Bugüne kadar türlü kılıklara
girerek Müslümanları kandıran demokrasi, hüküm sürdüğü ülkelere, iddia edildiği
gibi seçimle değil işgal ve darbelerle egemenlik kurmuş, bu egemenliğini yine
darbe, gözyaşı kan ile sürdürmüştür.
19. asrın sömürgeci devletlerinin
saldırganlığı, İslam aleminin karşı karşıya kaldığı fikri gerilikle kesişince,
Hilafet’in ilgası mümkün olabilmişti. Böylece İslam düşmanı sömürgeci devletlerin,
İslam Ümmeti’nin kendine gelmesine engel olacak ne kadar deccalımsı hile ve entrika
varsa, peş peşe tedavüle sokmanın önünde hiçbir engel kalmamıştı.
Hilafet sancağı altında 13 asır
boyunca dünyaya adalet dağıtan Ümmet-i Muhammed, bu gün heva ve hevesin hüküm
sürdüğü bir dünyada eli kolu zincirlere vurulmuş bir mahkûm muamelesi görmektedir.
Berat etmesi için amentüsünü terk edip demokrasiye iman etmesi şart
koşulmaktadır. Öyle şartlı bir demokrasiye sıradan bir iman da değil, katıksız
bir demokrasiye, kayıtsız şartsız bir iman kendisinden istenmektedir.
Peşinen söylenen de şu: Demokrasi
bir zihniyet bir kültür meselesidir. Öyle hemen demokrat oldum demekle
olunmuyor! Birkaç nesil boyunca onunla hemhal olunmalı ki demokrat
olunabilinsin. Bir de çeşitleri var; vesayet demokrasisi, sandık demokrasisi, liberal
çoğulcu demokrasi... Artı bunların aşama aşama geçilen merhaleler olduğuna
dikkat çekilmektedir. Dahası demokrasinin tıkandığı noktada da; demokrasinin
aslında sürekli gelişmekte olan bir rejim olduğu vurgulanarak, onun dışında
herhangi bir rejimin aranmasının önü kesilmektedir. Bir yazarın ifadesiyle; “Liberal demokrasi mükemmel olmayabilir, ama
bugüne kadar daha iyisi bulunmuş değil” (Şahin Alpay, Zaman 11.07.2013)
Bir ülkenin halkıyla topyekûn
birden çoğulcu demokrasiye geçmesi olası değildir. Önce belli bir vesayet
altında uzun yıllar demokratik bir yaşam tarzına tabi tutulması gerekir.
Yapılan genel ve yerel seçim testleri sonucunda bazı sapmalar görüldüğünde,
darbelerle yapılacak balans ayarıyla tekrar toplum demokrasi yoluna
sokulmalıdır. Ardından sandık demokrasisi aşamasına gelindiğinde çok dikkatli
olunmalıdır. Sandıktan çıkan iktidarın herhangi bir dinin ilkelerini referans
alma türü sapmalarına müsamaha gösterilmemelidir. Sandık toplum mühendisliğine
alet edilemez. Ancak demokraside tek bir toplum mühendisliğine müsaade edilir;
o da halkın demokratlaştırılıp liberalleştirilme mühendisliğidir. Bu da asırlar
sürebilecek bir süreçtir.
Nihayet sandık her şey değildir.
Diğer bir ifadeyle demokrasi, sadece sandıkta galip gelmek değildir. Sandıkta
galip gelmeniz, yalnızca size zaten peşinen iman edilen, kelimenin tam
anlamıyla fikir hürriyeti, din hürriyeti, mülk edinme hürriyeti ve kişisel
hürriyetlerin teminat altına alınmasından ibaret olan demokrasiyi uygulama
hakkını vermektedir, başka değil. Çoğunluk istiyor diye kalkıp herhangi bir
dinin ahlaki sosyal, ekonomik ya da siyasi ilkelerini hayata egemen kılmanız söz
konusu olmadığı gibi, onlara karşı objektifliğinizi bozamazsınız. Sadece bir
şeyin tarafını tutabilirsiniz, o da evrensel değerler, hak ve özgürlüklerdir.
Zira demokratik felsefeye göre mutlak doğru yoktur. Doğru sübjektiftir. O da
kişinin kendisine kalmıştır. İstediği tercihte bulunur. Devletin görevi,
bireyin özgürce kendini ifade edebilmesinin, organik ve içgüdüsel ihtiyaç ve
arzularını özgürce doyuma ulaştırmasının önündeki engelleri bertaraf etmektir.
Devletin vatandaşa yol göstermek ve nasihat etmek gibi bir işi olamaz.
Demokratik anlayışta devlet tamamen laik bir yapıdadır. Onun üstüne titreyeceği
yegane şey yine insan aklının ürünü olan temel hak ve özgürlükler ve evrensel
değerlerdir.
Gerçek şu ki bugün halkı
demokrasiye kurban edilen Mısır’da neler olup bittiğini anlamak için 1920’lerde
Türkiye’de neler olup bittiğine bakmak gerekmektedir. Nitekim günümüz
Türkiye’sinin model olarak sunulmasının altında yatan gerçek budur. Bugün Mısır
halkına yaşatılmak istenen süreç 1920’den beri Türkiye halkına yaşatılan
sürecin ta kendisidir.
Savaş ve şiddetle bölüp
bölüştürdükleri koca İslam coğrafyasından bir parça olan Türkiye’yi, ihdas
ettikleri yerli işbirlikçiler eliyle Müslüman halkları demokratlaştırma
laboratuarı olarak kullanma stratejisinin bir parçası yapmışlardır. 3 Mart
1924’te Hilafet’in ilgasıyla bütün bütün savunmasız kalan Müslüman halklar, kendince
direndiler. Ne ki düşman güçlü, planlı, maksatlı ve çok acımasızdı. Müslüman
halklar ise Halifesiz, kalkansız ve savunmasızdı. Direnenler yerli
işbirlikçilerin eliyle acımasızca bertaraf ediliyor, cebren ve hileyle bütün
istikametler kapatılıp tek bir istikamet gösteriliyordu. Bir zihniyet, bir
yaşam felsefesi ve bir hayat tarzı olarak demokrasi gösteriliyordu. İşte
Cumhuriyet’in ilanı, Hilafet’in ilgası, İstiklal Mahkemeleri, Tevhidi Tedrisat Kanunu,
harf inkılabı, onca devrim ve ilkeler bir tek hedefe odaklanmıştı; o da halkın
demokratlaştırılması idi. 1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar tek
parti diktası olarak uygulandı. Evet! Amaç Müslüman halkların demokratlaştırılmasıydı.
Lakin bir yol kazasına kurban gitmemek için bunun kontrol altında belli
merhalelerle gerçekleştirilmesi gerekiyordu. M. Kemal’den sonra ipleri eline
alan İnönü işi daha da sıkı tutuyordu. Halkın demokratlaşma adına ne kadar
mesafe aldığını test etmek üzere birden çok parti aşamasına geçildi. Halkın
aklına istenmeyen şeyler çağrıştırmaması için CHP’ye alternatif olarak
kurdurulan partinin adı Demokrat Parti olmalıydı ve öyle de oldu. CHP’nin
zulmünden canı yanan Müslümanlar yine aynı paradigmaya iman eden DP’nin ağına
düştüler. İlk seçimle halkın yeni rejime olan tepkisi test edildi.
Herşeye rağmen yeni rejimi
benimsemediğini göstermek için 14 Mayıs 1950’de sandığa giden halk, yeni
rejimin kurucu partisini sandığa gömdü. Bunun üzerine, o güne kadar milletin
başında çeşitli entrikalarla ve şiddetle durabilen CHP’nin müstekbirleri
harekete geçti. Nitekim DP 27 Mayıs 1960 yılında bir askeri darbeyle iktidardan
uzaklaştırılmış ve aynı yıl 29 Eylül’de kapatılmıştır. Bütün bunlara 12 Mart
Muhtırasını, 12 Eylül 1980 İhtilalini, 28 Şubat post modern darbesini ve 27
Nisan 2009 muhtıra teşebbüsünü ve Balyoz, Sarıkız vb tasarlanıp ta
gerçekleştirilemeyen darbeler de eklendiğinde, bugün İslam ülkelerine model
olarak pazarlanan Türkiye demokrasisinin özgeçmişi ortaya koyulmuş olur.
Demokrasinin Müslüman’ın kanına
girdiği tek ülke Türkiye değildir kuşkusuz. Nitekim Cezayir’de İslami Selamet
Cephesi (FIS), Haziran 1990’da 8,5 milyon seçmenin yüzde 54'ünün oyunu alarak,
büyük bir başarı eldeetti. 27 Aralık 1991 Ulusal Halk Meclisi’ni yenilemek için
yapılan seçimlerin ilk turu FIS adaylarının kesin üstünlüğüyle noktalanınca
ülkedeki laik güçler demokrasinin korunması için harekete geçtiler.
Cumhurbaşkanı Şadli Bencedid Ocak 1992'de ikinci turdan birkaç gün önce devlet
başkanlığından istifa etti. Ardından kurulan Yüksek Devlet Konseyi
"anayasal darbe" olarak nitelendirilen bir girişimle, seçimleri iptal
ederek yönetime el koydu. Yeni iktidar organı olarak bütün yetkiler Devlet
Konseyi'nin elinde toplandı. Bunu FIS önderlerine yönelik geniş çaplı bir
sindirme kampanyası izledi. Peşinden halkı hedef alan katliamlar cinayetler baş
gösterdi.
Diğer İslam ülkeleri de kısaca
değindiğimiz Türkiye ve Cezayir’den farklı değildir. İşte talan edilen Irak, kuzey-güney
diye ikiye ayrılan Sudan, taş üzerinde taş kalmayan Afganistan, baharın
uğradığı Tunus ve Müslümanların gözünü çevirdiği Suriye ve daha ismini
sayamadığımız onlarca İslam ülkesi… Hepsi de bu melun demokrasi ideolojisinin
kurbanı! Mü’minlerinin; “Demokrasi bir
ideoloji değildir.” dediklerini duyar gibiyim. Hayatın her alanına, nefsani
arzu ve istekleri egemen kılan, bunu teminat altına alan bir değerler sistemi
kuran ve bunun dışında hiçbir değer sisteminin toplumsal hayata müdahalesine
müsaade etmeyen demokrasi; kelimenin bütün gücüyle bir ideolojidir.
İşte I. Tahrir Meydanı kıyamının
patlak vermesi aşamasında Müslümanların katıksız bir İslami yönetimde ısrar etmeyip
sürüklendiği süreç, aynen Türkiye’nin girdabında hala sürüklenmekte olduğu
sürecin ta kendisidir. Bugün sahabece fedakarlıklar sergileyen mücahid Suriye
halkının zalim Esed’in kıyımına terk edilmesinin yegane sebebi demokrasiyi
reddetmeleridir. Başta ABD olmak üzere Batı, Müslümanların demokrasiden
vazgeçme teşebbüslerini, varlığına inmesi muhtemel en ağır darbe olarak
algılamaktadır. Zira büyük küfür devletleri, başta İslam ülkeleri olmak üzere
dünya halklarını sömürme garantisini veren tek rejimin demokrasi olduğunu çok
iyi bilmektedirler.
Bu bağlamda sair ülkelerdeki
halklar gibi Mısır halkının demokratlaştırılması için darbe dahil her türlü
hile ve entrika onlar için meşrudur. Dün firavunların torunlarını diktatör
olarak Mısırlı Müslümanların başına geçiren İngiliz uşakları, Müslümanlar tam
da kurtulmaya azmetmişken, bu kez aynı ırkın ABD uzantıları demokrasi
handikabıyla karşılarına dikilmektedirler. Müslümanların kendi amentüleriyle
yönetme ve yönetilmeye kararlı görünmeleri onları çıldırtıyor. Bugün dünyanın
dört bir yanında ve özellikle Suriye’de yükselen Hilafet naralarını duydukça kan
beyinlerine sıçramaktadır. Hilafet çağrılarının Mısır halkında da yankı bulma
ihtimali ABD ve AB’nin her cinayeti ve her türlü darbe ve katliamı, bir
zaruriyet olarak algılamalarına yetmektedir.
Hiç sözü eğip bükmeye
yeltenmeyelim! Hilafet’in ilgasından bu yana İslam ülkelerinde demokrasiyi
yerleştirmeye yönelik sergilenmekte olan siyasi komplo ve entrikalar, darbenin
demokrasi denkleminin esas unsurlarından biri olduğunu gün gibi ortaya
koymaktadır.
Bu gerçekten yola çıkarak, başta
kardeş Mısır halkı olmak üzere bütün dünya Müslümanlarına acizane şu çağrıda
bulunmak istiyorum: Bu sahtekar düşünceden uzak durunuz! İslam’dan başkasına
asla razı olmayınız ki; akan kanlarınızın Allah katında bir değeri olsun! Kayıp
canlarınız şahitler ve şehitler olarak Allah’ın katına yükselsin!
Allah’ın iman edip salih amel işleyen
kullarına vaat ettiği Hilafet nizamına odaklanınız! Allah Rasulü’nün takip
ettiği yol haritasına tabi olarak rahmet iklimini/Dar-ül Hilafeti kurmaya
yürüyünüz! Unutmayınız ki Allah sizinle beraberdir.
“Ey
iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman,
Allah'a ve Rasul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına
girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl 24)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış