Her şeyden önce kâinatı,
hayatı ve insanı yaratan Allah Celle
Celâlehû’dur.
İslâm’ı gereğince kavramak; insan, hayat ve kâinatı doğru algılamakla
mümkündür. Zira İslâm hükümdür. İnsan, hayat ve kâinat ise hükmün menatıdır.
İnsan tabiatıyla sosyal
bir varlık, hayat doğası gereği sosyal
bir olgudur. İnsana ve hayata dair her ne kıymet varsa hepsinin doğup geliştiği
düzlem içtimai hayattır. Aydınlık ve karanlık, bilgi ve cehalet, adalet ve
zulüm, özveri ve kıskançlık, ıslah ve fesat, fetih ve işgal, hilafet ve
cumhuriyet, cihad ve şiddet v.s. somut
ve soyut değerler dünyasına ait ne kadar iyi ve kötü varsa, insanlar arası
ilişkiler yumağından ibaret olan sosyal hayat dahilinde gün yüzüne çıkar.
Bu bağlamda içtimai
hayatın bir takım değer yargıları manzumesinin gölgesinde yürümesi zaruridir.
Aksi halde hayata anarşi ve kaos hâkim olur. İnsanlık tarihi boyunca bu gerçeğe
karşı kayda değer bir itiraz yükselmemiştir. Fakat sıra bu değer yargılarını
belirlemeye gelince iki ana yol kendini göstermiştir. Değer yargılarının
Yaratıcı tarafından belirlendiği birinci yol. Değer yargılarının akıl
tarafından belirlendiği ikinci yol.
İşte İslâm birinci yolu
temsil etmektedir. Sair sistemler de ikinci yola dahildirler. Bunların birden
fazla ve kendi içinde çelişkili bir durum arz etmesi, başka delile ihtiyaç
bırakmayacak şekilde tek başına bâtıl bir yol olduğunu ispat etmeye
yetmektedir.
İşte bu yüzden İslâmsız
bu dünya insanlığa dar gelir. Bu dünya İslâmsız yapamaz. Çünkü İslâm hayattır. İslâm
âbı hayattır. İslâm hakka teslimiyettir. İslâm hakkı teslim etmektir. Hak,
hukuk, adalettir. İslâm nurdur, rahmettir. İslâm hüviyettir, kimliktir. İslâm
özveridir, paylaşmaktır.
İslâm akidedir,
amentüdür, ameldir, aksiyondur, güçtür, kuvvettir. İslâm “hakkı” sevmek bâtıla öfke duymaktır. İslâm
marufu emretmek, münkeri men etmektir. İslâm siyaset, ekonomi, kültür, medeniyettir.
İslâm Allah’ın boyasıyla boyanmaktır. İslâm güzel ahlaktır. İslâm hayatı yaşama
sanatıdır.
İslâm’a rağmen hayat
olmaz. İslâm’a rağmen nizam ve düzen olmaz. Adına rejim, sistem ve düzen de
dense de o anarşidir, zulümdür, cahiliyedir.
İşte, dünyanın hali
ortada… Batı’nın değerleri bugün her zamankinden daha fazla dünyaya egemen
değil mi? Haydi, dünyayı sahili selamete çıkarsın görelim. Haydi, açlığı,
sefaleti, cehaleti, sömürüyü, işgali ve sürgünü bitirsin. Kan ve gözyaşına son
versin. İnsanı, organik, fıtrî ve içgüdüsel ihtiyaçları bağlamında sahih bir
tarzda doyuma ulaştırsın. İnsanın Rabbiyle, kendisiyle, hemcinsleriyle ve
eşyayla olan ilişkilerini düzene koyarak ona huzur bahşetsin.
Fakat nerede? İnsanlık
böyle bir tablodan ne kadar da uzakta? İsyankâr aklın icat ettiği sömürü düzeni
kapitalizmin ve buna bir tepki olarak doğan sosyalizmin dünyayı getirdiği hale
bir bakar mısınız? Düşünce niteliğine sahip olmayan vatancı ve ırkçı duyguların,
bu gayri insani iki laik sistemle birleşerek dünyayı getirdiği hale bir bakın!
Her taraf sömürü, işgal, sürgün, saldırı, şiddet, kan ve gözyaşı!
“Kendilerine; yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, denildiğinde,
biz ancak ıslah edicileriz, derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta
kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara 11-12)
Ne Afrika, ne Asya, ne
Amerika ve ne de Avrupa huzura ermiş. Ne Luanda, ne Addis Ababa, ne Hartum, ne
Trablus, ne Kahire, ne Riyad, ne Şam, ne Bağdat, ne İslâmabad, ne Kâbil, ne Ankara, ne Moskova, ne Kiev, ne
Pekin, ne Londra, ne Paris, ne Berlin,
ne Lüksemburg, ne Kopenhag ve ne de Washington huzura ermiş değildir. Ne
sömüren mutlu ve ne de sömürülen! Ne işgal eden mutlu ve ne de ülkesinden
sürülen! Ne öldüren katil mutlu ve ne de öldürülen! Ne aç bırakan mutlu ve ne
de açlığa mahkûm edilen! Sanılmasın ki sömüren, işgal eden, masumların kanına
giren, insanlığı aç, sefil ve yurtsuz bırakanlar suçsuzdur. Hayır onlar
suçludur, bunun hesabı sorulmalıdır ve sorulacaktır.
Lakin saadete ermek,
insanca yaşamak, insanların hayatla ilgili işlerini doğru bir nizamla düzene
sokmak, onların organik, fıtrî ve içgüdüsel ihtiyaçlarını sahih bir nizamla
deruhte etmek, insanlığa bir asrısaadet iklimini bahşetmek başka bir şeydir.
Elindeki tek ölçü fayda olan beşer aklının ihdas ettiği sistemler, rejim ve
düzenlerin bunu başaramayacakları ortaya çıkmıştır.
Bu hitap, kâfir de olsa
hakikat peşinde koşan sadakatli insanlaradır. Ancak işi zaten fesat çıkarmak
olan büyük küfür güçlerine seslenmenin yolu başkadır. Unutulmamalıdır ki
tarihin her döneminde ıslah edicilerin kararlılık ve cesareti ifsat
edicilerinkinden kat be kat daha fazla olmuştur.
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de
Tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostları ile savaşın! Şüphesiz ki
şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 76)
Evet gerçekte İslâm dışı
hiçbir nizam insana insanca bir hayat sunamaz. Bu açıdan bu dünya İslâmsız
yapamaz. Ancak en az bunun kadar yakıcı bir gerçek daha vardır ki, o da şudur:
İnananlar bu dünyayı kâfirlere bırakacak değildirler. Zira bu dünya kapitalistlere,
sosyalistlere, laiklere, demokratlara, cumhuriyetçilere, siyonistlere, hindulara,
budistlere, yahudilere ve hıristiyanlara ve sair küffara bırakılmayacak, terk
edilmeyecek kadar önemlidir. Bu dünya Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan mümin
kulunun zimmetindedir. Zira bu dünya ahret yurdunun tarlasıdır. Bu tarlaya ve
şu ekine iyi göz kulak olunmadığı zaman göklerin ve yerin Rabbi öfkelenir.
Yalnızca onu İslâm dışı nizamlarla ifsat eden inkârcıya değil, ona engel
olmayan mümine de gazaplanır.
Bugün Müslüman,
insanlığı İslâm ile aydınlık günlere çıkarmaya, her zamankinden daha fazla kararlı.
Tıpkı Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
Sahabeleri misali, gözünü kırpmadan bu uğurda kendini feda etmektedirler.
Tarihin şerefle taşıdığı o tablolar, bugün yeniden bir bir yaşanmakta. Yasirler,
Ammarlar, Sümeyyeler, Bilaller, Habbab bin Eretler… Bugün yeni inmişçesine kendini
İslâm uğrunda kurban etmektedirler. Uhdut ashabı misali, kendini ateş
hendeklerine vuruyorlar. Aliler Hayberleri fethe yönelmişler. Mus’ab bin
Ümeyrler ellerinde haritalar, planlar, projeler, İslâm Hilâfet Devleti’nin
stratejik konumunu belirliyorlar. Siyonistlerle birlikte Haçlıları tez
zamanda, İslâm Ülkesinden tard etmenin
hesabını yapıyorlar. Amerika’yı, Fransa’yı, İngiliz’i, Rus’u, Çin’i tarihteki
zelil konumuna geriletecek şafağı müjdelemektedirler. Ebu Bekirler Beni Saide
sakifesinde nutuk verirken Ömer bin Hattablar O’na biat etmektedirler. Halit
bin Velidler, İkrimeler, Amr bin el-Aslar, “Zalimler için hayye alal cihad”
naralarını atarken, Muaz bin Cebeller İslâm vilayetlerine vali tayin
olunuyorlar. Evet bakın işte Müslümanlar topyekûn ayakta ve dünyayı kâfire ve
zalime dar etmeye azmetmişlerdir. İslâm ülkesini sömürgecilere mezar etmeye ant
içmişler, İslâm coğrafyasını İslâm dışı rejimlerden temizlemek üzere
sözleşmişlerdir. Müslümanları ve onlarla birlikte İslâm’ın egemenliği altında
yaşamak isteyenleri Rasulullah’ın sancağı altında gölgelendirmeye kastetmişler,
Kevser havuzunun başında Rasulullah ile buluşmak üzere antlaşmışlardır.
“Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük
Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O'nu
tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış