NUSRET TALEBİNE LEBBEYK!

Mustafa Küçük

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ

“İnanıp hicret eden, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlardır.” (Enfal Suresi 74)

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ

“Kendilerinden önce Medine'yi yurt olarak hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise hicret edenleri severler…” (Haşr Suresi 9)

Müslümanların hayatı ve dolayısıyla İslâm’ı anlamada içine düştükleri zaaf, Hilâfet’in ilgasıyla sonuçlandı. Bu sonuç fikri ve ameli, bütün münkerlerin İslâm toplumuna akın etmesinin başlangıcı oldu. İslâm ülkesi parçalanarak işgal edildi. İşbirlikçilerin eliyle krallık, laik ve demokratik vb. İslâm dışı rejimlerle yönettikleri onlarca devletçiğe dönüştü.

Buna karşı doğal olarak ümmetin bünyesinde fikrî ve amelî kalkınma hamleleri gerçekleşti. Bunlardan bazıları mahalli veya en fazla bölgesel boyutta idi. Bazıları Kızılay vb. hayır kurumları özelliğindeydi. Bazıları da siyasi boyuttan yoksun fikrî ve ahlaki içerik taşıyan hareketler idi.

Diğer taraftan işbirlikçilerin İslâm dışı yönetimlerde, Müslümanları rejime entegre edecek şekilde yasal zeminde siyaset yapmalarını teşvik etmeleri, her ülkede seküler ve ulusal siyasi hareketlerin doğmasına neden oldu. İslâmî motiflerle bezenen siyasi partiler, Müslümanları oyalayan ve İslâm dışı rejimlere alışmalarını sağlayan en büyük etken oldu. Böylece ümmeti bir bütün olarak vahiy nuruyla kalkındıracak evrensel hamlelerin önünde büyük bir engel oluşturdular. 

Ancak bütün bu olumsuz şartlar, İsrail oluşumunun baş göstermesiyle azim ve gayreti doruğa çıkan mücahit bir âlimin ümmetin bağrından kopup gelmesine mani olamadı.

Bu zat Takiyyudin En-Nebhani Rahimehullah idi. O İslâm âleminin durumunu etüt etmiş biri olarak, Avrupai düşüncenin etkisinde kalmaksızın, Kitap ve Sünnet’ten hayata dair bütün unsurları barındıran kuşatıcı, tam teşekküllü siyasi fikrî bir kalkınma hareketini başlattı. Bu harekete isim koyarken bile kuşatıcı ve kucaklayıcı olmasına özen gösterdi. Neticede bu fikrî ve siyasi kalkınma hareketine  Hizb-ut Tahrir El-İslâmî adını verdi.

Altmış yılı aşkındır ümmetin bağrında kök salan bu fikrî siyasi kalkınma hareketi, İslâm dışı fikir, kavram ve hareketlerle mücadele ederken, ümmeti bu kronik vakıadan kurtaracak esas hamlenin “Ümmetin eliyle Râşidî Hilâfet’in yeniden ikamesi” olarak belirlemiştir.

İşte bu uzun girizgâhtan sonra bizim makalemizin esas konusu; “ümmetin eliyle” diye ifade edilen olgudur. Bu olguyu ifade eden diğer bir mefhum ise “nusret talebi”dir. 

Mekke’de İslâm’a daveti başlatan Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye yürüyüşünü ve orada İslâm Devleti’ni kurma sürecini etüt eden faziletli alim Şeyh Takiyyudin En-Nebhani Rahimehullah, muhacir ve ensar kavramlarının damgasını vurduğu “nusret talebi” veya “ümmetin eliyle” diye ifade edilen peygamberî metodu ümmetin önüne koydu. Bunu öyle ayan beyan ifade edip güncelledi ki; herhangi bir belirsizliğe meydan bırakmadı. Ancak Kitap ve Sünnet temelinde kurulmayan veya kuşatıcı olmayan kalkınma hareketlerinin oluşturduğu kasıtlı kasıtsız kargaşa ortamı “nusret talebi” meselesinin anlaşılmasına mani oldu. Ancak günümüzde ümmetin kanını heder eden şiddete dayalı hareketlerin ve onlara alternatif gösterilen kurulu rejimleri meşrulaştırıcı siyasi partilerin, oyalayıcı taktikleri bu konunun anlaşılmasına olan acil ihtiyaca dair kanaatimizi pekiştirmiştir. Dahası; Hizb-ut Tahrir’in nusret talebi için ümmetin kapısını on yıl aradan sonra ikinci kez çalması bu konunun gündemde tutulması ve halka mal olması yönündeki gayretimizi tetiklemiştir.

Gerçek şu ki; her ideoloji hayata anlam ve şekil vermek için vardır. Bunun için de siyasi olarak hayata egemen olması gerekir. Diğer taraftan her ideoloji hayata egemen olma metodunu kendi özünde taşır. Hayatı yüce yaratıcının iradesine ram etmek üzere inen İslâm dini de hayata egemen olmanın metodolojisini kendi içinde taşır. Bunun için beşerî mülahaza ve yöntemlere izin vermez. İşte ebedî önder Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu ilahi metodu Mekke’den başlatıp Medine’de İslâm Devleti ile taçlandırdığı siretinde/yürüyüşünde ortaya koymuştur. Dahası ahir zamanda yeniden kurulacağını müjdelediği Râşidî Hilâfet Devleti’nin de nebevî metot üzere ikame edileceğini bildirmiştir. Bu manada ümmetin beşerî ideolojilerin kullandığı metotlara asla ihtiyacı yoktur olamaz. Öyle ise bütün gücümüzü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ortaya koyduğu nübüvvet metodunu kavramaya odaklamamız vacip olmaktadır. 

İşte Takiyyudin En-Nebhani bu ön kabul ile Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretine dakik bir şekilde yoğunlaşarak “ümmetin eliyle” ve “nusret talebi” ifadeleriyle bu metodu barizleştirmiştir.   

Rahimehullah’ın Kitap ve Sünnet’ten istinbat ettiği metot özetle şudur: Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem açık, net, arı ve duru bir şekilde İslâm’a davet edip müşriklerin acımasızca karşı koymalarına rağmen onu engellenemez bir aşamaya eriştirdi. Eş zamanlı olarak İslâm’ı hayata tatbik edecek olan bürokrasiyi de yetiştirdi. Nihai hedef; İslâm’ın hayata tatbik edilerek aydınlık ve rahmetin toplumsallaşmasını sağlamaktı. Aslında bu siyasi egemenlik kurma anlamına gelmekteydi. Diğer bir ifade ile devlet olmak demekti. Bunun için de maddî bir güce ve kuvvete ihtiyaç vardı. Fakat Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu aşamaya kadar maddî güç oluşturmak adına bir hazırlık içinde olmamıştı. Bütün mesaisini kuracağı devletin fikrî alt yapısını ve onu uygulayacak bürokrasisini eksiksiz yetişmeye harcamıştı. İşte Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu aşamaya kadar herhangi bir maddî kuvvet hazırlığına girmemiş olması ve bütün gücünü davetin kamuoyunda makes bulmasına adamış olması nebevî metodun birinci evresini teşkil etmektedir. Fikir kamuoyunda yerleşip yankı bulduktan sonra Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in gerçekleştirdiği faaliyetler ise metodun ikinci evresini teşkil etmektedir. İşte bu ikinci evrenin adı “nusret talebi”dir ki; burada halk, halkın öz gücü, ileri gelenleri ve kanaat önderleri vardır. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem yönetim erkini halkı, ileri gelenleri ve kanaat önderlerini ikna edilerek, onlardan nusret talep ederek elde etmiştir. Yani iktidar olmayı ifade eden siyasi gücü halkın eliyle elde etmiştir.

İşte bu metot ne demokratik metottur. Ne de cebir ve şiddetin kullandığı bir metottur. Bu Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye yürüyüş ve oradaki siyasi gücü elde ederek yönetime geldiği metot olan nebevî metodun ta kendisidir ki kaynağını ilahi vahiy teşkil etmektedir.

Nebevi metodun bu evresinde birkaç kilit nass, kavram, olay ve kişi ile karşılaşmaktayız. Bunlar; İsra Suresi; 80. ayet, Taif yolculuğu, Akabe biatleri, Musab bin Umeyr’in Medine’ye gönderilmesi ve Evs ve Hazrec kabileleridir. Bu hadise ve kavramların kendi içerisindeki fonksiyonel örgüsünü izlediğimizde nusret talep etmenin manasına ulaşmış olacağız.

Nitekim ilk dönem siyer kaynaklarında geçtiği şekliyle Ali RadiyAllahu Anh şöyle buyurmaktadır:  “De ki: Rabbim, gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrululukla çıkmamı nasip et ve benim için kendi katından yardım edici bir kuvvet ver.[1]  ayeti inzal olduğunda Allah Rasûlü davete farklı bir boyut kazandırdı. O SallAllahu Aleyhi ve Sellem artık sadece İslâm’a davet etmekle kalmıyor, bununla birlikte güç ve rey ehlinden ellerindeki maddî ve manevi gücü kendisine amade kılmalarını talep ediyordu.”

Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İslâm’a davet için gittiği ve aralarında siyasi içerikli konuşmaların cereyan ettiği birçok kabile reisinin ismi İbni Hişam'ın siretinde zikredilmektedir.

Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu teşebbüsleri netice vermeyince aynı maksatla Taif’e yolculuk yaptı. Malum olduğu üzere oradan da bir netice alamadı. Nihayet yine haram aylardaydı. Rasûlü Ekrem çadır çadır kabileleri gezip nusret talebini sürdürürken, Allah O’nu Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir tepede Hazrec kabilesine mensup bir grup Medineli gence yönlendirdi. Gençler Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in davetini kabul ettiler. Gelecek yıl yine aynı mevkide buluşmak üzere ahitleştiler. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem davet ve nusret arayışını sürdürmek üzere Mus’ab b. Umeyr’i onlarla birlikte Medine’ye gönderdi. Öyle ki; Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu görevlendirmeyi Ebu Bekir ve Ömer RadiyAllahu Anh’dan bile gizlemeyi uygun görmüştü. Bedir’de ve Uhud’da İslâm ordusunun bayraktarlığını yapacak olan Mus’ab RadiyAllahu Anh Hazrec kabilesinin reisi Es’ad b. Zürare RadiyAllahu Anh’in evine konaklanmıştı.  Hassas kişiliği ve stratejik girişimleriyle Evs kabilesinin reisi Sa’d b. Muaz RadiyAllahu Anh’ın İslâm’a girmesini ve nusret talebini kabul etmesini sağladı. Böylece yüzlerce savaşçı gence sahip olan Evs ve Hazrec kabileleri nusret talebiyle birlikte Mus’ab RadiyAllahu Anh’ın davetini kabul etmiş oluyorlardı.  O kibar sahabi hicrete kadar olan zaman dilimi içerisinde Medine yurdunu Ensar yurduna çevirmişti.

İşte II. Akabe biatinde Medine’de öngörüldüğü üzere işler yoluna girmişti. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vahyin yönlendirmesiyle izlediği metot meyvesini vermiş, nusret talebi karşılık bulmuş, İslâm’ın bir siyasi erk olarak hayata hükmetmesi için gerekli olan güç bulunmuştu. Kur’an’ın Ensar adını verdiği iki akraba kabile bütün Arap Yarımadası’nı karşısına almak pahasına bu onurlu ve şerefli görevi üstüne almışlardı. M. 622. yılının Zilhicce ayında gerçekleştirdikleri II. Akabe biatinde her türlü riski göze alarak Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i İslâm’ı uygulamak üzere yurtlarına davet ettiler. Bunun üzerine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem o meşhur emr-u fermanını bildirdi:Hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Burası Yesribtir!” Böylece sahabe İslâm Devleti’nin kurulacağı yere yönlendirildi. Herkes kendi şartları içerisinde oraya koştu. Zira orada herkese göre bir iş vardı. Bir iki ay içerisinde ilgili hazırlıklar tamamlanınca Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem de hicret ederek süreci tamamlamış oldu. Medine’de sınırlar çizilip nüfus sayımı yapıldı. Gelebilecek saldırılara karsı savunma stratejisi oluşturuldu. Böylece İslâm Devleti, kendi ayakları üzerine durmayı sağlayacak bütün tedbirleri almış oluyordu. 

Günümüzde bir tarafta mevcut şartların ağırlığı altında ezilip reel politik çıkmazında demokratik yöntemlere sığınanlar, diğer tarafta sol ideolojilerin benimsediği yıkıcı ve şiddet içerikli metotlarla hareket edenler... ne gariptir ki; bu iki kesim de birbirinden beslenmektedir. Dahası bu her iki yöntem de İslâm düşmanları tarafından teşvik edilmektedir. Demokratik yöntem Müslümanları sisteme entegre ederken, şiddet içerikli metot marjinalleştirerek toplumla bağlarını koparmaktadır. Nitekim bu her iki sonuç da İslâm Devleti’nin kurulmasını engellemek noktasında İslâm düşmanlarının işini kolaylaştırmaktadır.

İşte bütün bu gerçekler ışığında Hizb-ut Tahrir’in sondan bir önceki nusret talebi oldukça önemlidir. Hizb-ut Tahrir ortaya koyduğu bütün düşünce, hedef ve amacında şeffaf olduğu gibi metodunda da şeffaflığını ortaya koymuştur. Gerçek şu ki Hizb-ut Tahrir’in gizli bir ajandası yoktur. Varını yoğunu ümmetle paylaştığı gibi bütün dünyaya deklere ettiği Râşidî Hilâfet’i ikame etme hedefi için de hiç tereddüt etmeden ümmetin kapısını çalmıştır. Zira bunu Rasûl-ü Erkem’den ders almıştır.

Bu çağrı; Hizb-ut Tahrir’in Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem misali ümmetle akabe biatlerini gerçekleştirme arayışlarıdır. Es’ad b. Zürare ve Sa’d b. Muazları bulma çabasıdır. Mus’ab b. Umeyr’ler, Yesripleri Medine’ye çevirmek için çoktan yola koyuldular bile! İstanbul, Şam, Bağdat ve Kahire… İslâm coğrafyası şimdilerde nusret yurdu olmak için yarışmaktadır. Es’ad b. Zürareler, Sa’ad b. Muazlar Mus’abların, Hamzaların, İkrime ve Halidlerin yolunu gözlemektedirler.

Selam olsun yola çıkan Mus’ablara!

Selam olsun Hizb’in samimi çağrısına müspet cevap verenlere!

Selam olsun yurtlarını nusret yurduna çevirmek için çırpınanlara!

Selam osun Allah’ın dinine yardım edenlere!

Selam olsun izzeti Allah ve Rasûlü’nün yanında arayanlara! 

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ

Muhacirlerin ve Ensar'ın ilk öncüleri ile iyilikte onlara tam uyanlardan Allah hoşnut olduğu gibi onlar da Allah'dan hoşnut olmuşlardır.” (Tevbe Suresi 100)



[1] İsra Suresi 80


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz