“Asra, zamana andolsun ki, Gerçekten
insan, hüsrandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı
tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Suresi)
Büyük
düğüm! Evet bütün sorun büyük düğüm mefhumunun ne olduğunda yatmaktadır. Büyük
düğüm; insanın, hayatın, kâinatın tanımı
ve bunların öncesi ve sonrası ile ilişkisinin kurulması meselesidir.
Bugün
altında ezildiğimiz hayatın değişik alanlarıyla ilgili bireysel ve toplumsal
ağır sorunların kaynağında büyük düğümün çözümsüzlüğü yatmaktadır.
Zira
toplum içinde gayesiz ve hedefsiz, serseri mayın gibi dolaşan kişilerin büyük
düğümü aklı ikna eden ve kalbe güven veren bir fikirle çözemedikleri, bir türlü
demirleyecekleri limanı bulamayan, pusulasız gemiler misali açık denizlerde
helake doğru başıboş dolaştıkları ortadadır. Aynı şekilde toplumların sosyal
sözleşmesini büyük düğümün aklî ve fıtrî çözümüne dayandırmadığında da kuşku
yoktur.
İstisnasız
Müslüman halkların durumu da bundan farksız değildir. Görünen odur ki Müslüman
halklar, içine düştükleri fikrî inhitatın doğal bir sonucu olarak, ecdadından
tevarüs ettikleri büyük düğümün aklî ve fıtrî çözümünü kavramaktan acze
düşmüşlerdir. O hayat bahşeden arı-duru akide bugün felsefî mülahazaların,
çağdaş cahiliye düşüncelerinin bâtıl inanç ve hurafelerin kuşatması altında
işlevsiz hale gelmiştir. Çağdaş küfür rejimlerinin hayata egemen olabilmesi ve
dünyayı kasıp kavurması bundandır.
Bu
nedenle büyük düğümün aklî ve fıtrî yegâne çözümü olan imanın vakıasını bugün
yeniden etüt etmek durumundayız.
Zira
bugün felsefî, mistik, fantezi bir imana değil işlevsel imana, uyuşturan bir imana
değil aksiyoner bir imana ihtiyacımız vardır. Liberalleştiren bir imana değil,
sosyal sorumluluk yükleyen ve paylaşan bir imana muhtacız. Atıl bırakan bir
imana değil, yürüten bir imana, durumdan vazife çıkarma sorumluluğunu yükleyen
bir imana olan ihtiyacımız yaşamsal bir boyut kazanmıştır.
Kaldı
ki sosyal bir bilinç aşılayan, durumdan vazife çıkarmaya sevk eden, yürüten
işlevsel ve aksiyoner bir imana sahip olmanın başta gelen şartı imanın
vakıasını kavramaktır. İmanın vakıasını tahlil etmek onun esaslarını/şartlarını
saymak demek değildir. Zira bu içerik ve amaç açısından farklı bir faaliyettir.
İman edecek olanın insan olması itibarıyla onun yapısal özelliklerini göz önüne
alarak iman denen olguyu anlamaya çalışmaktır.
Maturidi
ve Eşari RadiyAllahu Anhumâ başta
olmak üzere İslâm akidesini içerik ve ispat bağlamında ele alan pek çok
muhtelif İslâm uleması olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Lakin İslâm
düşünce tarihinde imanı vakıası açısından ele alan ilk ve hâlâ tek mütefekkir
kuşkusuz Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî rahimehullahdır. Zamanla
İslâm itikadına dahil olan bâtıl inanç ve hurafeleri ayıklama ihtiyacı, imanı
vakıası açısından analiz etmeyi zorunlu kılmıştır.
İman kavramının İslâm literatüründeki anlamı, kesin tasdiktir.
Buna kalben tasdik de denmiştir. Kaldı ki naslarda kalp kelimesinin akıl
anlamında kullanıldığına şahit olmaktayız. Nitekim لَهُمْ
قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا “Onların kalpleri vardır, lakin onunla anlayamazlar.”
(Araf 179) diye buyrularak kalp,
anlamanın meydana geldiği mahal olarak nitelendirilmiştir ki bu da akla
karşılık gelmektedir. Ayrıca naslarda geçen akıl kelimesinin isim olarak değil
de istisnasız her defasında fiil olarak kullanılmış olması, kendisiyle beyin
vb. herhangi bir organın kastedilmediği, bilakis bir anlama faaliyetinin kastedildiği
anlaşılmaktadır. Bir anlama faaliyeti için tek başına beyin/dimağ kelimesinin
yeterli olmadığı, onunla birlikte duyu organları, hissedilebilir vakıa ve öncül
bilginin de mevcut olması gerektiği bir vakıadır. Bu unsurlardan dimağ mevcut
olmadığında hiçbir anlama faaliyetinin meydana gelmeyeceği açıktır. Diğer
unsurlardan bir veya bir kaçı mevcut olmadığında ise dimağın anlama
teşebbüslerinin, olsa olsa ancak gerçek hayatta karşılığı olmayan, vehimden öte
bir şey olmayacağı da bir gerçektir.
Diğer
taraftan iman kavramını inanış, inanç, düşünce, fikir, görüş ve bunlara benzer
içeriği bir birine yakın olan sair kavramlardan ayıran esas unsur kesin
tasdiktir. “İman ile güman/şüphe bir
arada durmaz” özdeyişinde olduğu gibi, kesin tasdik imanın olmazsa
olmazıdır. Kaldı ki insan gerçeğini göz
önüne aldığımızda kesin tasdikin oluşması için iki unsurun bir arada bulunması
kaçınılmazdır. Bunlardan biri kesin delile dayanması, diğeri ise Allah
tarafından vazedilmiş bizi kuşatan hayatın ve kâinatın kanunlarına uygun
düşmesidir.
Kesin
delile dayanmayan bir bilgiye iman edildiği iddia edilse bile gerçekte bir mana
ifade etmez. Zira milyonda bir oranında bir şüphenin bulunduğu bir inanca iman
denemeyeceği gibi sahibini de mü’min yapmaz. Nitekim böyle bir inanç sahibinde
lüzumu gereğince etki göstermesi olası değildir.
İmana
konu olan şeyin veya olgunun yaşadığımız hayatın ve kâinatın gerçeklerine uygun
olması da kaçınılmazdır. Bizi kuşatan hayatın ve içinde yaşadığımız kâinatın
gerçeklerine aykırı kabul edişler, inançlar, hurafeler iman konusu olamaz.
Bütün
bu gerçekleri önümüze koyarak iman vakıasının bir tarifini yaparsak şöyle bir
cümle ile özetlemek mümkün olacaktır. İman; insan, hayat ve kâinatın vakıasına
uygun kesin delile dayanan kesin tasdiktir.
İnsan,
hayat ve kâinat realitesi böyle bir tarifi zorunlu kılmaktadır. İşte her şeyden
önce gelen iman meselesine, niteliğine
ve önemine uygun böyle bir metotla hareket edildiğinde elde edilecek iman,
her türlü bidat ve hurafeden, yanlış bilgi ve vehimden vareste, arı-duru bir
iman olacaktır. Böylelikle yanlış kader, rızık ve tevekkül anlayışlarının
bertaraf edilmesini sağlayarak, İslâmî şahsiyetle mücehhez bireylerden oluşmuş
bir toplumun inşasını mümkün kılacaktır.
Kuşkusuz
böyle bir yaklaşım, İslâm amentüsünün sair amentülere olan üstünlüğünü, sair
akidelerin bâtıl oluşunu, aklî ve fıtrî tek akidenin İslâm akidesi olduğunu
ortaya koyacaktır. Materyalizm düşüncesinin, Sosyalizm ve Kapitalizm vb.
seküler ideolojilerin ve onlara siyasi, sosyal ve kültürel hâkimiyet kazandıran
Demokrasi anlayışının nasıl akıl ve fıtrata aykırı olduğunu ortaya serecektir.
Aynı şekilde Yahudilik ve Nasranilik gibi muharref dinlerin akidelerinin de
akla zıt ve fıtrata muhalif olduğunu ayan beyan gösterecektir.
Böylesi
arı-duru bir iman, sahibine hayat bahşedecek ve onu yürütecektir. İmanın vakıası kavrandığında onu atıl
ve işlevsiz bırakan ağırlıklarından, özüne ait olmayan dış kabuk ve kışırlardan
arınmış olacağından, canlı dinamik hayat bahşeden bir karaktere bürüneceğinden,
sahibini şuur kavrayış ve basiret sahibi kılacağından kuşku yoktur. Bu imanın insan,
hayat ve kâinata dair her meseleyi aydınlatan bir nur olacağı, hayata dair bilumum
sorunlara sahih çözümler ortaya koyacağı ve bu çözümleri uygulayacak güç ve
kudreti elde etmenin sahih yollarını göstereceği muhakkaktır.
Rasul
SallAllahu Aleyhi ve Sellem Sahabesine
böylesi bir imanı ders verdi. Büyük düğümü ders verdiği bu imanla çözdü. Akıllarını
ikna edip kalplerine güven gönüllerine şifa verdi. Sahabesi ile birlikte o iman
temeli üzerinde bütün boyutlarıyla yeni bir hayatı inşa etti. Bu iman başta Sahabe,
Tabiin, Tabeuttabin dönemleri olmak üzere uzun süre böylesine canlı dinamik
aktif ve belirleyici konumunu sürdürdü.
Gerçek
şu ki hayata sıkı sıkıya bağlı işlevsel ve aksiyoner iman, felsefî fantezilerle
değil insan hayat ve kâinat gerçeğinden yola çıkarak elde edilir. Nitekim insan
hayat ve kâinatın yaratılmış olduğu akla ve vakıaya uygun bir hükümdür. Buna
bağlı olarak her şeyden müstağni doğurmamış ve doğurulmamış ahad ve samed olan
yüce Allah’ın mevcudiyeti de akla ve vakıaya uygun olarak kesin bir şekilde
tasdik edilmiş olur. Mahlûk olan insan, hayat ve kâinatın öncesinde ezelî ve
ebedî olan Allah Celle Celâlehû’nun var
olduğu tasdik edilmesi zaruri bir vakıadır.
Diğer
taraftan büyük düğümün muhatabı ve hayatın merkezinde yer alan insan gerçeği
irdelendiğinde, yüce yaratıcı tarafından içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla
donatılmış bir varlık olduğu görülecektir. Sevki ilahi diye de addedilen;
dindarlık/tapınma içgüdüsü, sosyal içgüdü ve beka içgüdüleriyle mücehhez olan
insan, iç içe geçmiş bireysel, ailevi ve sosyal boyutlarıyla medenî toplumsal
kozmopolit bir hayatı yaşamak durumundadır. İçgüdülerini ve organik
ihtiyaçlarını sahih bir düzen dahilinde doyuma ulaştırmaya muhtaçtır. İşte bu özelliklerle donatılmış insan ve
bireysel, ailevi ve toplumsal boyutlarıyla hayat ve hayatın zorunlu kıldığı nizam,
bir nizam koyucunun varlığını zaruri kılmaktadır. Nizam koyma salahiyeti ya bir
insana ya bir sınıfa veya çoğunluğa veya da insan hayat ve kâinatı yoktan halk
eden yüce yaratıcıya verilecektir. Ne tek başına bir insan ne bir sınıf ve ne
de çoğunluğun insanlık için genel geçer fıtrî bir nizam koyması vakıaya/gerçeğe
ve akla uygun değildir. Zira bir bütün olarak insanı ve hayatı kuşatacak yaratıcıdan
başka bir merci yoktur. Dahası hayat hakkında nizam koymak değerler dünyasına
ait bir meseledir. Kaldı ki beşerin elinde değer yargılarını devşireceği bir
bilim dalı mevcut değildir. Bu realite münkirleri son tahlilde çoğunluğun
vereceği hükme mecbur etmiştir ki; inkârcı aklın değer yargıları konusunda
içine düştüğü aciziyetin bir itirafıdır. Diğer bir ifadeyle laisizme göre iyi
ve kötünün mutlak bir ölçüsü yoktur. İyi ve kötü yargıları izafidir. Öyle ise
çoğunluğun vereceği karara göre hareket edilmelidir. Evet, seküler aklın değer
hükmü konusunda söyleyeceği son söz budur. Bu ise gerçek manada bir iflastır.
İşte vakıa budur. Bu vakıa beşeriyeti, vahyin kapısını çalmaya mecbur
bırakmıştır. İşte mü’mini faal ve sorun çözücü imana sevk eden bu düşünme
faaliyetidir. Yoksa laiklerin dediği gibi mü’min aklı ermediği bir doğmaya mahkûm
olmamıştır. Tam tersine laikler ispat edemedikleri bir doğmanın içinde boğulmuşlardır.
Bu
hakikati bütün kuşatıcılığıyla bilen Allah Celle
Celâlehû nübüvvet müessesesiyle aciz kulunun imdadına ulaşmıştır. Sahip
oldukları içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarını sahih yoldan doyuma kavuşturmayı
sağlayacak nizamı Rasullerine vahiy ile inzal buyurmuştur. Rasuller de
aldıkları vahyi tebliğ, beyan ve tatbik ederek hayata dair bilumum sorunları
vakıaya ve fıtrata uygun olarak çözüme kavuşturmuş, beşeriyete dünya ve ahret
saadetini bahşetmişlerdir.
Buna
rağmen Müslümanların yönetim nizamı, dış siyaset, iktisadi nizam, ceza hukuku,
medeni hukuk, eğitim politikası vb. tümüyle değerler dünyasının konusu olan hususlarda
çoğunluğa veya çoğulculuğa pirim vermeleri, insan ve hayat gerçeğine ve imanın
vakıasına aykırı düşen bir dalâlete işaret etmektedir.
Yukarda
denildiği gibi bir hükmü iman boyutuna taşıyan kesin delil ve vakıaya ve
fıtrata uygunluk idi. Kesin delil ya aklî olur ya da naklî olur. Aklen sabit
olan şey aksi ispat edilmedikçe doğru olarak itibar edilir ve uyulur. Naklî
delilden maksat, ayet ve hadis ifadeleridir. Ancak bunların kesinlik ifade
etmesi için hem sübutu hem de manaya delaleti kati olması zaruridir. Bunlardan
biri zannî ise o zaman kesin delil olma seviyesine erişmez. Zira zan ifade
etmiş olur. Nitekim bütün Kur’an ayetlerinin sabitliği katidir. Ancak farklı
anlaşılmaya elverişli ayetlerin tercih ettiğimiz her manası zan ifade edeceğinden
kesin delil mertebesine çıkmaz. Tercih ettiğimiz manası itibarıyla onu iman
boyutuna taşıyamayız. Tevatürle gelen hadis ifadelerinin sabitliği katidir.
Ancak ahad haberlerin sabitliği zannîdir. Yani milyonda bir de olsa ahad
haberlerin Resul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’e ait olmama ihtimali vardır. Bu nedenle inanç türünden şeyler ifade
eden ahad haberler mutlak değil mücerred manada tasdik edilir. İmanın vakıası
kesin delilden başkasına uygun olmadığından iman boyutuna erişmez.
Kaldı
ki amel noktasında ifade ettikleri her içerik ile amel edilir. Zira ahad
haberle amel etmek makbuldür. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında Sahabe ahad haberle amel
etmiştir.
Bugün
hadislere yaklaşım hususunda bir karışıklık olduğuna üzülerek şahit olmaktayız.
Bazı kesimlerin iyi niyetinden şüphe etmek mümkündür. Ancak ahad haberlerin
itikat boyutuna taşınması, iyi niyetli kesimlerin de zihnini karıştırmıştır. Hâlbuki
imanın vakıası gereği ahad haberlerin inanca dair ifadeleri itikat boyutuna
taşınmadan mücerred tastik ile yetinilse, mesele halledilmiş olacaktır. Ancak
amel noktasında hadislere karşı tavır almanın iyi niyet ile bir ilişkisi
olamaz. Zira Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in Kur’an’daki konumu bellidir. Hadislere, sadece Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ait olup
olmaması açısından bakılır. Haber tevatüren O’na ulaşıyor ise hem itikat hem de
amel açısından esastır. Ancak ahad haber ise yalnızca amel ifade eden kısmına
uyulur. İnanca dair ifadeleri iman boyutuna taşınmadan mücerred tasdik ile
yetinilir. Hadislere yaklaşım meselesinde vakıaya ve İslâm’ın ruhuna en uygun
çözümün bu olduğu kanısındayız. Hadislerin kaynak olması konusunda kasıtlı olmayan
muhtelif görüş sahiplerini ilzam edecek en kuvvetli yaklaşımın bu olduğunu düşünmekteyiz.
İşte
Şeyh Takiyuddin en Nebhani rahimehullah’ın
imanın vakıasını analiz etmekle, İslâm’a ve Ümmet’e ne
kadar büyük bir hizmette bulunduğu da ortaya çıkmış olmaktadır. Böylesi hayati
bir ihtilafın bertaraf edilmesinde İslâm’ın ruhuna en uygun yolu göstermiş
olması takdire şayandır.
İmanın
vakıasının analiz edilmesiyle, iman ve amel ilişkisi, kader, ecel, rızık,
tevekkül, mucize, keramet vb. meselelerde nasıl aklı ikna eden ve kalbe güven
veren çözümler elde edildiğini de gelecek yazımıza bırakıyoruz.
Biz
gerçek gündemimize, bir an önce kurulmasını arzu ettiğimiz Râşidî Hilâfet
Devleti’nin amentüsünü tahkim etmeye bakalım.
Umulur ki böylece sahte gündemlerle Ümmet’in zihnini ve mesaisini,
servetini ve hatta hayatını çalan halk ve Hak düşmanlarından tam intikam almış
oluruz.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış