“Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler
olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun;
bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu
Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Maide 8)
İnsanoğlunun varlık
sahasına çıktığı günden beri başlayan hak ve batıl mücadelesi din gününe kadar sürüp gidecek bir
mücadeledir. Bu mücadelede hakkın hep tek ve aynı kalmasına karşılık bâtıl
değişik suretlerde tezahür edip durmaktadır.
“Allah iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa
çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur; onları aydınlıktan çıkarıp
karanlıklara sokarlar.” (Bakara 257) diye
buyrulmuş olması bundandır.
Son iki asırdır Avrupa,
güya evrensel bir bilim dini icat, ihdas ve inşa etmek için uğraş vermektedir.
Bu çabasını Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ihdas ederek
sonuçlandırdı. Muharref Yahudilik ve Nasraniliğin bu saldırıya karşı koymaları
bir yana, böyle bir çabanın ortaya çıkmasına bizatihi zemin hazırlamışlardır.
Reformlardan sonra Avrupa’da din; kul ile yaratıcı arasında sübjektif bir
ilişkiye indirgendi. Buna göre; insanlığın bireysel, ailevi ve içtimai, siyasi
iktisadi ve sosyal hayata dair bil umum sorunları, Avrupa İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi esas alınarak, beşer iradesi ile çözüme kavuşacaktı.
Protestan akıl, insanı baştan çıkaracak kapitalist düzeni bir kez icat etmişti.
Pandoranın kutusu bir kez açılmış, şeytan şişeden çıkmıştı. Artık hiçbir kuvvet
iblisi tekrar şişeye sokamazdı.
Ancak bir sorun vardı, İslâm!
O günden bu yana Avrupa kendine yeni bir misyon belirledi; “İslâm’ı Batı standartlarına uygun bir din haline sokmak.” Böylece
fikrî, siyasi, ekonomik ve askerî yöntemler kullanarak var gücüyle İslâm’ı
Protestanlaştırıp kapitalizme ve onun siyasi hakimiyet tarzı olan demokrasiye
uyumlu bir hale getirmeye yoğunlaştı. Yedi düvelin işbirliğiyle Osmanlı Hilâfet
Devleti ortadan kaldırıldı. Müslüman ülkeler işgal edildi. Ardından
işbirlikçilerin eliyle Hilâfet ilga edildi. Her bir ülkenin başına cebren ve
hile ile İslâm dışı laik rejimler geçirilip kukla yöneticiler atanarak sömürgeleştirildi.
Siyasi, kültürel ve iktisadi emperyalizm ile sömürülmeleri sürekli hale
getirildi.
Lakin her şeye rağmen
ümmetin bağrından çıkan peygamber varisi mücahit âlimler, mürşidi kâmiller, mütefekkirler,
münevverler, rehberler, önderler boy gösterdi. Şeyh Saidler, Hasan el Bennalar,
Abdulkadir Udehler, Seyyid Kutublar (Allah
şehadetlerini mübarek kılsın) ortaya
çıkarak çağdaş küfür kavram ve fikirlerini teşhis edip içyüzlerini ümmete
gösterdiler. Bu suret değiştirmiş çağdaş şirk amentülerine, laikliğe,
cumhuriyete ve demokrasiye karşı ümmetin uyanık olmasını sağladılar. Bu
kahraman mücahit âlimler arasında daha fazlasını yapan başka bir âlim daha
vardı. Takiyyuddin en Nebhani Rahimehullah. İlga edilmesiyle İslâm ahkâmının
yürürlükten kalkmasına neden olan, yokluğuyla ümmeti başsız ve kalkansız
bırakan Hilâfet’in yeniden ikame edilmesi için örgütlü fikrî- siyasi bir yapı kurdu.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
Mekke’den başlayarak Medine’de İslâm Devleti’nin kurulmasıyla taçlanan
yürüyüşünü esas alarak, söz konusu siyasi örgütsel yapının önüne somut bir
metot koydu. Öyle ki; bu metot her türlü cebir ve şiddetten uzak fikrî bir
davet metoduydu. Filistin’den çakan bu kıvılcım, yarım asır zarfında deyim
yerindeyse sindire sindire ümmetin dikkatini üzerine çekti. Hizb-ut Tahrir
olarak şöhret kazanan bu siyasi partiyi bugün ümmet bağrına basmış, gönlünü ve
fikrini ona açmıştır. Bugün onun hedef gösterdiği Raşîdî Hilâfet’in ikame
edilmesi meselesini ümmet kendine ölüm kalım meselesi yapmıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti
üzere Râşidî Hilâfet ikame
etmeye bugün her zamankinden daha yakındır.
İşte bu nedenledir ki; İslâm’ı
tahrif etmeye azmetmiş ve bir daha hayata dönmemesi için fikrî, siyasi ve askerî
tüm tedbirleri almayı ihmal etmemiş ABD ve Avrupa’nın büyük küfür devletleri ve
onların yerli uşakları, İslâm’a ve onu bir bütün olarak taşıyan Müslüman’a kin
kusmaktadırlar. Ülkeleri işgal edilmiş Müslümanların, işgal kuvvetlerine karşı
gösterdikleri her türlü mukavemeti terörizm diye yaftalayarak üzerlerine ateş
yağdırmaktadırlar. Akideleriyle yönetilmek için kendi öz yurtlarında
başlattıkları her fikrî-siyasi hamleyi yerli uşaklarının elleriyle
engellemektedirler. Buna karşılık Batı patentli siyasi partileri dönemsel
olarak kendilerine panter olarak seçip onlarla siyasi, iktisadi, askerî ve
istihbarat içerikli iş tutmaya devam etmektedirler. Müslüman halklar, Hilâfet’in
ilga edilmesinden beri başlarına musallat edilen diktatörlerden kurtulmak için
çırpındıkları bu günlerde zalim despot uşaklarına arka çıkmaktadırlar.
“Onlardan intikam almalarının nedeni, o müminlerin, kudreti
her şeye üstün olan ve her türlü övgüye lâyık bulunan Allah'a iman etmelerinden
başka bir şey değildi.” (Buruc 8)
Geçek şu ki; bütün
bunlar anlaşılacak şeylerdir. Zira düşman düşmanlığını yapacaktır. Bunda şaşılacak
bir durum yoktur. Asıl şaşılacak şey Türkiye yargısının İslâm düşmanı büyük
sömürgeci güçlerin planları doğrultusunda bu coğrafyadaki halkların umudu olan
bir siyasi partiyi yasalara rağmen mahkûm etmesidir. Bu topraklarda binlerce
yıl hüküm sürmüş, Müslümanından tut gayrimüslimine kadar hiçbir etnik ayrım
yapmadan herkese rahmet olmuş, eşsiz bir medeniyet kurmuş bir akidenin tekrar
hayata dönmesi için örgütlü fikrî-siyasi çalışmanın yürütülmesi derdi, adalet kurumunu
neden rahatsız etsin. Türküyle, Kürdüyle ve Arabıyla bu coğrafyada yaşayan
onlarca çeşit halkları asırlarca güvene ve huzura kavuşturan evrensel ilahi bir
düşüncenin siyasi faaliyetler icra etmek üzere örgütlenip asırlarca yönettiği
halkları yeniden yönetmeye talip olmasından daha doğal ne olabilir. Açıktır ki,
kayda değer bir düşüncenin örgütlü bir çalışma içine girmeden toplumu yönetmeye
talip olması abesle iştigaldir. Kaldı ki; Hizb-ut Tahrir gibi temel akidesi,
ilkeleri, amacı, hedefi, metodu açıkça deklere edilmiş bir siyasi partinin
nesinden korkulur? Anlamak gerçekten çok güç! Zira cebir ve şiddeti reddeden,
fikrî ve siyasi icraatları kendine çalışma alanı olarak belirleyen Hizb-ut
Tahrir gibi bir siyasi parti, bu toplum için olsa olsa bir rahmet ve umut
kaynağı olabilir. Hele siyasetin yozlaştığı ve sıradanlaştığı, seviye
kaybettiği ve iktidar ve muhalefetin hemen hemen aynı şeyleri tekrarlayıp durdukları
bir zamanda böyle bir siyasi partiyle ancak kıvanç duyulur. Nitekim bu
coğrafyanın halkları huzura ve güvene kavuşturma konusunda iddialı olan, çok
güçlü kuşatıcı İslâmî siyasi fikirler ve çözümler gösterebilmiştir. Dahası
Kitap ve Sünnet’ten süzüp çıkardığı bir anayasa taslağı ortaya koymuştur. Bin
üç yüz yıl boyunca bu coğrafyayı çekip çevirmiş olan Hilâfet nizamını Müslüman
halklara hatırlatarak özgüvenlerini pekiştirmiştir. Bu coğrafyanın kadim halklarına
geçmişteki birlikteliklerini, izzetli ve şerefli günlerini hatırlatan Râşidî Hilâfet’i,
düşünsel ve siyasi faaliyetlerle yeniden kurmayı hedef göstermiştir.
Kaldı ki; dünyanın içine
girdiği bu baş döndürücü hızdaki değişim süreci ABD ve Avrupa’nın ezberini
bozmuştur. Tam bir asırdır siyasi, askerî ve iktisadi olarak egemen oldukları İslâm
dünyası artık bildikleri o eski dünya değildir. İşte İslâm coğrafyası ortada...
ABD ve Avrupa eskisi gibi kolayca kontrol altında tutabiliyor mu? Hayır! Çünkü İslâmî
uyanış başlamış ve sürüyor. Her taraf kan ve gözyaşı… Olsun! Bu halin küfür
hükümleri ile yönetilip dünya izzetinden ve ahret nimetinden mahrum olmaktan
daha kötü olduğunu kim söyleyebilir? Suriyeli bir Kürt kardeşimizin bana dediği
şu ifadeyi unutamıyorum: “Evet vallahi
zor bir durumla karşı karşıyayız. Ancak her şeye rağmen durumumuz Beşşar
Esed’in zulmü altında yaşamaktan daha iyidir.” Gerçek şu ki; bir bütün
olarak İslâm ümmeti çığlık çığlığa adeta şunu haykırmaktadır: “Ölmekse
ölelim yaşamaksa yaşayalım İslâmca!”
Görünen o ki; bu
çalkantılı günler bir hayra gebedir. O hayır da özelde İslâm ümmetini genelde bütün
insanlığı huzura ve güvene ulaştıracak olan Râşidî Hilâfet olacak gibi
görünmektedir.
Bütün bunları göz önüne
aldığımızda doğru olan medeni dünya gibi Hizb-ut Tahrir’i fikrî ve siyasi
faaliyetleriyle baş başa bırakmaktır. Bırakın kendi fikir ve çözümlerini mevcut
siyasi partiler gibi halka arz etsinler. Kim bilir belki halk onları bağrına
basar da onlar İslâm dünyasını sahili selamete çıkarırlar.
Yıllardır etnik bir
hareket olarak silahlı mücadele yürüten bir örgüt, iktidar ve muhalefet ve
sayılı devlet erkânı tarafından, silah bırakarak dağdan inip ovada siyaset
yapmaya davet edildiği şu ortamda, yasalara rağmen Hizb-ut Tahrir’in mahkûm
edilmesi ve terör örgütü muamelesine maruz kalması tarihin affedeceği bir cürüm
değildir. Darbe teşebbüsü sanıklarının azad edilmesine karşılık düşünsel ve
siyasal faaliyetlerle halkı kazanmaya yönelmiş bir partinin mensuplarına eli
silahlı katil muamelesi yapmak adaletin kaldıracağı bir durum değildir. Siyasi
mülahazalarla verilen ve adalet duygusunun sarsılmasına neden olan bu nevi
düşmanımsı yargı kararları, mevcut rejimin bir asır sonra bile hala halkta
makes/karşılık bulamadığını göstermekten başka bir işe yaramayacağını kabul
etmek gerekir.
Özellikle bir hareketin
terör örgütü sayılması için cebir ve şiddete başvurmuş olma şartının getirilmiş
olmasına rağmen, göz göre göre Hizb-ut Tahrir mensuplarına verilen bu cezaların
İslâm düşmanlığı olarak algılanma ihtimali göz ardı edilemez. Söz konusu
cezaların korkutma, yıldırma ve yaygınlaşmasına engel olma maksadıyla dış
güçlerin direktifleri doğrultusunda verildiğine dair bir kanaatin pekişmesi
işten bile değildir.
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından
habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne
erteliyor.” (İbrahim 42)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış