiği siyasi rantı Ayasofya üzerinden egale edip etmeyeceğini zaman gösterecektir.

Gerçek şu ki bunlar, İslâm adına elde edilen kazanımlar değildir. Aksine laik demokratik rejimin hanesine puan kazandıran icraatladır. Rejimi Müslüman halkın nezdinde meşrulaştıran icraatlardır. AK Parti de ithal rejimin sahiplerini aynı argümanları kullanarak ikna etmiştir. Yani icraatlarının rejimi güçlendirdiği konusunda büyüklerini ikna etmiştir. Halkın algı operasyonlarıyla İslâm adına bir zafer elde edildiğine inandırılması bir yana gerçekte rejim daha da güçlenmiştir.

Ayasofya tarihte pek çok suistimallere duçar kalmıştır. En son örneğinde olduğu gibi hakikatin yerine algının egemenlik kurduğu bu zamanda çağın aldatıcı ruhuna uygun bir entrika ile karşı karşıya kalmıştır.

Umarız bu ikiyüzlülük girdabı demokratik siyaseti boğacak ve hakikatin aydınlığında siyaset yapanlar yalancıların mumunu vaktinden önce söndürmeyi başaracaktır. Ruveybidaları deşifre ederek halka nerede durmaları gerektiğini gösterecektir.

Ayasofya’ya gelince!

Çok yakın bir gelecekte kurulacak olan II. Râşidî Hilâfet Devleti’nin halifesi, İslâm’ın egemenliğinin bütün görkemini içinde barındıran bir merasimle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sancağı altında Ayasofya’nın kapılarını yalnızca tevhit ehline kıyamete kadar açacaktır.



[1] Tâhâ Suresi 123

[2] Önder Kaya / Bizanslı tarihçi Niketas

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz