وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ
وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَّهُم
مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
“İnanıp hicret eden, Allah
yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte onlar
gerçekten inanmış olanlardır.” (Enfal Suresi 74)
وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ
يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ
“Kendilerinden önce
Medine'yi yurt olarak hazırlayıp imanı gönüllerine yerleştirenler ise hicret
edenleri severler…” (Haşr
Suresi 9)
Müslümanların hayatı ve
dolayısıyla İslâm’ı anlamada içine düştükleri zaaf, Hilâfet’in ilgasıyla
sonuçlandı. Bu sonuç fikri ve ameli, bütün münkerlerin İslâm toplumuna akın
etmesinin başlangıcı oldu. İslâm ülkesi parçalanarak işgal edildi.
İşbirlikçilerin eliyle krallık, laik ve demokratik vb. İslâm dışı rejimlerle
yönettikleri onlarca devletçiğe dönüştü.
Buna karşı doğal olarak
ümmetin bünyesinde fikrî ve amelî kalkınma hamleleri gerçekleşti. Bunlardan
bazıları mahalli veya en fazla bölgesel boyutta idi. Bazıları Kızılay vb. hayır
kurumları özelliğindeydi. Bazıları da siyasi boyuttan yoksun fikrî ve ahlaki
içerik taşıyan hareketler idi.
Diğer taraftan işbirlikçilerin
İslâm dışı yönetimlerde, Müslümanları rejime entegre edecek şekilde yasal
zeminde siyaset yapmalarını teşvik etmeleri, her ülkede seküler ve ulusal
siyasi hareketlerin doğmasına neden oldu. İslâmî motiflerle bezenen siyasi
partiler, Müslümanları oyalayan ve İslâm dışı rejimlere alışmalarını sağlayan en
büyük etken oldu. Böylece ümmeti bir bütün olarak vahiy nuruyla kalkındıracak
evrensel hamlelerin önünde büyük bir engel oluşturdular.
Ancak bütün bu olumsuz
şartlar, İsrail oluşumunun baş göstermesiyle azim ve gayreti doruğa çıkan
mücahit bir âlimin ümmetin bağrından kopup gelmesine mani olamadı.
Bu zat Takiyyudin
En-Nebhani Rahimehullah idi. O İslâm âleminin durumunu etüt etmiş biri
olarak, Avrupai düşüncenin etkisinde kalmaksızın, Kitap ve Sünnet’ten hayata
dair bütün unsurları barındıran kuşatıcı, tam teşekküllü siyasi fikrî bir
kalkınma hareketini başlattı. Bu harekete isim koyarken bile kuşatıcı ve kucaklayıcı
olmasına özen gösterdi. Neticede bu fikrî ve siyasi kalkınma hareketine Hizb-ut Tahrir El-İslâmî adını verdi.
Altmış yılı aşkındır
ümmetin bağrında kök salan bu fikrî siyasi kalkınma hareketi, İslâm dışı fikir,
kavram ve hareketlerle mücadele ederken, ümmeti bu kronik vakıadan kurtaracak
esas hamlenin “Ümmetin eliyle Râşidî Hilâfet’in yeniden ikamesi” olarak
belirlemiştir.
İşte bu uzun girizgâhtan
sonra bizim makalemizin esas konusu; “ümmetin eliyle” diye ifade edilen
olgudur. Bu olguyu ifade eden diğer bir mefhum ise “nusret talebi”dir.
Mekke’de İslâm’a daveti
başlatan Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye yürüyüşünü ve orada
İslâm Devleti’ni kurma sürecini etüt eden faziletli alim Şeyh Takiyyudin
En-Nebhani Rahimehullah, muhacir ve ensar kavramlarının damgasını
vurduğu “nusret talebi” veya “ümmetin eliyle” diye ifade edilen peygamberî
metodu ümmetin önüne koydu. Bunu öyle ayan beyan ifade edip güncelledi ki;
herhangi bir belirsizliğe meydan bırakmadı. Ancak Kitap ve Sünnet temelinde
kurulmayan veya kuşatıcı olmayan kalkınma hareketlerinin oluşturduğu kasıtlı
kasıtsız kargaşa ortamı “nusret talebi” meselesinin anlaşılmasına mani oldu.
Ancak günümüzde ümmetin kanını heder eden şiddete dayalı hareketlerin ve onlara
alternatif gösterilen kurulu rejimleri meşrulaştırıcı siyasi partilerin,
oyalayıcı taktikleri bu konunun anlaşılmasına olan acil ihtiyaca dair
kanaatimizi pekiştirmiştir. Dahası; Hizb-ut Tahrir’in nusret talebi için
ümmetin kapısını on yıl aradan sonra ikinci kez çalması bu konunun gündemde
tutulması ve halka mal olması yönündeki gayretimizi tetiklemiştir.
Gerçek şu ki; her ideoloji
hayata anlam ve şekil vermek için vardır. Bunun için de siyasi olarak hayata
egemen olması gerekir. Diğer taraftan her ideoloji hayata egemen olma metodunu
kendi özünde taşır. Hayatı yüce yaratıcının iradesine ram etmek üzere inen İslâm
dini de hayata egemen olmanın metodolojisini kendi içinde taşır. Bunun için
beşerî mülahaza ve yöntemlere izin vermez. İşte ebedî önder Rasûl SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bu ilahi metodu Mekke’den başlatıp Medine’de İslâm Devleti
ile taçlandırdığı siretinde/yürüyüşünde ortaya koymuştur. Dahası ahir zamanda
yeniden kurulacağını müjdelediği Râşidî Hilâfet Devleti’nin de nebevî metot
üzere ikame edileceğini bildirmiştir. Bu manada ümmetin beşerî ideolojilerin
kullandığı metotlara asla ihtiyacı yoktur olamaz. Öyle ise bütün gücümüzü Rasûl
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ortaya koyduğu nübüvvet metodunu
kavramaya odaklamamız vacip olmaktadır.
İşte Takiyyudin En-Nebhani
bu ön kabul ile Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretine dakik bir
şekilde yoğunlaşarak “ümmetin eliyle” ve “nusret talebi” ifadeleriyle bu metodu
barizleştirmiştir.
Rahimehullah’ın Kitap ve Sünnet’ten
istinbat ettiği metot özetle şudur: Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem
açık, net, arı ve duru bir şekilde İslâm’a davet edip müşriklerin acımasızca
karşı koymalarına rağmen onu engellenemez bir aşamaya eriştirdi. Eş zamanlı
olarak İslâm’ı hayata tatbik edecek olan bürokrasiyi de yetiştirdi. Nihai
hedef; İslâm’ın hayata tatbik edilerek aydınlık ve rahmetin toplumsallaşmasını
sağlamaktı. Aslında bu siyasi egemenlik kurma anlamına gelmekteydi. Diğer bir
ifade ile devlet olmak demekti. Bunun için de maddî bir güce ve kuvvete ihtiyaç
vardı. Fakat Rasûl SallAllahu Aleyhi
ve Sellem bu aşamaya kadar
maddî güç oluşturmak adına bir hazırlık içinde olmamıştı. Bütün
mesaisini kuracağı devletin fikrî alt yapısını ve onu uygulayacak bürokrasisini
eksiksiz yetişmeye harcamıştı. İşte Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu aşamaya kadar herhangi bir maddî kuvvet hazırlığına
girmemiş olması ve bütün gücünü davetin kamuoyunda makes bulmasına adamış
olması nebevî metodun birinci evresini teşkil etmektedir. Fikir kamuoyunda
yerleşip yankı bulduktan sonra Rasûl SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in
gerçekleştirdiği faaliyetler ise metodun ikinci evresini teşkil etmektedir.
İşte bu ikinci evrenin adı “nusret talebi”dir ki; burada halk, halkın öz gücü,
ileri gelenleri ve kanaat önderleri vardır. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve
Sellem yönetim erkini halkı, ileri gelenleri ve kanaat önderlerini ikna
edilerek, onlardan nusret talep ederek elde etmiştir. Yani iktidar olmayı ifade
eden siyasi gücü halkın eliyle elde etmiştir.
İşte bu metot ne
demokratik metottur. Ne de cebir ve şiddetin kullandığı bir metottur. Bu Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye yürüyüş ve oradaki
siyasi gücü elde ederek yönetime geldiği metot olan nebevî metodun ta
kendisidir ki kaynağını ilahi vahiy teşkil etmektedir.
Nebevi metodun bu
evresinde birkaç kilit nass, kavram, olay ve kişi ile karşılaşmaktayız. Bunlar;
İsra Suresi; 80. ayet, Taif yolculuğu, Akabe biatleri, Musab bin Umeyr’in
Medine’ye gönderilmesi ve Evs ve Hazrec kabileleridir. Bu hadise ve kavramların
kendi içerisindeki fonksiyonel örgüsünü izlediğimizde nusret talep etmenin
manasına ulaşmış olacağız.
Nitekim ilk dönem siyer
kaynaklarında geçtiği şekliyle Ali RadiyAllahu
Anh şöyle buyurmaktadır: “De ki: Rabbim, gireceğim yere
doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrululukla çıkmamı nasip et ve
benim için kendi katından yardım edici bir kuvvet ver.[1] ayeti inzal olduğunda Allah Rasûlü davete
farklı bir boyut kazandırdı. O SallAllahu Aleyhi ve Sellem artık sadece İslâm’a
davet etmekle kalmıyor, bununla birlikte güç ve rey ehlinden ellerindeki maddî
ve manevi gücü kendisine amade kılmalarını talep ediyordu.”
Rasûl SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in İslâm’a davet için gittiği ve aralarında siyasi içerikli
konuşmaların cereyan ettiği birçok kabile reisinin ismi İbni Hişam'ın siretinde
zikredilmektedir.
Rasûl SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in bu teşebbüsleri netice vermeyince aynı maksatla Taif’e yolculuk
yaptı. Malum olduğu üzere oradan da bir netice alamadı. Nihayet yine haram
aylardaydı. Rasûlü Ekrem çadır çadır kabileleri gezip nusret talebini
sürdürürken, Allah O’nu Mekke ile Mina arasında "Akabe" denilen bir tepede
Hazrec kabilesine mensup bir grup Medineli gence yönlendirdi. Gençler Rasûl SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in davetini kabul ettiler. Gelecek yıl yine aynı mevkide
buluşmak üzere ahitleştiler. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem davet ve
nusret arayışını sürdürmek üzere Mus’ab b. Umeyr’i onlarla birlikte Medine’ye
gönderdi. Öyle ki; Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu görevlendirmeyi
Ebu Bekir ve Ömer RadiyAllahu Anh’dan
bile gizlemeyi uygun görmüştü. Bedir’de ve Uhud’da İslâm ordusunun
bayraktarlığını yapacak olan Mus’ab RadiyAllahu
Anh Hazrec kabilesinin reisi Es’ad b. Zürare RadiyAllahu Anh’in evine konaklanmıştı. Hassas kişiliği ve stratejik girişimleriyle
Evs kabilesinin reisi Sa’d b. Muaz RadiyAllahu
Anh’ın İslâm’a girmesini ve
nusret talebini kabul etmesini sağladı. Böylece yüzlerce savaşçı gence sahip
olan Evs ve Hazrec kabileleri nusret talebiyle birlikte Mus’ab RadiyAllahu Anh’ın davetini kabul etmiş
oluyorlardı. O kibar sahabi hicrete
kadar olan zaman dilimi içerisinde Medine yurdunu Ensar yurduna çevirmişti.
İşte II. Akabe biatinde
Medine’de öngörüldüğü üzere işler yoluna girmişti. Rasûl SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in vahyin yönlendirmesiyle izlediği metot meyvesini vermiş,
nusret talebi karşılık bulmuş, İslâm’ın bir siyasi erk olarak hayata
hükmetmesi için gerekli olan güç bulunmuştu. Kur’an’ın Ensar adını verdiği iki
akraba kabile bütün Arap Yarımadası’nı karşısına almak pahasına bu onurlu ve
şerefli görevi üstüne almışlardı. M. 622. yılının Zilhicce ayında
gerçekleştirdikleri II. Akabe biatinde her türlü riski göze alarak Rasûl SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’i İslâm’ı uygulamak üzere yurtlarına davet ettiler. Bunun
üzerine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem o meşhur emr-u fermanını
bildirdi: “Hicret
edeceğiniz yer bana bildirildi. Burası Yesribtir!” Böylece sahabe İslâm Devleti’nin kurulacağı
yere yönlendirildi. Herkes kendi şartları içerisinde oraya koştu. Zira orada
herkese göre bir iş vardı. Bir
iki ay içerisinde ilgili hazırlıklar tamamlanınca Rasûl SallAllahu Aleyhi ve
Sellem de hicret ederek süreci tamamlamış oldu. Medine’de sınırlar çizilip
nüfus sayımı yapıldı. Gelebilecek saldırılara karsı savunma stratejisi
oluşturuldu. Böylece İslâm Devleti, kendi ayakları üzerine durmayı sağlayacak
bütün tedbirleri almış oluyordu.
Günümüzde bir tarafta
mevcut şartların ağırlığı altında ezilip reel politik çıkmazında demokratik
yöntemlere sığınanlar, diğer tarafta sol ideolojilerin benimsediği yıkıcı ve
şiddet içerikli metotlarla hareket edenler... ne gariptir ki; bu iki kesim de
birbirinden beslenmektedir. Dahası bu her iki yöntem de İslâm düşmanları
tarafından teşvik edilmektedir. Demokratik yöntem Müslümanları sisteme entegre
ederken, şiddet içerikli metot marjinalleştirerek toplumla bağlarını
koparmaktadır. Nitekim bu her iki sonuç da İslâm Devleti’nin kurulmasını
engellemek noktasında İslâm düşmanlarının işini kolaylaştırmaktadır.
İşte bütün bu gerçekler
ışığında Hizb-ut Tahrir’in sondan bir önceki nusret talebi oldukça önemlidir.
Hizb-ut Tahrir ortaya koyduğu bütün düşünce, hedef ve amacında şeffaf olduğu
gibi metodunda da şeffaflığını ortaya koymuştur. Gerçek şu ki Hizb-ut Tahrir’in
gizli bir ajandası yoktur. Varını yoğunu ümmetle paylaştığı gibi bütün dünyaya
deklere ettiği Râşidî Hilâfet’i ikame etme hedefi için de hiç tereddüt etmeden
ümmetin kapısını çalmıştır. Zira bunu Rasûl-ü Erkem’den ders almıştır.
Bu çağrı; Hizb-ut
Tahrir’in Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem misali ümmetle akabe
biatlerini gerçekleştirme arayışlarıdır. Es’ad b. Zürare ve Sa’d b. Muazları
bulma çabasıdır. Mus’ab b. Umeyr’ler, Yesripleri Medine’ye çevirmek için çoktan
yola koyuldular bile! İstanbul, Şam, Bağdat ve Kahire… İslâm coğrafyası
şimdilerde nusret yurdu olmak için yarışmaktadır. Es’ad b. Zürareler,
Sa’ad b. Muazlar Mus’abların, Hamzaların, İkrime ve Halidlerin yolunu
gözlemektedirler.
Selam olsun yola çıkan
Mus’ablara!
Selam olsun Hizb’in samimi
çağrısına müspet cevap verenlere!
Selam olsun yurtlarını
nusret yurduna çevirmek için çırpınanlara!
Selam osun Allah’ın dinine
yardım edenlere!
Selam olsun izzeti Allah
ve Rasûlü’nün yanında arayanlara!
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ
وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ
“Muhacirlerin ve
Ensar'ın ilk öncüleri ile iyilikte onlara tam uyanlardan Allah hoşnut olduğu
gibi onlar da Allah'dan hoşnut olmuşlardır.” (Tevbe Suresi 100)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış