İSLÂMİ ŞAHSİYETE KARŞI KURULAN SEKÜLER TUZAKLAR

Halime Aydın

İnsan gibi aciz ve muhtaç bir varlığın ürettiği beşerî sistemlerin insanlığı mutlu etmediği, insanı ve toplumu kalkındırmaya yetmediği aşikârdır. Bu sebepledir ki şu an dünya üzerinde uygulanan bu sistemler, toplumun sorun ve ihtiyaçlarını kapsayıcı bir şekilde ele alamamış, yetersiz kalmıştır. Günümüz dünyasına yön veren ülkelerin birçoğu ekonomik anlamda gelişme kaydederken, diğer taraftan ahlaki bir çöküş yaşamaktadır. Bunun yanı sıra ahlaki anlamda daha iyi seviyede olduğunu söyleyebileceğimiz toplumların da ekonomik anlamda kötü durumda olduklarına şahit olmaktayız. Hâlbuki bir toplum için ahlaki gelişmişlik ne kadar önemli ise ekonomik kalkınma da o derece önemlidir. Toplumdaki bireylerin, temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olması, bu bireyleri bir müddet sonra ahlaki olmayan davranışlara (hırsızlık gibi...) yönlendirebilir. Ne yazık ki birçok ahlaksızlık vakıasını birebir yaşadığımız bir çağdayız. Bu yüzden toplumu bütün yönleriyle kalkındıracak, en üst düzeyde ahlaki gelişmişliği hedef edinirken aynı zamanda ekonomik kalkınmayı da gerçekleştirecek, bilimsel ve teknolojik gelişmeler açısından çağın gerisinde kalmayacak hatta çağın ötesine geçebilecek yeni bir düzene olan ihtiyacı iliklerimize kadar hissetmekteyiz.

Nihayetinde mevcut sistemlerin, sürekli değiştirilen kanunlarının bu temennimizi gerçekleştiremeyeceğine kanaat etmiş durumdayız. Artık tüm beklentimiz Allah’ın yardımına ve gayretle çalışan Müslümanlara yönelmiş durumdadır. Kıyametten önce gerçekleşeceğine dair şüphe duymadığımız İslâm'ın asırlarca dünyaya hâkim olmuş adaletinin tekrar yeryüzüne hâkim olmasını canı gönülden arzulamaktayız. Aynı zamanda bu temennimizin gerçekleşmesi için her zamankinden daha çok çalışmak gerektiğinin de farkındayız.

Toplumsal sorunlar insanlığın başlangıcından bu yana hep var olmuştur. Çünkü insan yalnız başına değil toplulukla yaşamaya meyilli bir fıtratta yaratılmıştır. Bireylerin meydana getirdiği toplumsal yapıları oluşturan unsurlardan biri olan kadın ve erkek meselesi de toplumların esas problemlerinden birini teşkil eder. Aslında toplumların kadın ve erkeğe bakış açısı, toplum yapısını da şekillendiren önemli bir unsur olmuştur. Zaman içerisinde Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaratılışına dair farklı yorumlar geliştirilmiş, yanlış bakış açıları ortaya çıkmıştır. Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını belirten hadise dayanarak, yaratılış itibarıyla erkeğin kadından üstün olduğuna inanıp, kadını her meselede geri planda bırakan bir algı oluştuğu gibi, Hz. Havva’nın cennetteki yasak meyveden yemesi için Hz. Âdem'i yönlendirdiğine inanan ve kadını bu inanç sebebiyle “günahkâr, şeytan” olarak niteleyen toplumlar da ortaya çıkmıştır. Toplumların bu temel bakış açısının kadın erkek ilişkisine yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Tahrif edilmiş Hristiyanlığın hâkim olduğu Orta Çağ Avrupası’nda, şeytan diyerek yakılan kadınların olduğunu, tarihî bilgiler bize sunmaktadır.

SSCB'nin uyguladığı ya da uygulamaya çalıştığı sosyalist ideoloji eksenindeki batıl nizamda ise kadın ve erkek eşit(!) görülmüş ve bunun neticesinde kadınlar güçlerinin üzerinde ve çok ağır işlerde çalıştırılmıştır. İnsan fıtratına aykırı olan bu bakış açısı ise ne aile kavramını ne de kadında var olan annelik, şefkat, merhamet gibi güzel özellikleri bırakmıştır. Nihayetinde ise yaratılışa aykırı bu sistem, çok kısa bir süre içerisinde tarih sahnesinden silinmiştir.

Tarihin daha eski sahnelerine gittiğimizde de kadın ve erkek algısının toplumun zihin ve fiziksel yapısını nasıl etkilediğini görebiliyoruz. Tarihler Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in nübüvvet ile müjdelenmesinden hemen öncesini, cahiliye dönemini gösterdiğinde zihnimizde çağrışım yapan en bariz örnek kız çocuklarının diri diri gömülmesi olayıdır. Bu olay insan fıtratına o kadar aykırı bir davranıştır ki çok yaygın bir gelenek olmasa da zihnimize kazınmıştır. Mekkeliler, erkek çocuğuna karşı övünme, gurur duyma gibi birtakım duygular hissederlerken kız çocuğuna ise birtakım sebeplerden ötürü utanç duygusuyla bakmışlardır. Bu yüzden kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklinde gelişen iğrenç bir uygulamayı âdet hâline getirmişlerdir. Ancak Mekke'nin bütününe bu âdetin yayıldığını söyleyemeyiz. Örneğin Mekke'de ki meşhur kabilelerden Temim Kabilesi'nde bu davranış daha sık görülürken, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de mensubu olduğu Kureyş Kabilesi'nde ise çok az rastlanılan bir eylem olmuştur.

Aslında detaylarıyla birlikte cahiliyedeki bu örneğe ve diğerlerine baktığımızda kadınlara ve kız çocuklarına herhangi bir değer atfedilmediğini görmekteyiz. Güçlülük esasına dayanan Mekke'nin bu sosyolojik vakıası, güçlü olan kadınlar dışında, kadının hak ve hukuktan mahrum olduğunu bizlere göstermektedir. Kız çocukları kendilerine danışılmadan evlendirilmişler ve bu evliliğin karşılığında babaya bir miktar para ödenmiştir. Başka bir örnek olarak da bir kadının kocası vefat ettiğinde kocasının ailesi tarafından kendisine danışılmadan herhangi biriyle evlendirilmesini verebiliriz. Daha da olumsuz bir örnek verecek olursak bir erkeğin karısı vefat ettiğinde genellikle kendisine taziyede bulunulmadığı kaynaklarda zikredilmektedir. Aslında bu son örnek kadının cahiliye toplumundaki konumunu net bir ifade ile anlatmaktadır. Bugün kapitalist sistem nasıl kadını bir köle ya da bir eşya gibi kullanmaktaysa cahiliyede de buna çok benzer bir düşünce mevcuttur. Allahu Teâlâ ayet-i kerimede bu bakış açısını kınamıştır:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً

“Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve boşanma konusunda- engel çıkarmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”[1]

Günümüzde de maalesef cahiliyedekine benzer bir zihniyet ile karşılaşmaktayız. Hâlbuki Allah'ın Rasulü, kız çocuğunun utanç vesilesi olarak görüldüğü bir toplumda kızı kendisine geldiğinde onu karşılamak için ayağa kalkan bir baba figürü olarak örneklik teşkil etmiştir. Eşlerini sadece erkek çocuk doğururlarsa aileden bir birey kabul eden erkeklere karşı, eşlerine güzellikle muamele eden ve aynı şekilde muamele etmeyi müminlere emreden bir peygamber olmuştur. Sayılarını çoğaltabileceğimiz bu muhteşem örnekliklere rağmen Müslümanlar, İslâm dışı anlayışlara ve alışkanlıklara geri dönmekteler. Asırlarca İslâm’ı referans alarak hakimiyet kurmuş bir devletin yerine kurulan yeni bir rejim ile beraber algıları değiştiren, bakış açılarını İslâm çerçevesinden uzaklaştıran birtakım politikalar uygulanmıştır. İslâm'ın esas unsur olduğunun bilincinde olan ve İslâmi anlayıştan kopmak istemeyen Müslümanlar bu duruma itiraz etmiş, direniş göstermişlerdir. Fakat zaman Müslümanların aleyhine işlemiş ve neticede de okul öncesi eğitim seviyesinde bir öğrenim olan kelime-i şehadeti bile doğru düzgün telaffuz edemeyen bir nesil türemiştir. Bu neslin kaybettiği en büyük değerlerden biri de şüphesiz aile kavramı olmuştur.

Söz konusu nesil olarak bizler, teknolojinin özellikle eğitim-öğretim hayatında son derece faydalı imkânlar sunduğunun ve bilgiye kısa zamanda ulaşmanın ne büyük bir imkân olduğunun farkında olmakla beraber, teknolojiyi olması gerekenin dışında kullanmaktan da geri durmuyoruz. Çağımızın psikolojik bir hastalığı olarak “sosyal medya bağımlılığı” tanısıyla karşı karşıyayız. Yapılan araştırmalar son yıllarda artan boşanmaların en önemli sebeplerinden biri olarak sosyal medyanın kontrolsüz kullanımını ön plana çıkarmaktadır. Aynı araştırmada hem erkek hem kadın açısından dile getirilen, eşlerin sosyal medya bağımlılığı ve bu sebeple aile hayatında anne ve baba olmaktan kaynaklanan sorumlulukların yerine getirilmemesi en çok şikâyet edilen mevzu olmuştur. Nice âlimler anne ve babalarının dizleri dibinde eğitim alarak yetişmişlerken, neslimizin gittikçe kötüleşen ahlaki durumunun sebeplerini bu araştırma ile daha iyi tefekkür edebileceğimiz kanaatindeyiz.

Bu sebeple, cumhuriyetin kurulması ile beraber İslâm ümmeti olarak söz konusu değişikliklerden en büyük payı belki de aile hayatlarımız ile almış bulunmaktayız. Aile kavramı, söz konusu rejimin ve kanunlarının yerle bir ettiği en önemli kavramlardan biri olmuştur. Sosyolojideki ifadesi ile aile, toplumu şekillendiren en temel unsurdur. Aileyi oluşturan kadın ve erkeğe mevcut sistemin bakışı, kadının erkeğe, erkeğin de kadına dair oluşturduğu algı, aile kavramının içini boşaltmış, aile yapısını temelinden sarsmıştır.

Mevcut sistemler, kadına da erkeğe de olması gerekenden farklı roller sunmuştur. Cumhuriyetin kurulması ile berber, 1963 yılına kadar nüfus artış hızını yükseltmeye yönelik politikalar uygulanmış, 1963’ten sonra da nüfus artış hızını azaltmaya yönelik farklı politikalar geliştirilmiştir. Özellikle bu dönemde, kadının çalışma hayatına atılması için teşviklerde bulunulmuştur. Hâlbuki genç nüfus dinamizmi, dinamizm ise üretmeyi beraberinde getirmektedir. Bu politika belli bir müddet sonra olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Gittikçe artan orta yaş, çalışma hayatında yer alan kadın sayısının her geçen gün artması, ülke nüfusunun dinamizmini kaybetmesine yol açmıştır. Şimdilerde ise nüfusu arttırmaya yönelik girişimlerle karşılaşmaktayız. Elbette ki bir kadın çalışabilir, kariyer yapabilir. Ancak sistem bunları medeniyet, anne olmayı da eziyet olarak yansıtmaktadır.

Aslında tam olarak ifade etmek istediğimiz husus şudur: Sınırlı olan insan aklının oluşturmaya çalıştığı bu aciz sistemler, net, kapsamlı, evrensel bakış açıları ortaya koyacak kapasitede değildir. Ürettikleri politikalar, aldıkları kararlar, birbirleriyle çelişecek şekilde değişebilmektedir. Kadınların mahremlerini teşhir etmelerini medeniyet ya da cesaret olarak yansıtan, gayrimeşru ilişkilere diziler, filmler yoluyla özendiren, genç neslin git gide azalan ahlaki duyguları ve toplumsal bir vakıa olarak yaşadığımız gayrimeşru ilişkilerde yaşanan artış karşısında aciz kalan işte bu sistemdir. Bununla birlikte yine aynı sistem, Allah'ın kadına verdiği birtakım özellikleri sonuna kadar kullanmakta çekinmemiş; her reklamda, her filmde kadının bu özelliklerini kullanarak sisteme âdeta köle hâline getirmiştir. Çünkü kapitalizm için önemli olan tek şey menfaat ya da diğer bir ifadeyle paradır. Para kapitalizmin putu olmuştur âdeta. Bu yüzden erkekler için hazırlanan, onlara pazarlanması düşünülen bir ürünün reklamında bile, kadın figürünün mutlaka yer aldığını görebiliriz. Çünkü kadının kadınsı özelliklerinin kullanılması pazarlanan ürünün daha cazip hâle gelmesine sebep olmaktadır.

Elbette üzerimize tatbik edilen bu sistemler insanlık için ciddi sıkıntılar barındıran, çelişkilerle dolu, fıtrata aykırı sistemlerdir. Mevcut sistem Müslüman erkekleri ve Müslüman kadınları İslâm'dan uzaklaştırmak için elinden geleni yapmıştır. Nihayetinde de başarılı olmuş, Müslümanlarda olması gereken takva, edep, hayâ gibi ahlaki özellikleri yok etmiş ve aile hayatlarını paramparça etmiştir. Bu konuda aksini söyleyecek durumda değiliz. Ancak ne oldu da mevcut sistemler bu kadar “başarılı” oldular? Biz Müslümanların bu noktada hiçbir sorumluluğu yok mu?

Bakış açımızı, zihinlerimizi, amellerimizi İslâm'dan uzaklaştırmak ve Allah'ın haram kıldığı birtakım davranışları meşrulaştırmak için sistemin milyonlar harcayarak oluşturdukları dizileri, filmleri izleyenler biz değil miyiz? Allah'ın haram kıldığı kötü alışkanlıkları masumlaştıran, özendiren; öldürmeyi, yıkıp yakmayı tek çözüm yoluymuş gibi gösteren mafyatik dizileri, evlatları ile beraber izleyenler Müslüman babalar değil mi? Bin bir entrikanın döndüğü, aldatmanın “aşk” adı altında masumlaştırıldığı, yalan söylemenin gayet doğal bir eylemmiş gibi yansıtıldığı pembe dizileri kızlarıyla beraber izleyenler Müslüman anneler değil mi? Sanal âleme kapılan, anne baba olmanın getirdiği ağır sorumlulukları unutanların içinde Müslümanlar yok mu? Daha farklı bir örnek verelim, kadını gözleri bile görünmeyecek şekilde kapatan, sosyal hayattan tamamen soyutlayan hatta kadın hemşireleri, öğretmenleri bir dönem işlerinden çıkarıp evlerine hapseden örgütsel yapıları Müslümanlar oluşturmadı mı?

Gerçek şu ki İslâm ümmeti olarak bizler de bu sistemin planlı olarak yaptığı birtakım faaliyetlerine adapte olduk. Hatta yardımcı olduk! Evet, İslâm dinine temelden muhalif olan kapitalizm, Müslümanların Kur'an ve Sünnet ile bağını koparmak, yaşam tarzlarını sekülerleştirmek için çok çabaladı ve hâlâ da çabalamaktadır. Ancak şu açıktır ki sistem ne kadar çabalıyorsa bizim de en az o kadar hatta daha fazla gayret göstermemiz gerekir. Allah, vaadi olan yardımını gönderip, İslâm'ı tatbik edecek bir düzene kavuşuncaya kadar Müslümanların işi çok zordur elbette. Ancak en azından kendimizi ve evlatlarımızı sistemin tuzaklarından korumak durumundayız. Allah'ın emrinde olduğu gibi:

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ

“O hâlde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur fakat insanların çoğu bilmezler.”[2]



[1] Nisa Suresi 19

[2] Rum Suresi 30


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz