ZORUNLU EĞİTİM SÜRESİNİ UZATMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİR

Halime Aydın


Türkiye’de AKP eli ile çok şeyler değişiyor ve işin acı tarafı bu değişiklikler, Müslümanların lehineymiş gibi algılanıyor. Aslında 1923’den sonra yapılan tüm değişiklikler, aleyhte olmasına karşı lehte gibi gösterilmiştir. Cumhuriyet ile yönetilmeye başlandığından beri halk üzerinde egemen olan nizamlarda, kanunlarda ve sistemde devamlı olarak değişiklikler yapılmaktadır. Değişiklikten kastım, Müslümanları ileriye götürecek, kalkındıracak yenilikler değildir elbette. Neyin doğru ve neyin yanlış, neyin faydalı ve neyin zararlı olacağının bilinememesinin verdiği telaşla, sürekli kanunlar, kurallar, yaptırımlar, nizamlar değiştirilmektedir. 

Bunun sebebi, insanın kendi kabiliyetleri ile insan hayatı için hangi kuralların, hangi yasaların, hangi nizamların refahı getireceğini belirleyememesi ve bundan ötürü deneme yanılma metodunun uygulanmasıdır. Aslında bu noktada ulaşılmak istenilen gaye, Ümmet için hayırlı olanı bulma gayesi değil, menfî çıkarlara nasıl ulaşılacağı ve bu çıkarların ön planda olması gayesidir. Bu niyeti halktan gizlemek için özenle seçilmiş üsluplar kullanılmıştır daima. Özellikle her seçim döneminde, iktidar ve muhalefet partileri açısından aynı üslupların sergilendiğine şahit oluruz. İktidardaki parti bugüne kadar yaptıkları icraatları sıralayan konuşmalar sergilerken, muhalefet partileri ise iktidara geldikleri takdirde yapacaklarının vaatlerini verirler genellikle. İşte seçim atmosferine girdiğimiz şu günlerde de, Hükümet’in popülist niyetlerle gerçekleştirdiği eylemlere daha sık şahitlik etmekteyiz. Seçimlere kadar da, halkın her kesimine hitap eden çıkışlara, açılımlara(!) şahit olmamız muhtemeldir. Zira bizler bu senaryoya yabancı değiliz şüphesiz. 

Tüm bu senaryolar, halk üzerinden elde edilecek menfaatler için yapılan değişiklikler ve açılımlar olacaktır. Müslüman kadına Allahu Teâlâ’nın bir emri ve Müslüman kadının onuru olan başörtüsü meselesi de bu süreçte, liderlerin ağızlarında bir seçim malzemesi haline gelmiştir. İnsanların evlerinden Kur’an’ları toplattıran dünün CHP’si, bugün “türbanı biz serbest bırakacağız” çıkışını yapmıştır. Hükümet ve muhalefet Ümmet’in namusu üzerinden rant elde etme yarışına girmiştir. Başbakan Erdoğan’ın önce Müslüman hanımları umutlandırıp, sonra ise -yapabilecek gücü olduğu halde- bu sorunu seçimlerden sonra çözeceklerine dair yaptığı açıklama, yeri geldikçe bu konuyu dile getirmesi, liderlerin rant peşinde olduklarının kanıtı olmuştur, anlayabilenler için. Bunu da anlayamayanlar için, Hayrunnisa Gül’ün cehalet kokan, “ilkokulda başörtüsü takmak cehalettir” açıklaması daha somut bir örnektir. Zira başörtüsünün Allah’ın bir emri olduğunu bilen bir şahıs, Allahu Teâlâ tarafından başörtüsü takmanın ölçüsünün yaş (buluğa girme yaşı) olduğunu, yoksa okuduğu okulun derecesine göre belirlenmediğini de bilir. Yazık ki, başı örtülü bir hanım, Allah’ın emrettiği yaşta başörtüsü takmanın cehalet olduğunu dile getirmiştir. Ama seçimlere hazırlanan Başbakan, böyle vahim bir açıklamaya katılmadığını dile getirmiştir doğal olarak. Çünkü Başbakan Erdoğan -gerçekte böyle düşünsün veya düşünmesin-, bu açıklamaya katıldığını dile getirecek kadar veya aynı yönde açıklamalar yapıp da popülaritesini düşürecek kadar, plansız hareket etmemektedir. 

Burada tekrar başa dönüp, sistem içerisinde sık sık yapılan değişikliklere bir yenisini daha eklemeye yönelik alınan kararlara değinelim, inşaAllah. Eğitim, öğretim alanında yapılan başörtüsü tartışmalarının akabinde, 18. Millî Eğitim Şûrası toplanmış, Şûra’dan çıkan kararlar gündeme gelmiş ve çok tartışılmıştır. Bu kararların üzerinde durmak, ülke vakıası ile ne derece örtüştüğünü sorgulamak ve deneme tahtasına dönmüş eğitim sistemindeki sıkıntıları giderip, gidermeyeceğini irdelemek gerekmektedir. Şûra’da çıkan kararlar kısaca şöyledir:

  • Zorunlu eğitimin ortaöğretimi de kapsayacak şekilde düzenlenmesi,

  • Gelişim özellikleri bakımından farklı düzeylerdeki öğrencilerin bir arada bulunmasının ortaya çıkardığı pedagojik sorunların ortadan kaldırılması için ilköğretim okullarında 8 yıllık zorunlu eğitimin, öğrencilerin yaş ve gelişim özellikleri dikkate alınarak kademelendirilmesi,

  • Zorunlu eğitimin süresinin lise dâhil 13 yıla çıkarılması,

  • Millî Güvenlik dersi müfredatının yenilenmesi ve derse öğretmenlerin girmesi için yasal düzenleme yapılması,

  • Ortaöğretimde haftalık ders saatlerinin azaltılması, teneffüs süresinin uzatılması ve sınıf geçme yerine ders geçme sistemi getirilerek okulu daha erken bitirmeye imkân sağlanması,

  • Kız öğrencilerin ortaöğretime devamlarına ilişkin teşviklerin artırılması, yeni yatılı liseler açılması ve kız çocuklarının okula erişimi için pozitif ayrımcılık yapılması,

  • İlköğretimde resim ve müzik ders saatlerinin yeni öğretim yöntem ve teknikleri dikkate alınarak ders dışı eğitim faaliyetlerinin artırılması ve “Sanat İnsanı Yetiştirme Projesi” hazırlanarak uygulamaya konulması vs…

İşte bu kararlar gündeme gelmiş ve en çok da zorunlu eğitimin süresi tartışılmıştır. Türkiye’deki, eğitim sisteminin birçok problemi beraberinde getirdiği bilinen ve tartışılan bir vakıadır. Bu nedenle sürekli yeni kararlar, düzenlemeler ve müfredatta bir takım değişiklikler yapılmaktadır. Eğitim sisteminin sağlıklı, vasıflı bir genç nesil yetiştiremediği, bir takım raporlarla, araştırmalarla sık sık dile getirilmektedir. Ortaya çıkan sonuçlar, eğitim sisteminin vahim bir durumda olduğunu, dahası bu durumun gitgide kötüleştiğini ortaya koymaktadır. O açıdan asıl sorun, eğitim sisteminin sekiz yıl mı, on yıl mı, on üç yıl mı olması değil, ferdi eğitmedeki metodun yanlışlığıdır. Demokrasinin verdiği hürriyetler çerçevesinde, her türlü haramın meşru görüldüğü, insanların reklamlarla faize, dizilerle zinaya, alkole, uyuşturucuya teşvik edildiği bir sistem, eğitmek yerine sadece duyguları ve zihinleri köreltebilir ancak. 

Laiklik esasına dayalı olarak düzenlenmiş eğitim sisteminde ezbercilik hâkim olmuş ve din, cihad, şahadet, hilafet, haram-helal ve Ahiret gibi kavramlar öcü görülmüştür. Seksen altı yılın sonunda çok vahim ve karanlık bir tablo çıkmıştır karşımıza. Öyle ki bu tabloda, aşk cinayetlerinin olduğu, uyuşturucu gibi tehlikelerin ilkokul öğrencilerini dahi sardığı, öğretmenlerin öğrencileri taciz ettiği, öğrencilerin öğretmenlerini tehdit ettiği kareler yer almaktadır. Vakıanın gerçekleri ele alınmış olunsaydı sorunun, eğitim süresinin ne kadar olacağı meselesini aştığı çoktan görülebilirdi. Tam da bu noktada Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Karakaşlı’nın yaptığı açıklama yerini bulmaktadır: 

“İlköğretim okullarındaki taciz ve tecavüzlerin artması ve eğitimin kalitesinin bozulmasındaki en büyük etken sekiz yıllık eğitimdeki kesintisizlik dayatmasıdır.”

Eğitimin zorunlu olması meselesi, başlı başına bir konudur aslında. Şu anki eğitim sisteminden memnun olmayan insanların, evlatlarının Kapitalizm’in ilkelerine göre yetişmiş; menfaatçi, İslam’dan uzak, hatta O’na düşman bireyler haline gelmemelerini istemeleri çok doğal değil midir? Zaten bu sistem bugüne kadar dayatmalarla zorlamalarla ayakta kalabilmiştir. Oy verip şirk sistemini desteklemek, zorunludur. Askere gitmek zorunludur. Eğitim, zorunludur. Sistemin putlaştırdığı kişi ve kavramları sevmek de zorunludur. Bu şekilde sıralarsak liste uzayıp gidecektir şüphesiz. Hâlbuki Sistem tarafından medeniyet olarak görülen ve tanıtılan Batı ülkelerinde son zamanlarda şöyle bir kavram gelişmiştir: “Homeschooling” veya diğer adıyla “homeeducation”. Türkçe anlamı ise kısaca, “ev okulu”dur. Şu anki verilere göre ABD'de 1,5 milyon, İngiltere'de 80 bin kadar çocuk, okul dışında eğitim görüyor ve bu sayı git gide artıyor. Çünkü Batı’da ailelerin çocuklarını İslamî esaslara göre yetiştirmesi gibi bir tehlike yok veya Müslüman ülkelerdeki kadar büyük değil. Türkiye halkı ise Müslüman olan, ne kadar uzaklaşmış olsalar da özlerinde İslam’ın olduğu bir ülkedir. Çocukların okullarda dinden nasıl uzaklaşacakları noktasında bir eğitim almaması, ailelerine terk edilmesi, zihinlerini batıl fikirlerle doldurmayıp Müslümanların kendi hallerine bırakılması büyük bir tehlikedir, Sistem için. Zira bu zamana kadar Müslümanların özlerine dönmemesi ve tefekkür etme güçlerinin harekete geçmemesi için her türlü oyun planlanmış ve uygulanmıştır. 

Cumhuriyet tarihinden önce de, 1824 yılında II. Mahmut döneminde çıkarılan bir fermanla, İstanbul’da eğitim zorunlu hale getirilmiş, 1869 yılında çıkarılan “Maarif-i Umumiye Nizamiyesi” ile ilköğretim tüm ülkede zorunlu hale getirilmiştir. Ancak o dönem uygulanan eğitim sistemini incelediğimizde zorunlu kılınan eğitim sisteminin, gençlerin kabiliyetlerine önem veren ve yetiştiren, ezbercilikten uzak bir eğitim sistemi olduğunu görüyoruz. Ailelerin zorlama ile değil, gönül rızası ile evlatlarını teslim edecekleri bir eğitim sistemi uygulanmıştır. Osmanlı Hilafet Devleti’nde “Sübyan Mektebi” olarak adlandırılan ilköğretim kurumları, varlıklı kişiler ya da devlet tarafından kurulmuş ve giderlerini de vakıflar karşılamıştır. Ayrıca en önemli husus ise, bu eğitim müfredatının temel dersinin Kur’an olmasıdır. Öğrencileri sahip oldukları İslamî değerlerden, güzelliklerden koparan bir eğitim sistemi değildir. Böyle bir sisteme, Türkiye’deki hangi Müslüman, evladını gönül rızası ile teslim etmez ki? Bu sistem Cumhuriyetle beraber, bugünkü sürece ulaştıracak bir yol almıştır. 1949’da düzenlenen 4. Millî Eğitim Şurası’nda, eğitim-öğretime ilişkin demokratik esasların gözden geçirilmesi ve 1981 de düzenlenen 8. Millî Eğitim Şurası’nda Türk Millî Eğitim Sistemi’nin Atatürk İlkeleri doğrultusunda bütünleştirilmesini öngören bir model geliştirilmesi kararı alınmıştır. Yani temel kitap laiklik, temel ders ise Atatürkçülük olmuştur.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitim ise 55. Hükümet (Mesut Yılmaz Hükümeti) döneminde, 18 Ağustos 1997’de yapılan bir değişiklikle hayata geçmiştir. Şimdi de on üç yıla çıkarılmak istenmektedir. 28 Şubat sürecini takiben alınan bu karar imam-hatip liselerinin orta kısımlarını kapatmak ve gençlerin imam-hatip liselerine geçişini engellemek maksadı ile tamamen ideolojik bir niyetle alınmıştı. Buna rağmen farklı gerekçeler ve vaatlerle bu amaç örtbas edilmek istenmişti. Ama başta bugünkü mevcut yöneticiler olmak üzere bu uygulamaya herkes karşı çıkmış ve Türkiye’nin dört bir yanında 5+3 yıllık eğitim sistemi protesto edilmişti. Müslümanlar sokağa çıkmış ve gösteriler düzenlemişti. Nasıl bir tutarsızlıktır ki, o dönem buna karşı olanlar şimdi 5+3+5 formülünü gerçekleştirmek istemekte ve o zaman sokaklara dökülen Müslümanlar da, şimdi bu uygulamayı kendi partilileri(!) yapıyor diye sus-pus olmaktadırlar. 

Hâlbuki zorunlu eğitim süresinin uzamasının hiçbir işe yaramayacağı ortadadır. Yarardan çok zarar getirecek ve diplomalı cahillerin çoğalmasına yol açacaktır. Çünkü eğitimin zorunlu olması aynı zamanda, okul okumaya yatkın olmayan gençlerin, kabiliyetleri ekseninde meslek öğrenmelerini engelleyecek veya geciktirecektir. Yine Türk Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Karakaşlı şu sözleriyle bunu dile getiriyor: 

“Kesintisiz eğitim çıraklık eğitimine büyük bir darbe vurmuş, sanayici çırak bulamaz, ustalar dükkânlarını devredecek kalfa arar hale gelmişlerdir. Zanaatkârlık öldürülmüştür. Kur’an Kursları büyük darbe almış, hafızlık bitme noktasına gelmiştir. Beceri isteyen sanatlarda başarılı olacak gençler çıraklık eğitimi yerine okul sıralarına oturtularak eğitimde öğrenme seviyesi düşürülmüş, devlet kaynaklarının verimsiz alanda heder edilmesine sebep olunmuştur.” 

Bu açıklamalar, kayda değer ve gerçekleri ifade eden açıklamalardır. Bu sonuçları doğurmayacak, sağlıklı düşünebilen, her alanda başarılara imza atacak bir genç nesil yetiştirmek ise bu sistemin işi değildir. Acilen tatbik edilmesi elzem olan, Kur’an ve onu anlama temeli üzerine kurulu bir eğitim sistemidir. Bu uygulanamadıkça, bu vahim tablo değişmeyecektir. Her problemin her sorunun çözümü gibi, eğitimin nasıl olacağı sorusunun da çözümü yine İslam’dadır. Fertleri doğru değerlerden uzaklaştırmadan, helal ve haramı ölçü alan, menfaatçilik gibi tehlikeli hastalıkları bertaraf eden bir sistem, ancak İslam’da vardır. Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da aklın acizliği ortaya çıkmış, sorunlar beşer aklının çözümleriyle daha bir çetrefilli hale gelmiştir. Hazırlanan eğitim müfredatı bile hakkıyla verilememiş, adım başı dershane olmuştur. Üç yıl önce çıkarılan SBS’nin bu yıl kaldırılması kararı alınmış, üç yıl boyunca sınav stresi ile çalışan öğrencilerin emeği konu dahi edilmemiştir. Özellikle son birkaç yıl içinde yapılan değişiklikler, eğitim sistemini iyice karmaşıklaştırmıştır. Son olarak Mehmet Göktaş’ın şu sözleri dikkate değerdir: 

Yeryüzündeki bütün dikta rejimlerinin ortak bir özelliği vardır; eğitimi bahane ederek çocukların üzerine çullanmak, hâkimiyetini ispat etmek ve sürdürmek. İnsanların üzerinde Rablığa kalkışan rejimler, kendilerine en ucuz, en zahmetsiz kul olarak çocukları seçerler. Okullar dolusu zavallı ve masum yavrular, firavunların nutuk çektiği meydanları dolduran ve onları uslu uslu dinleyen, güzergâhlarını hazır kıta dolduruveren beleş kalabalıklardır. Hesap soramayan, sorgulayamayan, kandırılması, memnun edilmesi çok kolaydır. Bugün Müslümanlar olarak şunu açık ve net bir şekilde bildiriyoruz ki, çocuklarımız bizimdir, asla devletin değildir. Hele hele asla rejimin değildir. Çocuklar annelerinin babalarınındır! Vergilerimizle yaptığımız o okullara, maaşlarını verdiğimiz o öğretmenlere niçin gönderiyoruz çocuklarımızı biliyor musunuz? Kimi sevmelerini, kime tapmalarını öğretmeniz için göndermiyoruz. Çocuklarımızın kimi seveceğine, kime tapacağına ancak ve ancak babaları anneleri olarak bizler karar veririz. Kimi kendilerine örnek almaları gerektiğine ancak ve ancak biz karar veririz. Belirli bir yaşa geldiklerinde de kendileri karar verirler. Özellikle nasıl bir hayat tarzı yaşayacaklarına, nasıl giyineceklerine kesinlikle biz karar veririz. Daha sonra da büyüdüklerinde kendileri karar verir. Kızlarımızın hangi yaşta nasıl giyineceklerine bizler karar veririz. Kim ne karışır buna? 

Hem siz kendi yaşam tarzınızı kızlarınıza akil baliğ olduktan sonra mı veriyorsunuz? Bale yapmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi ve özellikle sizin kimliğinize uygun giyinme tarzını çocuklarınıza akıl baliğ olunca mı veriyorsunuz? Akil baliğ oluncaya kadar size benzemek zorunda mı kızlarımız, çocuklarımız?”

İslam’ın yeryüzüne bütünü ile tatbik edildiği günler gelene kadar Müslümanlar, evlatlarını Sistem’in tehlikelerinden korumak için çok çaba sarf etmeye devam edeceklerdir. Özellikle okul dönemleri bu çabanın had safhaya ulaşacağı, bilinçli aileler için en zor dönemler olmaya devam edecektir. Bu tür yamalarla da sorunlar çözülecek değildir.

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

“Ey iman edenler; Allah'a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz; Allah'a ve Ahiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah'a ve Rasulü’ne bırakın. Bu; hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.” (en-Nisa 59)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz