Birer enstrüman konumunda olan
maddi varlıklar bir yana, bireysel, ailevi ve toplumsal boyutuyla hayat; değer
yargıları üzerinden akıp giden bir olgudur. Hayat; kıymet hükümleri üzerinden
yürüyen bir ilişkiler yumağıdır. İşte bireysel, ailevi, sosyal ve toplumlar
arası bütün sorunların kaynağını bu ilişkiler yumağı teşkil etmektedir.
Bu ilişkiler yumağının sahih,
akli ve fıtri bir akideden elde edilen değer yargılarıyla düzenlenmesi
kaçınılmazdır.
Müslümanı gayrimüslimden ayıran
yegane farkın, zihin yapısı ve davranış biçimi olduğu inkar edilemez. Müslüman
akli selim sahibidir. Selim akıl ile düşünür ve o minval üzere hareket eder.
İslam literatüründe akli selim;
iman edilecek ilkeler söz konusu olduğunda aklı esas alan ve fakat hayatla
ilgili sorunlar söz konusu olduğunda ise vahye/nasslara/Kitap ve Sünnet’e
teslim olan düşünce biçimine karşılık gelmektedir.
Şu kadar ki hayat ile ilgili
sorunlarda, biri sorunun tespiti, diğeri çözüm olmak üzere işin iki boyutu
vardır. Müslüman ile gayrimüslim arasındaki fark, herhangi bir sorunun tespiti
ve analizinde ortaya çıkmaz. Ancak sıra soruna çözüm üretmeye gelince, temel
referans kaynakları ve düşünce biçimi ayrı olduğundan, fark alabildiğine
kendini gösterir.
Meselelere bu esaslar
çerçevesinde yaklaşıldığında, olup bitenin daha sağlıklı algılanacağı ve
değerlendirileceği, daha sağlıklı çözümlere ulaşılacağı muhakkaktır.
Gerek mahalli bazda gündemimizde
olan çözüm süreci bağlamında ve gerekse evrensel ölçekteki meselelerde, İslami
ve güvenli hal çarelerine ulaşmak için akli selim ile hareket etmekten başka
çare yoktur. Kimin hangi kaygılarla hareket ettiği kendisinin bileceği şey! Şu
kadarını söyleyelim ki bu satırlar, akli selimin hakemliğinde, sırf İslam
Ümmeti’nin ikbalini önceleyen kaygılarla kaleme alınmıştır.
Bu perspektifle çözüm sürecinin
nasıl yürüdüğüne bir göz atalım;
Rejim, Kürt sorunu olarak
yaftalanan, bilahare Türk sorununa evirilen ve şimdilerde ise Şark Meselesi
olarak aslına rücu etmiş olan mesele bazında, her zaman halkı aldatmış, halkın
meseleyi olduğundan farklı algılamasına çalışmıştır. Bölge için bir bidat olan
ulusal siyasi varlığını kalıcı kılıp pekiştirmek için, tarihi şark meselesini,
Misakı Milli sınırları içerisinde bir Kürt sorununa dönüşmesini sağlamıştır.
Bir taraftan irtica diye İslami yönetim talebiyle savaşırken, diğer taraftan
Türkiye Cumhuriyeti’nin Sünni Türkler tarafından kurulduğu aldatmacasıyla,
Anadolu halkının rejimi yerli malı olarak algılamalarına çalışılmıştır. Bu
aldatmacayla Kürt halkı etnik kimlik odaklı bir algı içerisine sürüklenerek,
aranan düşmanın ihdasına çalışılırken, Türk halkının Müslüman Kürt kardeşlerini
devleti yıkmaya çalışan hainler olarak algılamaları yoluna gidilmiştir. Dahası
bu iki kardeş milletin arasına, Kuran’ın gölgesinde izzet ve şeref içinde bir
hayat yaşamalarını sağlayan halifelerini yitirdiklerini onlara unutturacak
fesat tohumları serpilmiştir. Buna rağmen, Kürt halkında kavmiyetçi duyguları
yeşertmekle görevlendirilen PKK kadroları, bunda zorlandıklarında “bu halk adam
olmaz” diyecek kadar seviyesizleşerek, Kürt halkının İslam kardeşliğine olan
bağlılığına şahit olmuşlardır.
Tıpkı bunun gibi bir rejim
partisi olarak AKP, içini dolduramadığı İslami söylemlerle, Müslüman halk
nezdinde haksız yere kazandığı imajı suiistimal ederek, halkta kasıtlı algı
yanılsamalarına neden olmaktadır. Bunu Reyhanlı’da Tarık Bin Ziyad gibi nutuk
çekerek ardından meseleyi BM ve NATO’ya havale ederek yaptığı gibi Kürt sorunu
ile ilgili çözüm sürecinde de yapmaktadır.
Akil insanlar grubuna, Müslüman
kimliğiyle kamuoyuna mal olmuş insanlar eklemlenerek, söz konusu grubun akli
selim ile hareket ettiği izlenimi verilmiştir. Halbuki bu heyet, akli selimle
değil İslam’ın reddettiği ortak akıl ve demokratik anlayışla hareket
ettiklerini deklare etmiştir.
Ayrıca belirsizliklerle dolu
süreç, bir bütün olarak ele alınmayıp, silahların susturulması, bırakılması,
yeni anayasa, başkanlık sistemi, demokratik hakların sağlanması vb. diye
parçalanarak, halkın süreci sağlıklı değerlendirmesinin önüne geçilmiştir.
Dahası sürece barış yaftası vurularak kutsanmış, sorgulayanlar barışa karşı
olmakla, kanın dökülmesinden yana olmakla suçlanmıştır. Nasıl bir pazarlık
üzerine inşa edildiğinin irdelenmesi engellendiği halde, kamuoyu sürecin şeffaf
yürütüldüğüne inandırılmıştır. Bu kapalılık, süreci yöneten her iki tarafın da
işine gelmiştir.
Diğer taraftan sorunun dış
bağlantılarıyla bağı koparılarak, sadece ulusal sınırlar dahilinde bir mesele
olarak algılanması sağlanmıştır. Meselenin, büyük güçlerin Orta Doğu’nun
yeniden şekillendirilmesine paralel yürütüldüğü gözlerden kaçırılmıştır.
Herhangi bir dış baskı ve telkinin yönlendirmesiyle değil de, AKP/rejimin,
kendi inisiyatifiyle sorunu çözmeye karar verdiği şeklinde bir atmosfer
oluşturulmuştur. PKK’yı dönemsel olarak palazlayan Avrupa’ya kurye ile
ulaştırılan eş zamanlı mektuplar, ABD Dışişleri Bakanı’nın sıklaşan ziyaretleri
ve gelişmeler hakkında sürekli birinci elden aktarılan bilgiler gözden
kaçırılmıştır. Kandile doluşan militanların kısmen Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nin
askeri gücüne dahil oldukları, kısmen de Suriye’deki PYD’ye yönlendirildikleri
bilgisi işlenmemiştir.
PKK’nın deklare ettiği;
Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve
İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmak olan amacını (Abdullah
Öcalan; "Medeniyetin Kökleri") tamamen terk ettiği izlenimi
verilmiştir. Dahası AKP’nin yürüttüğü politikayla, örgüt Kürt halkının yegane
temsilcisi konumuna yükseltilmiş ve meşrulaştırılmıştır. Nitekim Avrupa PKK’yı
terör örgütü listesinden çıkarmıştır. Yakın gelecekte ABD’nin de aynı yönde
hareket edeceği kuvvetle muhtemeldir. TC’nin hahraman(!) Başbakanı, avazı
çıktığı kadar bağırarak “Devlet asla terör örgütüyle masaya oturmayacaktır”
sözünün kulağımızdaki yankılanması devam ederken gelinen nokta, bugün “asla olamaz!”
dediğimiz korkularımız hakkındaki endişelerimizi tahrik etmektedir. Devletin
yakın, orta ve uzun vadeli stratejik planları olur da, Avrupa’da siyaset
tahsili ile emzirilmiş ve büyütülmüş, uzmanlarca her fırsatı iyi
değerlendirmekle mahir addedilen örgütün, sürecin ileri aşamalarında olmadık
taleplerle ortaya çıkmayacağını kim garanti edebilir? Adı geçen örgütün de A,
B, C planının olabileceğine dair bir değerlendirmenin seslendirilmesine
tahammülün olmaması, yeteri kadar endişe verici değil midir? Örgütün bugün en
itibarlı zamanını yaşadığını kim inkâr edebilir? AKP tarafından
onurlandırıldığını ve adeta devlet kadar dokunulmazlık atfedildiğini söylemek
çok mu abartılı olur?
Dahası en kanlı eylemler yaptığı
zamanlarda bile Avrupa ve ABD’nin dışlamakta nazlandığı örgüt, yarın bir
demokratik hak olarak Kürt halkı adına siyasi bağımsızlık talebiyle ortaya
çıkarsa kim buna engel olabilir? Akil insanlar diye addedilen grupta, elli
küsur parçaya bölünmüş olan ümmeti, daha küçük parçalara bölecek olan böyle bir
talebe hayır demeyecek onlarca aktivist bulunmaktadır. Yakın zamanda sömürgeci
güçlerin Sudan’da sahneledikleri faaliyetler yaşadığımız bölgeye uzak olarak
değerlendirilemez. Nitekim Irak’taki fiili durum, Türkiye hakkında kaygı
duymayı haklı çıkartmaktadır.
Bu süreçteki belirsizlikler,
rejimin karakteri ve AKP’nin dış siyasette ve özellikle Suriye meselesinde
angaje olduğu güçler, endişelerimizi haklı çıkarmaktadır. Diğer bir ifadeyle bu
süreç, İslam coğrafyasını daha küçük parçalara bölecek bir tehlikeyi içinde
barındırmaktadır.
Akli selimin bir gereği olarak,
ümmetin bir parçası için öngörülen çözüm, aynı zamanda bütünün kurtuluşu için
bir nüve olmak zorundadır. Bu anlayışı öncelemeyen her sürecin, beraberinde
yıkım getirmesi işten bile değildir.
Başlatılan bu süreç, Türk ve Kürt halkı başta
olmak üzere, Anadolu halklarını demokrasi ile çevreleme hamlesidir. Sömürgeci
güçler lehine, İslam Ümmeti’nin geleceğini ipotek altına alma hamlesidir.
Yarın mutlaka, İslam’ın kardeş
yaptığı halkları, tek bir siyasi yapı bünyesinde birleştirecek olan Hilafet’in
ikamesi önünde, engel teşkil edecek her süreç batıldır, yıkımdır.
"Müslümanlar diğer
insanlardan ayrı tek bir ümmettir.” (İbn Hişam,
es-Siretü'n-Nebeviyye,)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış