Kişinin insan, hayat ve kâinat
hakkında ortaya koyduğu fikir ona bir kimlik kazandırır. Davranışları hal ve
hareketleri, yaşam tarzı ortaya koyduğu fikre uyumlu bir seyir izlediğinde de
bir şahsiyet sahibi olur. Bu haliyle o artık doğru yolu bulmuştur. Ulaştığı bu
doğru düşünceyi ve ondan fışkıran hayat nizamını diğer insanlara ulaştırması ve
neticede söz konusu düşüncenin egemen olduğu bir dünyanın kurulmasının
sağlanması da artık onun kuşandığı şahsiyetinin doğal bir sonucudur.
İşte Allah ve Rasulüne
iman etmiş her erkek ve kadının durumu budur. Erkek ve kadın her Müslüman fert
bir fikir, bir şahsiyet ve bir dava sahibidir.
Kaldı ki bu dünya; hak
ve bâtılın, nur ve zulmetin, aydınlık ve karanlığın mücadele sahasıdır. Bu
mücadele Kıyamet’e kadar kesintisiz sürüp gidecek bir mücadeledir. Böyle bir
mücadelenin farkında olmayan gafildir. Böyle bir mücadelenin olmadığını
savunanlar ise iblisin aldattığı şeytanın dostlarıdır. Kişi şuurlu olarak iman
ettiğinde kendini böylesi çetin bir mücadelenin içinde bulur. Öyle ki bu
mücadele kişinin takvası oranında şiddetli geçer. Bu bağlamda İslâm’a davet, marufu emretmek ve münkere engel olmak
tarzında her halükârda serapa devam eder.
Hayatı belirleyen siyasi
tasarruflar olduğundan, İslâm’a davetin en makbulü siyasi icraatlara yönelik
davettir. Zira siyasi icraatlar sair hayat alanlarını belirleyen icraatlardır.
Bu bağlamda İslâm’ın hâkim olduğu zamanlarda marufta yöneticiye yardımcı olmak
ve münker olan işlerde ise onu muhasebe etmek şeklinde kendini gösterir.
İslâm’ın egemen olmadığı
durumlarda ise İslâm’a davet; İslâm’ı nübüvvet metodu üzere egemen konuma
getirmek için meşru amellerle çalışmaya çağırmaktır. İslâmî bir yönetim kurarak
İslâm ile yönetecek bir veliyyü’l emri nasbetmeye davet etmektir. Daha yaygın
ifadesiyle hayatın bütün alanlarında İslâmî hükümlerle yöneten bir halifeyi
belirlemek için çağrıda bulunmaktır. Yani risalet metodu üzere yine yeniden Râşidî
Hilâfet’i ikameye davet etmektir.
İşte bugün küfür gemi
azıya almış, hüküm sürüp gitmektedir. Müslümanlar ehven-i şer peşinden koşarken
büyük küfür devletleri ve onların gayrimeşru çocuğu İsrail eş zamanlı olarak İslâm
âlemini kasıp kavuruyor. Buna engel olmanın şer’î ve dahi aklî tek bir yolu
vardır; o da İslâm’ı dünya siyasetinde belirleyici bir konuma getirmektir.
Her şeye rağmen, bugün
dünya Müslümanlarını nübüvvet metodu üzere, siyasi birliktelik olan Râşidî
Hilâfet Sancağı altında toplamaktan başka bir çıkar yol yoktur. İşte İslâm
davetçisinin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Ne var ki; onurlu, şerefli,
sahibini en üst seviyede Allah’ın rızasına mazhar kılan bu kutsal ilahi görev
maddi ve manevi risklerle doludur. Kurulu düzen sahipleri iblis ile işbirliği
halinde biri rızık endişesi diğeri ölüm korkusu olan iki konuyu olduğundan
farklı göstererek İslâm davetçisini tehdit edebilmektedirler. Hâlbuki Allah Celle Celâlehû mümin kulunu bu iki can
alıcı konuda düşmanın eline bırakmamıştır. Her İslâm davetçisinin bu iki
meseleyi tefekkürle vakıaya indirgeyerek kendinde mefhum haline getirmesi,
davetin amacına ulaşması ve sürekliliği için olmazsa olmazlardandır.
Nitekim öncelikle:
“Her nefis, ölümü tadacaktır.” (Ali İmran 185) diye buyrularak Allah’tan başka hiç
kimsenin baki kalmayacağı, ölümün doğal bir olgu olduğu vurgulanmıştır. Diğer
taraftan Allah Celle Celâlehû, mümine
müjde, kâfire de tehdit sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne
geçilebileceklerden değiliz.” (Vakıa 60) Bunun gibi ölüm anının Allah Celle
Celâlehû tarafından belirlenmiş olduğunu ve bu anın asla değişmeyeceği şu
ifadelerle bildirilmiştir:
“Allah, bir kimseyi eceli geldiği zaman asla
ertelemez. (Münafikun 11) Dahası hayattan önce ölümü yaratan
Allah Azîmü’ş Şan:
“Nerede
olursanız olun, sarp ve sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşır.” (Nisa 78) diye buyurarak ölümden kaçışın beyhudeliğini ortaya koymuştur.
Ecelin değişmeyeceğini Ashabına
ders veren Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’e kulak verelim! Sahabelerden RadiyAllahu
Anhum birinin günlük ihtiyaçlarını gidermekten aciz olan yaşlı bir anne ve
babası vardı. Kendini onların hizmetine adamış ve herkesin takdirini
kazanmıştı. Birgün bu Sahabe RadiyAllahu
Anh namaza gelmedi. Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem söz konusu Sahabe’yi sordu. O’nun vefat ettiğini kendisine
bildirdiler. Bunun üzerine Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in mübarek ağzından ecelin hakikatini beyan eden şu tarihi
sözler dökülüverdi:
“Eğer Allah bir kulunun
ecelini değiştirseydi yaşlı olan ebeveyninin hatırı için bu kardeşinizin
ecelini uzatırdı.”
Rızık meselesi de bundan
farklı değildir. Tıpkı ecel gibi Allah Celle
Celâlehû rızık konusunda da kulunu İslâm düşmanlarının eline bırakmamıştır.
Onu da kendine ait kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:
“Yeryüzünde
yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah’ın üzerinedir.” (Hud 6)
Başka bir ayeti kerimede
şöyle buyrulmaktadır:
“Allah; sizi yarattı, sonra size rızık
verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan
bunlardan herhangi birini yapacak var mı? O, şirk koştuklarından münezzeh ve
yücedir.” (Rum 40)
Diğer taraftan:
“Rabbin rızkı
dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.” (İsra 30) diye buyrularak
rızkın miktarını belirleyenin de Allah Celle Celâlehû olduğu kesin bir
şekilde vurgulanmaktadır.
Rızık endişesiyle mükellefiyetlerinden geri
durmanın veya harama tenezzül etmenin ne denli ahmakça bir davranış olduğu
ortadadır. Nitekim Hz. Ali’nin yaşadığı bir olay bunu güzel bir şekilde ortaya
koymaktadır. Şöyle ki; Hz. Ali bir gün atlı olduğu halde iki rekât namaz kılmak
üzere mescide yönelir. Vardığında oralarda bulunun birine namazı eda edene
kadar atına nezaret etmesini ister. Namazı eda edip geri döndüğünde atı teslim
ettiği kişinin atın başından yuları sıyırıp alıp götürmüş olduğunu görür. Başka
birine iki dinar vererek gidip pazardan kendisi için bir takım yular almasını
ister. Adam gider pazardan tanımadığı hırsızın elinden aynı yuları satın alıp
gelir. Hz. Ali yuların kendi yuları olduğunu gördüğünde şu ibret dolu sözleri
sarf eder:
“SubhanAllah! Ben de
namazdan sonra atıma nezaret ettiği için o adama tam iki dinar verecektim. Adam
önceden kendisine takdir edilen iki dinarı haram yoldan kazanma tercihinde bulunmuştur.
Harama tenezzül ederek rızkının miktarını değiştirememiştir.”
Bu demektir ki rızık ve
ecel endişesiyle İslâm’a davetten geri durmanın bir anlamı yoktur. Davetçiyi
rızık bağlamında mağdur etmekle veya ölümle tehdit eden kurulu düzen sahiplerinin
beyhude bir iddia peşinde oldukları açıktır.
Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ahir zamanda inananların kalbinde onları değersiz kılacak
olan vehnden söz etmektedir. Vehnin ne olduğu sorulduğunda ise “Vehn
dünyayı sevmek ve ölümü kerih görmektir” diye buyurmaktadır. Dikkat edilirse Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem meseleyi en veciz bir şekilde beyan
etmiştir.
Bütün bu gerçekler
ışığında çağımızın vebası olan bu vehni kalbimizin derinliklerinden söküp atarak
sömürgeci büyük küfür devletleri ve yerli uşaklarının uykularını kaçıran Râşidî Hilâfet Devleti’ni bir an önce
kurmak için bir fikrî mücadele olarak İslâm’a daveti yüklenmeliyiz. İslâm Ümmeti’ni
kendilerine hayat veren şeye en gür bir seda ile çağırmalıyız.
“Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği
zaman Allah’a ve Rasulüne icabet edin.” (Enfal 24)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış