KAPİTALİST SİYASET VE ANLAMSIZ TARTIŞMALAR

Halime Aydın

Müslümanların sahip olduğu, İslam ile şekillenmiş kavramları, İslam’ın rafa kaldırılmasıyla beraber yozlaştırılmış, maksadından kaydırılmış, içi boşaltılmış bir hale gelmiştir. Bu kavramlardan biride siyaset kavramıdır ki, Müslümanlar için son derece önemli ve Kur’an’ın üzerinde önemli durduğu bir kavramdır. İslami mefhumların ve İslami kavramların değiştirildiği, muğlâklaştırıldığı, yozlaştırıldığı vahim bir süreçte, siyaset kavramına da karanlık işlerin, yalanın, dolandırıcılığın hâkim olduğu bir mana yüklenmiştir. Bu yüzden “siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınmak” tarzında ki düşünceler ortaya çıkmış, müminin siyasetten uzaklaşması gerektiği zehabına kapılmıştır Müslümanlar. 

Elbette ki bugün ki siyaset anlayışı, dolandırmak, efendiye hizmet etmek, menfaat peşinde koşmak, yolsuzluk yapmak, ikiyüzlü davranmak şeklinde yansımaktadır. Kapitalist siyaset anlayışı, kapitalizmin doğuşu ile beraber ortaya çıkmıştır. Bu yüzdendir ki, hemen her dönemde hükümetlere yönelik yolsuzluk iddiaları hiç eksik olmamıştır. Ne var ki siyasetin bu çirkin yüzü, kasıtlı olarak ortaya atılan bazı anlamsız tartışmalarla gizlenmeye çalışılmıştır. Bazen de bir kasıt olsun veya olmasın, yapılan bir takım tartışmalar, hakarete varan atışmalar, kapitalist siyasetin ne derece basitleştiğini, siyasetçilerin seviyelerin ne derece düştüğünü kanıtlamaktadır. Öyle ki Türkiye’de çok önemli ve bir an önce çözülmesi gereken sorunlar varken, çatışmaların ve süregelen pazarlıkların gölgesinde her geçen gün yeni bir asker cenazesi yürekleri dağlarken, dahası bin bir türlü zahmetle büyüyen, yetiştirilen gencecik insanların bile bile ölüme gönderildiği ortaya çıkmışken, işte böylesi kritik bir ortamda ilginç ve seviyesiz bir takım tartışmalar yaşanmıştır. Referandum turlarına çıkan liderlerin üslupları gün geçtikçe sertleşmekte ve seviyesizleşmektedir. Gündemden kopuk ve toplumun sorunları ile dalga geçer gibi böylesi mevzular tartışılır olmuştur.

Önce Bülent Arınç’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nun boyu ile alakalı yaptığı gereksiz açıklama, ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Başbakanın boyu ne kadar?” şeklindeki sorusu, anlamsız bir söz dalaşının gündemi meşgul etmesine sebep olmuştur. Daha sonra ise referandum turlarına devam eden Tayyip Erdoğan -tartışmayı Bülent Arınç’ın başlattığını unutmuş olsa gerek- Gaziantep'te “Başbakanın boyu ne kadar, yahu bu sorulur mu Başbakan’a? Önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy...” diye seslenmiş ve polemiği başka bir boyutta devam ettirmişti. İktidarda olduğu günden beri, bütünlükten, beraberlikten bahseden, Türklüğü değil Türkiye vatandaşlığını ön plana çıkaran Erdoğan, bu açıklamasıyla büyük bir yanlış yapmıştır. Önceki söylemleri ile çelişmiştir. Bu noktada Nazlı Ilıcak’ın yorumunu yer verelim:

“Yanlış zeminde cereyan eden tartışma giderek çirkinleşiyor. Tayyip Erdoğan’ın "Boy değil, soy önemli" sözlerini sarf etmesinden az sonra, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in "Kemal Kılıçdaroğlu’nun annesinin Ermeni olduğunu" söylemesi ne kadar ayıp! Bakalım AK Parti bunun faturasını Melih Gökçek’e kesecek mi? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kemal Kılıçdaroğlu’nun soyunu hedef alan "Kafatasçı yaklaşımı" mesele yapacak mı? Yapmalı; zira kendisi için benzer lâf eden Canan Arıtman aleyhine dava açmıştı; CHP de Canan Arıtman’ı disipline sevk etmişti. "Annesi Ermeni" sözünün karalama amaçlı kullanılması, Ermeni vatandaşlarımız açısından da rencide edici. Başbakan, "Soy önemli" diyorsa, referandum kampanyasının bu denli "soysuzlaşmasına" müsaade etmemeli.” 

İşte böyle seviyesiz üsluplar ile yapılan seviyesiz tartışmalar gündemi meşgul etmiştir ne yazık ki. Hâlbuki yönetici vasfını taşıyacak bir insanı ele aldığımızda, boyunun ölçüsünden, soyunun kimlere dayandığından çok, genel anlamda yapacağı hayırlı icraatları, halkın sorunlarına cevap verebilecek kabiliyette olması, insanların bir birine güven duyduğu bir toplumsal yaşamı oluşturabilecek amellerde bulunması önemlidir. Zaten bu hasletleri gerçekleştirebilecek bir yöneticinin, kendini yaratana, yoktan var edene başkaldırmadan, onun yasalarını tatbik edenden başkasının olması mümkün değildir. İster Türk, ister Kürt, ister Arap soyundan gelsin, bu yöneticinin başarısını veya başarısızlığını etkileyebilecek bir kıstas değildir. Buna rağmen gerek Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e yönelik, gerekse Ak Partili diğer kişilere yönelik bu yönde çok iddia ortaya atılmıştır. Örneğin; Ergenekon sanığı Ergün Poyraz, Erdoğan ve Gül’ün Yahudi kökenli olduğu şeklinde iddialar ortaya atmıştır. Bu örnekte olduğu gibi bir takım insanlarda mevcut yöneticilerin özellikle ermeni veya Yahudi kökenli oldukları iddialarını gündeme getirmek ve bunu kanıtlamaya yönelik bir çabanın olduğuna şahit olmuştuk ve hala olmaktayız. Biz ise, hem Ak Parti’nin hem de geçmişte CHP’nin icraatlarından örnekler verelim ki bu icraatların ümmete vurduğu ağır darbelerin karşısında, bu özelliklerin hiçbir önem arz etmediğini görebilelim.

CHP’nin bugüne kadar bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman halk adına olumlu herhangi bir şey yapmadığını bilmek zor değildir. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi'nin tek başına iktidar olduğu 1940-1950'li yıllarda, Müslümanlara ve İslam’a yapılan saldırılar, unutulmuş değildir. Tek bir örnek verelim; o yıllarda CHP tarafından Türkiye’nin değişik illerinde yaklaşık 900 cami ve mescit ibadete kapatılırken, bazıları yıkılmış, yıllarca samanlık, depo ve askerî sevkiyatlarda kullanılan atların barınma mekânı olarak kullanılmıştı. İnsanları Osmanlı’nın sözde diktatörlüğünden(!) kurtarıp, özgürleştirdiklerini iddia edenler, daha nice baskılar uygulamışlar, kanunlarını dikta etmişlerdir. Şu anda iktidar olmasa da, değiştiklerine inandırmak için bazı girişimlerde bulunan CHP, muhalefet etmekten, AKP ile uğraşmaktan başka hiçbir görev edinmemiştir kendisine. 

Her katıldıkları programda, her konuşmalarında icraatlarını anlatan başbakan ve AKP de, bu ümmetin hayrına yönelik hiçbir icraatta bulunmamıştır. Son günlerde 12 Eylül mağdurlarından örnekler veren, haksız yere zindanlara atıldıklarını dile getirip, şiirler okuyan, edebiyat yapan Erdoğan, iktidara geldiği günden bugüne, hayra davet eden ve marufu emreden Müslümanları, -hatta Müslüman bir kadını- tek tek evlerinden toplayıp, zindanlara atmaktan geri durmamıştır. 12 Eylülde zulüm görenlere ağlayan bir yöneticinin bizzat kendisinin zulmetmesi, her şeyi açıklamaktadır aslında. Başbakan hangi soydan gelir bilemeyiz ama icraatlarının ümmete verdiği zararın yanında bunun bir önemi yoktur. Amerika’nın BOP faaliyetleri ekseninde kendisine yüklenen misyon, İslam’ın yanlış anlaşılmasını, tevhid bilincinin zaafa uğramasını devam ettirmiştir. Özellikle “İsrail”e yönelik çıkışları, İslam’ın çizdiği lider portresinin anlaşılmamasında veya yanlış anlaşılmasında etkili olmuştur. Hâlbuki arka planda “İsrail” ile olan kadim dostluk devam etmiştir. Hatta “İsrail” devlet istatistik kurumundan yapılan açıklamaya göre, Türkiye ile “İsrail” arasındaki askeri ve sivil alandaki ticari ilişkiler 2010 yılının ilk altı ayında artmaya devam etmiştir. Buna göre Türkiye’nin “İsrail”e ihracatı yüzde 30 artarak, 1,04 milyar dolara çıkmış, aynı dönemde “İsrail”in Türkiye’ye ihracatı ise yüzde 32 artarak 811,8 milyon dolara yükselmiştir. Dünyanın gözüne baka baka, hiç kimseden korkmadan, adeta meydan okuyarak zalimce katledilen müslümanlar, uluslar arası suç işlendiği halde hesabı sorulmadan, unutulup gitmiş ve daha da ötesi katille ilişkiler devam etmiştir. Kendisini Filistinlilerin 'hamisi' olarak gösteren AKP iktidarı, “İsrail” hükümetini eleştiriyor gibi görünse de gerçekte “İsrail” varlığı ile hiçbir askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkisini askıya almamış, arttırarak devam ettirmiştir. AKP’nin icraatları hep Amerika’nın, “İsrail”in lehine olmuştur, Müslümanların değil. Bunu gizlemek içinde insanlara hoş gelen bütün üsluplar kullanılmaktadır.

وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir.” (Münafikun 4) 

Geçmişte Müslümanların farklı soylardan gelen yöneticileri olmuştur. Ancak İslam’ın hakkıyla tatbik edenler ümmeti her alanda kalkındırmışlardır. Yöneticiler ne zaman ki İslam’dan kopmuş ve beşeri nizamlarla hükmetmeye başlamışlar ise, o zamandan itibaren ümmete zarar veren icraatlar gerçekleştirmişlerdir. Acziyet ürünü, çelişkilerle dolu bir nizam ile insanlara hükmedenler, hangi soydan gelirlerse gelsinler, kalkınmayı gerçekleştiremeyeceklerdir. Fayda vermeyen icraatlar yaptıkları gibi, fayda vermeyen polemiklere dalıp gideceklerdir. Bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı, ekonomide, hayat pahalılığında, işsizlikte, toplumda gerçekleşen gayr-i ahlaki ve gayr-i insani vakıaların karşısında böyle polemiklere girmekte acizliğin göstergesidir.

Bu basit konularla uğraşmayı, topluma liderlik eden, toplumu temsil ettiği söylenen insanlara yakışmayacak ifadelerle ağız dalaşı yapmayı bırakıp, yerlere inmiş seviyenin kurtarılması gerektiğini söyleyebilirdik ama menfaat eksenli yaşayan yöneticilere de bu üsluplar yakışır demek daha anlamlı olacaktır. Dünyada şirke dayalı, menfaatperest bu istemler yerle bir olmadıkça, bu liderlere ve üsluplarına şahit olacağız. Ümmetin sorunları ile dertlenen, ümmetin beklentilerini karşılayan, faydasız sözlerden ve amellerden uzak duran, Allahu Teâlâ’nın şu ayette bildirdiği vasıfları taşıyan mümin ve işinin ehli yöneticiler, ancak İslam Nizamı’nın gelmesi ile gelecektir.

إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasulü’ne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur 51)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz