İnsan gibi aciz ve muhtaç
bir varlığın ürettiği beşerî sistemlerin insanlığı mutlu etmediği, insanı ve
toplumu kalkındırmaya yetmediği aşikârdır. Bu sebepledir ki şu an dünya üzerinde
uygulanan bu sistemler, toplumun sorun ve ihtiyaçlarını kapsayıcı bir şekilde
ele alamamış, yetersiz kalmıştır. Günümüz dünyasına yön veren ülkelerin birçoğu
ekonomik anlamda gelişme kaydederken, diğer taraftan ahlaki bir çöküş
yaşamaktadır. Bunun yanı sıra ahlaki anlamda daha iyi seviyede olduğunu
söyleyebileceğimiz toplumların da ekonomik anlamda kötü durumda olduklarına
şahit olmaktayız. Hâlbuki bir toplum için ahlaki gelişmişlik ne kadar önemli
ise ekonomik kalkınma da o derece önemlidir. Toplumdaki bireylerin, temel
ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olması, bu bireyleri bir müddet sonra
ahlaki olmayan davranışlara (hırsızlık gibi...) yönlendirebilir. Ne yazık ki birçok
ahlaksızlık vakıasını birebir yaşadığımız bir çağdayız. Bu yüzden toplumu bütün
yönleriyle kalkındıracak, en üst düzeyde ahlaki gelişmişliği hedef edinirken
aynı zamanda ekonomik kalkınmayı da gerçekleştirecek, bilimsel ve teknolojik
gelişmeler açısından çağın gerisinde kalmayacak hatta çağın ötesine geçebilecek
yeni bir düzene olan ihtiyacı iliklerimize kadar hissetmekteyiz.
Nihayetinde mevcut
sistemlerin, sürekli değiştirilen kanunlarının bu temennimizi
gerçekleştiremeyeceğine kanaat etmiş durumdayız. Artık tüm beklentimiz Allah’ın
yardımına ve gayretle çalışan Müslümanlara yönelmiş durumdadır. Kıyametten önce
gerçekleşeceğine dair şüphe duymadığımız İslâm'ın asırlarca dünyaya hâkim olmuş
adaletinin tekrar yeryüzüne hâkim olmasını canı gönülden arzulamaktayız. Aynı
zamanda bu temennimizin gerçekleşmesi için her zamankinden daha çok çalışmak
gerektiğinin de farkındayız.
Toplumsal sorunlar
insanlığın başlangıcından bu yana hep var olmuştur. Çünkü insan yalnız başına
değil toplulukla yaşamaya meyilli bir fıtratta yaratılmıştır. Bireylerin
meydana getirdiği toplumsal yapıları oluşturan unsurlardan biri olan kadın ve
erkek meselesi de toplumların esas problemlerinden birini teşkil eder. Aslında
toplumların kadın ve erkeğe bakış açısı, toplum yapısını da şekillendiren
önemli bir unsur olmuştur. Zaman içerisinde Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın
yaratılışına dair farklı yorumlar geliştirilmiş, yanlış bakış açıları ortaya çıkmıştır.
Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını belirten hadise
dayanarak, yaratılış itibarıyla erkeğin kadından üstün olduğuna inanıp, kadını
her meselede geri planda bırakan bir algı oluştuğu gibi, Hz. Havva’nın
cennetteki yasak meyveden yemesi için Hz. Âdem'i yönlendirdiğine inanan ve
kadını bu inanç sebebiyle “günahkâr, şeytan” olarak niteleyen toplumlar da
ortaya çıkmıştır. Toplumların bu temel bakış açısının kadın erkek ilişkisine
yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Tahrif edilmiş Hristiyanlığın hâkim olduğu Orta
Çağ Avrupası’nda, şeytan diyerek yakılan kadınların olduğunu, tarihî bilgiler
bize sunmaktadır.
SSCB'nin uyguladığı
ya da uygulamaya çalıştığı sosyalist ideoloji eksenindeki batıl nizamda ise
kadın ve erkek eşit(!) görülmüş ve bunun neticesinde kadınlar güçlerinin
üzerinde ve çok ağır işlerde çalıştırılmıştır. İnsan fıtratına aykırı olan bu
bakış açısı ise ne aile kavramını ne de kadında var olan annelik, şefkat,
merhamet gibi güzel özellikleri bırakmıştır. Nihayetinde ise yaratılışa aykırı
bu sistem, çok kısa bir süre içerisinde tarih sahnesinden silinmiştir.
Tarihin daha eski
sahnelerine gittiğimizde de kadın ve erkek algısının toplumun zihin ve fiziksel
yapısını nasıl etkilediğini görebiliyoruz. Tarihler Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in nübüvvet ile müjdelenmesinden hemen öncesini, cahiliye
dönemini gösterdiğinde zihnimizde çağrışım yapan en bariz örnek kız
çocuklarının diri diri gömülmesi olayıdır. Bu olay insan fıtratına o kadar
aykırı bir davranıştır ki çok yaygın bir gelenek olmasa da zihnimize
kazınmıştır. Mekkeliler, erkek çocuğuna karşı övünme, gurur duyma gibi birtakım
duygular hissederlerken kız çocuğuna ise birtakım sebeplerden ötürü utanç
duygusuyla bakmışlardır. Bu yüzden kız çocuklarını diri diri toprağa gömme
şeklinde gelişen iğrenç bir uygulamayı âdet hâline getirmişlerdir. Ancak
Mekke'nin bütününe bu âdetin yayıldığını söyleyemeyiz. Örneğin Mekke'de ki
meşhur kabilelerden Temim Kabilesi'nde bu davranış daha sık görülürken,
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de mensubu olduğu Kureyş
Kabilesi'nde ise çok az rastlanılan bir eylem olmuştur.
Aslında
detaylarıyla birlikte cahiliyedeki bu örneğe ve diğerlerine baktığımızda
kadınlara ve kız çocuklarına herhangi bir değer atfedilmediğini görmekteyiz. Güçlülük
esasına dayanan Mekke'nin bu sosyolojik vakıası, güçlü olan kadınlar dışında,
kadının hak ve hukuktan mahrum olduğunu bizlere göstermektedir. Kız çocukları
kendilerine danışılmadan evlendirilmişler ve bu evliliğin karşılığında babaya
bir miktar para ödenmiştir. Başka bir örnek olarak da bir kadının kocası vefat
ettiğinde kocasının ailesi tarafından kendisine danışılmadan herhangi biriyle
evlendirilmesini verebiliriz. Daha da olumsuz bir örnek verecek olursak bir
erkeğin karısı vefat ettiğinde genellikle kendisine taziyede bulunulmadığı
kaynaklarda zikredilmektedir. Aslında bu son örnek kadının cahiliye
toplumundaki konumunu net bir ifade ile anlatmaktadır. Bugün kapitalist sistem
nasıl kadını bir köle ya da bir eşya gibi kullanmaktaysa cahiliyede de buna çok
benzer bir düşünce mevcuttur. Allahu Teâlâ ayet-i kerimede bu bakış açısını
kınamıştır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ
لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا
بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ
وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ
تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً
“Ey iman edenler!
Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz. Apaçık bir edepsizlik
yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve
boşanma konusunda- engel çıkarmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan
hoşlanmazsanız, Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de
hoşlanmamış olabilirsiniz.”[1]
Günümüzde de
maalesef cahiliyedekine benzer bir zihniyet ile karşılaşmaktayız. Hâlbuki
Allah'ın Rasulü, kız çocuğunun utanç vesilesi olarak görüldüğü bir toplumda
kızı kendisine geldiğinde onu karşılamak için ayağa kalkan bir baba figürü
olarak örneklik teşkil etmiştir. Eşlerini sadece erkek çocuk doğururlarsa
aileden bir birey kabul eden erkeklere karşı, eşlerine güzellikle muamele eden
ve aynı şekilde muamele etmeyi müminlere emreden bir peygamber olmuştur.
Sayılarını çoğaltabileceğimiz bu muhteşem örnekliklere rağmen Müslümanlar, İslâm
dışı anlayışlara ve alışkanlıklara geri dönmekteler. Asırlarca İslâm’ı referans
alarak hakimiyet kurmuş bir devletin yerine kurulan yeni bir rejim ile beraber
algıları değiştiren, bakış açılarını İslâm çerçevesinden uzaklaştıran birtakım
politikalar uygulanmıştır. İslâm'ın esas unsur olduğunun bilincinde olan ve İslâmi
anlayıştan kopmak istemeyen Müslümanlar bu duruma itiraz etmiş, direniş
göstermişlerdir. Fakat zaman Müslümanların aleyhine işlemiş ve neticede de okul
öncesi eğitim seviyesinde bir öğrenim olan kelime-i şehadeti bile doğru düzgün
telaffuz edemeyen bir nesil türemiştir. Bu neslin kaybettiği en büyük
değerlerden biri de şüphesiz aile kavramı olmuştur.
Söz konusu nesil
olarak bizler, teknolojinin özellikle eğitim-öğretim hayatında son derece
faydalı imkânlar sunduğunun ve bilgiye kısa zamanda ulaşmanın ne büyük bir imkân
olduğunun farkında olmakla beraber, teknolojiyi olması gerekenin dışında
kullanmaktan da geri durmuyoruz. Çağımızın psikolojik bir hastalığı olarak “sosyal
medya bağımlılığı” tanısıyla karşı karşıyayız. Yapılan araştırmalar son
yıllarda artan boşanmaların en önemli sebeplerinden biri olarak sosyal medyanın
kontrolsüz kullanımını ön plana çıkarmaktadır. Aynı araştırmada hem erkek hem
kadın açısından dile getirilen, eşlerin sosyal medya bağımlılığı ve bu sebeple
aile hayatında anne ve baba olmaktan kaynaklanan sorumlulukların yerine
getirilmemesi en çok şikâyet edilen mevzu olmuştur. Nice âlimler anne ve
babalarının dizleri dibinde eğitim alarak yetişmişlerken, neslimizin gittikçe
kötüleşen ahlaki durumunun sebeplerini bu araştırma ile daha iyi tefekkür
edebileceğimiz kanaatindeyiz.
Bu sebeple, cumhuriyetin
kurulması ile beraber İslâm ümmeti olarak söz konusu değişikliklerden en büyük
payı belki de aile hayatlarımız ile almış bulunmaktayız. Aile kavramı, söz
konusu rejimin ve kanunlarının yerle bir ettiği en önemli kavramlardan biri
olmuştur. Sosyolojideki ifadesi ile aile, toplumu şekillendiren en temel
unsurdur. Aileyi oluşturan kadın ve erkeğe mevcut sistemin bakışı, kadının
erkeğe, erkeğin de kadına dair oluşturduğu algı, aile kavramının içini
boşaltmış, aile yapısını temelinden sarsmıştır.
Mevcut sistemler,
kadına da erkeğe de olması gerekenden farklı roller sunmuştur. Cumhuriyetin
kurulması ile berber, 1963 yılına kadar nüfus artış hızını yükseltmeye yönelik
politikalar uygulanmış, 1963’ten sonra da nüfus artış hızını azaltmaya yönelik
farklı politikalar geliştirilmiştir. Özellikle bu dönemde, kadının çalışma
hayatına atılması için teşviklerde bulunulmuştur. Hâlbuki genç nüfus dinamizmi,
dinamizm ise üretmeyi beraberinde getirmektedir. Bu politika belli bir müddet
sonra olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Gittikçe artan orta yaş, çalışma hayatında
yer alan kadın sayısının her geçen gün artması, ülke nüfusunun dinamizmini
kaybetmesine yol açmıştır. Şimdilerde ise nüfusu arttırmaya yönelik
girişimlerle karşılaşmaktayız. Elbette ki bir kadın çalışabilir, kariyer
yapabilir. Ancak sistem bunları medeniyet, anne olmayı da eziyet olarak yansıtmaktadır.
Aslında tam olarak
ifade etmek istediğimiz husus şudur: Sınırlı olan insan aklının oluşturmaya
çalıştığı bu aciz sistemler, net, kapsamlı, evrensel bakış açıları ortaya
koyacak kapasitede değildir. Ürettikleri politikalar, aldıkları kararlar, birbirleriyle
çelişecek şekilde değişebilmektedir. Kadınların mahremlerini teşhir etmelerini
medeniyet ya da cesaret olarak yansıtan, gayrimeşru ilişkilere diziler, filmler
yoluyla özendiren, genç neslin git gide azalan ahlaki duyguları ve toplumsal
bir vakıa olarak yaşadığımız gayrimeşru ilişkilerde yaşanan artış karşısında
aciz kalan işte bu sistemdir. Bununla birlikte yine aynı sistem, Allah'ın
kadına verdiği birtakım özellikleri sonuna kadar kullanmakta çekinmemiş; her
reklamda, her filmde kadının bu özelliklerini kullanarak sisteme âdeta köle hâline
getirmiştir. Çünkü kapitalizm için önemli olan tek şey menfaat ya da diğer bir
ifadeyle paradır. Para kapitalizmin putu olmuştur âdeta. Bu yüzden erkekler
için hazırlanan, onlara pazarlanması düşünülen bir ürünün reklamında bile,
kadın figürünün mutlaka yer aldığını görebiliriz. Çünkü kadının kadınsı özelliklerinin
kullanılması pazarlanan ürünün daha cazip hâle gelmesine sebep olmaktadır.
Elbette üzerimize
tatbik edilen bu sistemler insanlık için ciddi sıkıntılar barındıran,
çelişkilerle dolu, fıtrata aykırı sistemlerdir. Mevcut sistem Müslüman
erkekleri ve Müslüman kadınları İslâm'dan uzaklaştırmak için elinden geleni
yapmıştır. Nihayetinde de başarılı olmuş, Müslümanlarda olması gereken takva,
edep, hayâ gibi ahlaki özellikleri yok etmiş ve aile hayatlarını paramparça
etmiştir. Bu konuda aksini söyleyecek durumda değiliz. Ancak ne oldu da mevcut
sistemler bu kadar “başarılı” oldular? Biz Müslümanların bu noktada hiçbir
sorumluluğu yok mu?
Bakış açımızı, zihinlerimizi,
amellerimizi İslâm'dan uzaklaştırmak ve Allah'ın haram kıldığı birtakım
davranışları meşrulaştırmak için sistemin milyonlar harcayarak oluşturdukları
dizileri, filmleri izleyenler biz değil miyiz? Allah'ın haram kıldığı kötü
alışkanlıkları masumlaştıran, özendiren; öldürmeyi, yıkıp yakmayı tek çözüm
yoluymuş gibi gösteren mafyatik dizileri, evlatları ile beraber izleyenler
Müslüman babalar değil mi? Bin bir entrikanın döndüğü, aldatmanın “aşk” adı
altında masumlaştırıldığı, yalan söylemenin gayet doğal bir eylemmiş gibi
yansıtıldığı pembe dizileri kızlarıyla beraber izleyenler Müslüman anneler
değil mi? Sanal âleme kapılan, anne baba olmanın getirdiği ağır sorumlulukları
unutanların içinde Müslümanlar yok mu? Daha farklı bir örnek verelim, kadını gözleri
bile görünmeyecek şekilde kapatan, sosyal hayattan tamamen soyutlayan hatta
kadın hemşireleri, öğretmenleri bir dönem işlerinden çıkarıp evlerine hapseden
örgütsel yapıları Müslümanlar oluşturmadı mı?
Gerçek şu ki İslâm ümmeti
olarak bizler de bu sistemin planlı olarak yaptığı birtakım faaliyetlerine
adapte olduk. Hatta yardımcı olduk! Evet, İslâm dinine temelden muhalif olan
kapitalizm, Müslümanların Kur'an ve Sünnet ile bağını koparmak, yaşam
tarzlarını sekülerleştirmek için çok çabaladı ve hâlâ da çabalamaktadır. Ancak
şu açıktır ki sistem ne kadar çabalıyorsa bizim de en az o kadar hatta daha
fazla gayret göstermemiz gerekir. Allah, vaadi olan yardımını gönderip, İslâm'ı
tatbik edecek bir düzene kavuşuncaya kadar Müslümanların işi çok zordur elbette.
Ancak en azından kendimizi ve evlatlarımızı sistemin tuzaklarından korumak
durumundayız. Allah'ın emrinde olduğu gibi:
فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ
فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ
اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا
يَعْلَمُونَۗ
“O hâlde sen hanif
olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona
yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur fakat
insanların çoğu bilmezler.”[2]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış