TEVEKKÜL VE HAYAT

Mustafa Küçük

مَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

“Hem bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, neden Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyetlere de mutlaka sabredeceğiz. Tevekkül edenler ise, artık ancak Allah’a tevekkül etsin.” (İbrahim 12)

Tevekkül; kayıtsız şartsız Allah’a güvenmeyi ifade eder. Doğru bir Allah tasavvuru doğru bir tevekkül anlayışına götürür. Doğru bir tevekkül anlayışı kişiye Allah’a kulluk yolunda bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji, güç ve kuvvet bahşeder. İslam’a davet yolunda, karşılaşılması kaçınılmaz zorluklara karşı göğüs germe kudretini verir.

Ümmetin fikren inhitata düşmesi beraberinde İslam’ın temel mefhumlarının gerçek mahiyetinden uzaklaşmasını getirmiştir. Özellikle Hilafet’in ilgasıyla İslam’ın siyasal ve sosyal hayatı yönetme konumunu kaybetmesi, ümmetin tarihinde bir kırılmanın yaşanmasına neden olmuştur. Hilafet’in ardından İslam coğrafyasında kurulan ve kendilerini İslam’a karşı konumlandıran siyasi rejimler, eğitim ve kültür politikalarını İslam’la savaş ve temel mefhumlarını dejenere etme konsepti üzerine kurdular. Bu siyasi, fikrî ve kültürel saldırıdan olumsuz etkilenen temel kavramlardan biride kuşkusuz Allah’a tevekkül mefhumudur.

Sözlükte; vekil edinmek anlamına gelen tevekkül mefhum olarak kayıtsız şartsız Allah’a güvenmeye karşılık gelmektedir. Bu tanımdaki kayıtsız ve şartsız kelimelerinin altını özellikle çizmek gerekir. Zira bu kelimeler; Allah Celle Celâlehû’ya güvenmenin O’na iman ile eşzamanlı olarak ortaya çıktığını, dahası yer, zaman ve miktar bazında iman ve güvenin arasına hiçbir rezerv, ihtiyat ve çekincenin giremeyeceğini vurgulamak için sarf edilmişlerdir. Yani nasıl ki, Allah Celle Celâlehû mutlak manada her şeye kadirdir, O’na iman eden kul her zaman, her yerde ve her halinde tam ve eksiksiz bir güvenle O’na dayanır ve güvenir. İmanında şüpheye düşmediği sürece kulun hiçbir hali onu Rabbine tam bir güvenle dayanmaktan alıkoyamaz. Nitekim güven mercii Allah Subhanehû ve Teâlâ olunca güvenmenin niteliğine ilişecek en ufak bir zaaf tevekkülü ortadan kaldıracaktır. Allah Subhanehû ve Teâlâ bizden tam bir iman, teslimiyet ve tevekkül talep ederek şöyle buyurmaktadır:

قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا

“De ki; O, Rahman'dır. Biz, O'na inandık ve O'na tevekkül ettik…” (Mülk 29)

Diğer bir ifadede;

وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

“Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter.” (Talak 3) diye buyrulmuştur.

Nitekim Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte tevekkülü kuşanan sahabe RadiyAllahu Anhum İslam’a davetin getirdiği zorluklara, işkence ve boykotlara direnmenin eşsiz örneklerini sergilediler. Sahabe-i kiram; Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yakın çevresinden ve kendi kabilesinden gelen sosyal ve fiziki baskılara nasıl sabrettiğini, daveti terk etme karşılığında vaat edilen mevki-makam ve dünyalık tekliflerini nasıl elinin tersiyle çevirdiğini görüyor, O’nun Rabbine olan bu kayıtsız şartsız bağlılığını örnek alarak karşılaştıkları eza ve cefaya minnetsiz göğüs geriyorlardı. Allah Azîmü’ş Şan’ın onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracağına, onları yalnız bırakmayacağına, İslam’ı muhakkak hâkim kılacağına dair inançlarında şüpheye yer yoktu.

Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem işkence altında inim inim inleyen Yasir, Ammar ve Sümeyye RadiyAllahu Anhum’ya uğrayıp; “Sabredin ey Yasir ailesi, yeriniz Cennet’tir.” dediğinde onların imanları pekişir, azimleri katmerleşirdi. Sahabelerin o katıksız iman ve kayıtsız şartsız tevekkülleriydi ki onları, Bedir Savaşı’nda kendilerinden üç misli daha büyük bir orduyla savaşmaktan geri bırakmadı. Hendek Savaşı’nda Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem elindeki balyoz ile sarp kayaları parçalarken bir avuç Sahabeye istikbaldeki fetihleri müjdelediğinde onlar bu müjdelere gönülden iman ediyor reel politik analizler o katıksız iman ve güvenlerine işlemiyordu.

Kuşkusuz İslam tarihi buna benzer binlerce şeref tablolarıyla doludur. Tarık bin Ziyad’ın Cebeli Tarık’ta gemileri yakarak İspanya’yı ve Fatih Sultan Mehmed’in gemileri karadan yürüterek İstanbul’u fethetmeleri binlerce tablodan sadece iki örnektir. Allah’a iman ve güvenin ortaya çıkardığı bu şeref tabloları tarih boyunca tekrarlanıp durdu.

İslam’ı yaşama ve yaşatma noktasında bize sonsuz bir güç veren bu sahih anlayış yerini şarta ve kayda bağlı bir güven anlayışına bırakınca her şey ters yüz oldu. Rüzgârımız gitti, gücümüz kayboldu.

Laik bakış açısının ümmete aşılamak için çırpındığı tevekkül anlayışı; “Elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra Allah’a güven.” şeklinde ifadesini bulmaktadır. Rejim kendi varlığını sağlama almak adına güttüğü Din Eğitimi Politikasıyla bu anlayışı yaygınlaştırmayı ve tahrif ettiği İslam’ın diğer mefhumlarıyla birlikte fakültelerde ilahiyat tahsili adı altında toplumsallaştırmayı bir görev addetmiştir.

Allah’a iman ile güven arasına ihtiyatı yerleştiren bir anlayış! Düşüne biliyor musun? Allah’a inanacaksın ve fakat O’na güvenmen için bazı şartları yerine getirmen gerekecek! Olacak şey değil!

Kaldı ki Allah’a iman ile eş zamanlı gerçekleşen tevekkülün yeri sebeplere tevessül etmekten öncedir. Bir iş hususunda daha henüz Allah’a güvenmeye karar vermemiş bir bireyin sebeplere başvurmakta isteksiz ve hantal olacağından kuşku yoktur. Buna karşılık Allah’ın kendisine yardım edeceğinden kuşku duymayan kişinin sebeplere başvurma azim ve gayretinin şahlandığı bir vakıadır. Zira Allah’a kayıtsız şartsız güven; kişiyi daha bir aşk ve şevkle sebeplere başvurmaya sevk eder. Allah’a kayıtsız şartsız güvenen kişinin gündelik hayatın zorluklarına ve dünyanın bela ve musibetlerine karşı sağlam bir direnci olur. Bedeni yorulsa bile iç âlemi huzur doludur. “HasbünAllah” der her zorluğun hakkından gelir. Ne ki; tevekkülünde gevşeklik olan kişinin hayatı endişe ve kaygılarla doludur. Sebeplere başvuracak takati dahi kendinde bulamaz. Zira akıbetinden emin değildir.  

Özellikle günümüzde İslam’a daveti yüklenen ve onu Hilafet’i ikame etmekle taçlandırarak Allah’ın rızasına nail olmanın peşinden koşan bir kulun yegâne güç kaynağı tevekkülden gayrısı olamaz. Davetçi Hilafet’i ikame etmek için bir salih amel işlemeye davrandığında çoktan tevekkülü kuşanmıştır. O kayıtsız şartsız Allah’a güvendir ki davetçinin azim ve kararlılığını pekiştirir ve gayretini kat be kat artırır. Öyle ki herkes onda sıra dışı bir performans ve heyecan müşahede eder. İşte ondaki bu cevval ve faal halet-i ruhiye Allah’a sonsuz güvenin bir yansımasıdır. İşte bakın Rabb-ül âlemin mütevekkil kullarını şu sözlerle nasıl onurlandırmaktadır:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.“ (Enfal 2)

إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“…Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran 159)

İşte; seküler rejimin elindeki devlet imkânlarını kullanarak, realist ve akılcı hezeyanlarla zedelediği bir tevekkül anlayışını, Müslüman bir ülkede kamuoyu haline getirmeye çalışıyor olması masumane bir teşebbüs ve icraat değildir.

Bu nedenle ilim erbabı tarafından rızık meselesi gibi tevekkül meselesinin de imanın altı esasına ilhak edilmesi uygun görülmüştür. Gerçek şu ki; şeksiz, şüphesiz bir iman ile birlikte kayıtsız şartsız bir güven, İslami şahsiyete sahip birey, aile, cemaat, hareket, parti, devlet ve toplumun inşa ve ikamesinin teminatı olacaktır.

لَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun, dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir! dediler.” (Ali İmran 173) 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz