İSLÂM’DA EVLİLİK HAYATI VE EŞLER ARASI İLİŞKİLER NASIL OLMALIDIR?

Halime Aydın

Aile denince akla hemen “toplumun en küçük birimi” türünden tanımlamalar gelmektedir. Gerçekte de aile, toplumu oluşturan en küçük birimdir. Ancak aile toplumun niteliğine çok büyük etkisi olan, fonksiyonu her açıdan çok önemli olan bir kurumdur. Toplumsal seviyenin düşmesinde, insani ilişkilerin kalitesizleşmesinde, sevgi, saygı, merhamet, edep gibi kavramların kaybolmasında aile denilen bu küçük kurumunun parçalanmasının, yozlaşmasının etkisi çok büyüktür.

Toplumların manevi dinamiklerine bağlı olarak, tarihten günümüze farklı evlilik şekilleri olmuştur. Kaynaklar cahiliye döneminde dört çeşit evlilik türünün olduğunu söylemektedir. Bugün gayrimüslim toplumlarda daha fazla olmak suretiyle, İslâm’dan uzaklaşmış ve ahlaki değerlerini kaybetmiş Müslüman toplumlarda da buna benzer evlilik şekilleri görülmektedir. Ancak İslâm insanın tüm amellerinde olduğu gibi, evlilik konusunu da insan fıtratına en uygun bir şekilde düzenlemiş ve evliliği toplumun kıymetlerinden saymıştır. Rabbimiz evliliği sükûnet olarak tanımlamıştır.

“Kendisiyle huzura kavuşmanız için size kendi nefislerinizden eşlere yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de onun ayetlerindendir…”[1]

İslâm’ın evlilik kurumuna dair bakışı, eşlerden her birinin diğerinden mutmain olduğu bir arkadaşlığa dayalı muaşeret/ortaklık olmasıdır. Yukarıda ki ayet de bunun bir delilidir. İslâm’ın evliliğe bu bakışı kadının toplumdaki statüsünü de inanılmaz derecede değiştirmiştir. Hz. Ömer’in şu meşhur ifadeleri bu değişimin etkisini göstermesi açısından önemlidir:

“Vallahi biz, Allah kadınlar hakkında indireceğini indirene ve onlara taksim edeceğini taksim edene kadar cahiliyyede onları bir şeyden saymazdık. Yaptığım bir iş için hanımım bana dedi ki: Keşke şöyle şöyle yapsaydın. Ben de ona dedim ki: Bu işten sana ne? Benim istediğim bir hususta senin zorun ne? Bunun üzerine o bana: Hayret sana ey İbnu’l Hattab! Sen istişarede bulunmak istemiyorsun, hâlbuki senin kızın Rasulullah ile istişarede bulunuyor. Hatta o gününe kızgın başlıyor. Ridamı aldım ve Hafsa’nın yanına gittim dedim ki: Ey kızım! Sen Rasulullah ile istişarede bulunuyorsun, nihayet O gününe kızgın mı başlıyor? Ardından Hafsa dedi ki: Vallahi biz onunla istişarede bulunuyoruz. Ben de dedim ki Bil ki ben seni Allah’ın cezasından ve Rasul’ün gazabından sakındırıyorum. Güzelliğine şaşırıp kaldığın ve Rasulullah’ın da kendisini sevdiği bu şey seni aldatmasın. Sonra çıktım. Nihayet kendisine akrabalığımdan dolayı Ummu Seleme’nin yanına gittim ve onunla konuştum. O, bana dedi ki: Hayret sana İbnu’l Hattab! Rasulullah ile hanımları arasına girmeyi isteyecek derecede her şeye müdahil oldun. Ömer dedi ki: Vallahi beni öyle bir tuttu ki güzel gördüğüm bazı şeylerde beni kırdı. Sonra onun yanından çıkıp, gittim.”[2]

İslâm’ın kadına ve erkeğe evlilik hayatında verdiği hak ve sorumluluklara dair çok fazla örnek gösterilebilir. Rabbimiz şöyle buyurdu:

الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء

“Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar.”[3] 

Bu ayetle Allah Subhanehû ve Teâlâ erkeğin statüsünü belirlemiş:

وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ

“Onların erkeğin hakları gibi hakları vardır.”[4] diyerek kadının değerini ortaya koymuştur ki Allah bu şekilde hitap ederken, cahili Mekke toplumunda ise kadın, bir meta konumunda idi.

Sözlükte kavvam kelimesi, nezaret ve muhafaza eden kimse, işlerin mesuliyetini üzerine alıp, iyi idare eden anlamlarına gelmektedir. Yani aslında, ev işlerinin idaresindeki sorumluluk konusunda kadından çok erkek ön plandadır İslâm’ın bakış açısına göre. Bu kadının oturması, erkeğin ev işlerini yapması manasında değildir elbette.  Ancak erkeğin eşine yardımcı olması, merhamet etmesi, gözetip kollaması kavvam olmasının bir gereğidir.

Muhakkak ki Allah kadını ve erkeği farklı fıtratlarda yaratmıştır. Ne kadın erkeğin fıtratını değiştirebilir ne de erkek kadının fıtratını değiştirebilir. Belki de evliliklerdeki sorunların en büyük nedeni kadının ya da erkeğin birbirlerinin fıtratını değiştirmeye çabalamasıdır. Çünkü genelde erkeğin de kadının da şikâyetleri ve beklentileri aynı mahiyette olmaktadır. Bir diğer neden de kadının ve erkeğin sorumluluklarını tam olarak bilmemesidir. Bu konuda en temel neden İslâm’ın hassasiyetlerini dikkate almayan beşerî nizamlardır. Nitekim her geçen gün boşanma ile sonuçlanan evlilikler çoğalmaktadır. Mevcut sistem bunu engellemek için birtakım çalışmalar yapmaktadır ama bu çalışmaların başarıya ulaştığı pek de söylenemez. Bir örnek olarak geçtiğimiz yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak kurulan Aile İrşad Bürolarını gösterebiliriz. Laik sistem, aile kurumundaki bu çöküşün sebebinin manevi dünyamızın tahrip edilmesi, dini hassasiyetlerimizin kaybolması olduğunu fark etmiş olacak ki bu tür projeleri faaliyete geçirmektedir. 

Laik sistemin çatısı altında gerçekleşen bu tür projelerle yol alınamayacağı açıktır. Çünkü her taraftan, evlilik dışı ilişkileri özendirecek, kadın ve erkeğin fıtratına aykırı modeller servis edilmektedir. Hâlbuki İslâm hukukunun en önemli alt başlıklarından olan aile hukuku, boşanmaların önüne geçebilecek önlemler almıştır. Bu önlemler sayesinde aile kurumunu olabilecek en medeni seviyeye taşımış bu kurumun en sağlıklı şekilde kurulması ve gelişmesi için en başında tedbirler almıştır. Bunlara kısaca değinelim:

1- İslâm aile hukukunda evlilik akdinin gerçekleşmesiyle beraber kadın, erkeğin kıymetlisi konumuna yükselir. Müslüman bir erkek ister kabul etsin, isterse etmesin, bu akdin akabinde kadını maddi ve manevi korumakla yükümlüdür. Kadın, İslâm aile hukukuna göre erkeğe bir emanettir. Bildiğimiz gibi emaneti layıkıyla korumak gerekir ve bu Müslüman için bir erdemdir.  Aişe RadiyAllahu Anhâ kanalıyla gelen bir hadiste Rasullullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en hayırlı olanınızdır.”[5]

İslâm nizamının, İslâm’ın kanun ve kurallarının kaldırılmasıyla beraber, en büyük darbeyi alan kurumlardan biri de aile kurumu olmuştur. Bunun zihniyetimizin üzerinde birçok etkisi olduğu gibi, evlilik kurumuna ve aile olmaya dair bakış açılarımıza da bazı olumsuz sonuçları olmuştur. Ne yazık ki bugün Müslümanların bir kısmı da dahil erkek ve kadın zihnindeki evlilik algısında problemler görülmektedir.  Kadın eşine her istediğini yaptırmayı bir meziyet sayarken, erkek ise kadının haklarını kısıtlayarak, kavvamlığını, gücünü göstererek, ilgi ve alakada cimrilik ederek, ev işlerinde, çocuk eğitiminde kadını yalnız bırakmaktadır. Hâlbuki evlilik hayatı, kendisinden hayırlı nesillerin çıkabileceği, kadın ve erkeğin sınırlarına ve haklarına riayet ettikleri takdirde cennetin anahtarı gibidir. Yani aslında dünya hayatında huzur ve itminan, ahiret hayatında ise Allah’ın rızasına götürendir.

Bunun için öncelikle zihniyetlerimizi, fasit sistemlerin empoze ettiği algılardan arındırmak zorundayız. Aynı zamanda yaşadığımız toplumun bize dayattıklarından da kurtulmak durumundayız. Yaşadığımız topraklar düne kadar gelin algısının hizmetçi algısıyla örtüştüğü aile kurumlarına çok kez şahitlik etmiştir. Yine kadının hiçbir olaya müdahale edemediği, çoğu zaman şiddet gördüğü, tabiri caizse insan yerine konmadığı ailelere tanık olunmuştur ne yazık ki. Hâlen bu durumlara rastlamaktayız. Ancak, özellikle büyük şehirlerde, medya gibi unsurların etkisiyle, kadınların daha çok seslerinin çıktığını görüyoruz. Ancak bu sefer de bu seslerin orantısız yükseldiğini görüyoruz. Aslında evlilik kurumuyla bağlantılı olan tüm tarafların haklarını ve sınırlarını aynı anda, aynı bilinçle bilmeleri elzemdir. Asiliği, itaatsizliği alışkanlık eden kadın figürü ne derece sıkıntılı bir vakıa ise, İslâm’ın kendisine verdiği kavvamlık özelliğini, kadının düşüncelerini, itirazlarını, isteklerini önemsememek, ona destek olmamak, yardım elini uzatmamak, haklarını kısıtlamak olarak kullanan erkek figürü de o derece sıkıntılıdır.  Rasulullah’ın hayatında ise çok farklı örnekler görebiliriz şu örneklerde olduğu gibi:

Müslim’de geçen bir rivayette Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ev halkının hâlini hatırını sorar, güler yüz göstererek, onların anlattıklarını dinlerdi. Akşamları aile fertlerini bir araya toplar, sohbet ederdi.

Enes RadiyAllahu Anh’tan gelen bir rivayette Rasulullah’ı çok güzel çorba pişiren İranlı bir komşusu yemeğe davet etti. Rasullulah hanımı Aişe’nin de gelip gelmeyeceğini sordu. Adam kabul etmeyince Rasullullah Aişe olmadığı için gelemeyeceğini bildirdi. Adam üç kere gidip, geldi Rasullulah Aişe’siz gelemeyeceğini tekrarladı. Adam Aişe de gelsin deyince beraber gittiler.[6]

Aişe’den gelen bir rivayette şu bilgiler yer almaktadır:

“Rasullullah herkes evinde ne yaparsa onu yapardı. Elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder. Koyunlarını sağar, kendi işini kendi yapardı.”[7]

2- Kadının aile hayatındaki görev ve sorumluluklarına gelecek olursak;  İslâm aile hukukunda kadın için iki önemli basamak vardır. Bunlar itaat ve anneliktir. İkisi de kadının zor görevlerdir. Aynı zamanda dünya ve ahiret hayatındaki getirisi de o derece büyük olan görevlerdir. Bu konuda pek çok rivayet vardır. Buhari, Sahih’inde Ebu Hureyre yoluyla, Rasulullah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Kocası gördüğü hâlde izni olmaksızın kadının oruç tutması helal değildir. Kocasının izni olmaksızın evine girilmesine izin vermez. Kadın, kocasının izni olmaksızın bir nafaka infak ederse yarısı kocasına verilir.”

Evlilik hayatında kadının kocasına itaati, erkeğin haklarındandır. Bu hakka riayet etmeyen bir kadının günaha gireceği şer’î naslarda açıktır. Bugün ise Batı’dan beslenen bazı fikirlerin etkisiyle kadının bağımsızlığını, eşine itaat etmek zorunda olmadığını savunan bazı fikirler, Müslümanlar arasında da varlık kazanmıştır. Böyle bir durumda ise boşanmaların artmaması imkânsız bir hâle gelmiştir. Tam da şuanki vakıada olduğu gibi...

3- Çocukların bakımı ve terbiyesi mevzusuna gelecek olursak; bu mesele de eşler arasında sık sık tartışma konusu olmaktadır. Annelik çocuk sahibi kadının en önemli vazifesidir. Bu vazife çocuğu giydirmek, doyurmaktan daha fazlasını içerir. Anne aynı zamanda çocuğu dini ve dünyevi anlamda eğiten bir eğitimcidir de. Annenin çocuk eğitimi konusunda en önemli faktör olması, babanın bu işten muaf olduğu anlamına gelmez. Tam da bu noktada Müslüman erkeklerde dahi çocuk eğitiminin yalnız anneye ait olduğu şeklinde bir bakış açısını gözlemleyebiliyoruz.

Muhakkak ki çocuk eğitimi çok zor bir meseledir. Bazen her türlü çabayı sarf ettiğimiz halde bir sonuç alamadığımız da olur. Ama bu noktada Hz. Nuh’un imtihanını, Hz. Lokman’ın oğluna yönelik o güzel tavsiyelerini unutmamalıyız. Bir de üstüne beşeri sistemlerin çocuklarımızı zihinsel ve ruhsal olarak yıpratan, ifsat eden unsurlarını düşündüğümüzde, bu iş için daha çok çalışmalı daha fazla ehemmiyet göstermeliyiz. En nihayetinde bir kadın, her taraftan ahlaksızlığa çağıran böylesine bir ortamda tek başına ne derece faydalı olabilir ki? Rasulullah’ın çocuk eğitiminin ne derece zor olduğunu bildiren şu hadisine dikkat çekmeliyiz:

“Siz var ya siz, sizin yüzünüzden ananız babanız cimriliğe, korkaklığa, cehalete düşüyor. Ama buna rağmen siz Allah’ın reyhanları, cennetin çiçeklerisiniz.”[8]

Erkek çocuklarının babayı rol model aldıkları gerçeğini de düşündüğümüzde, babanın çocuk eğitimdeki önemini daha iyi algılamış oluruz. İslâm ahlakına sahip bireyler yetiştirmek için anne ve babanın ortak kararlar alması, ortak hareket etmeleri ve bu konuda aynı ehemmiyeti göstermeleri zorunludur. Televizyon başından kalkmayan, bu görevi sürekli birbirinin üzerine atan, çocuk sahibi olmakla beraber üzerine aldığı sorumluluğun farkında olmayan anne ve babaların eliyle, salih nesillerin yetişmesini elbette bekleyemeyiz.

İmam Gazali İhya’sında şöyle söylüyor:

“Çocuk ana babasının yanında bir emanettir. Onun temiz kalbi tamamen boş, saf ve kıymetli bir cevherdir. O her türlü nakışa kabiliyetli olduğu gibi meylettirildiği her şeyi almaya da elverişlidir. Eğer çocuk hayra alıştırılır, hayırlı şeyler öğretilirse, hayır üzere büyür, dünya ve ahirette mesud olur.”

 Bu konuda son olarak şeyh Takiyuddin en-Nebhani’nin evlilik hayatı ile ilgili değerlendirmesini örnek verebiliriz. Ki bu değerlendirme, evlilik hayatında eşlerin durumlarını açıkça belirten ve bazı yargılarımızı değiştirecek ifadeler içermektedir.

“Kocanın kadın üzerindeki kavvamlığının ve evdeki liderliğinin manası, hiçbir emri reddedilmeyen evdeki zorba ve evin yöneticisi demek değildir. Bilakis kocanın evdeki liderliğinin manası ev işlerini gütmek ve idare etmektir. Bunun içindir ki kadın, kocasının sözüne cevap verebilir, sözünde onunla tartışabilir, onunla istişarede bulunabilir. Çünkü onlar birer arkadaş olup, amir ve memur veya hâkim ve mahkûm değildirler. Aksine o ikisi, evlerinin idaresi ve evin işlerinin güdülmesi bakımından liderliğin o ikisinden birine verildiği birer arkadaştırlar.”[9]  



[1] Rum Suresi 21

[2] Muttefekun aleyh

[3] Nisa Suresi 34

[4] Bakara Suresi 228

[5] Müslim

[6] Müslim

[7] Ahmed bin Hanbel

[8] Tirmizi, İbni Mace

[9] Takiyyuddin en-Nebhani, İçtimai Nizam


Yorumlar

  1. Mahmut Karacabay

    Allah razı olsun . Rabbim ecrinizi arttirsin. Hayırla mukafatlandirsin. Okuduğumuzu anlamayı anladığımız ile de bize amel etmeyi nasip etsin inşaAllah.

  2. Mahmut Karacabay

    Allah razı olsun . Rabbim ecrinizi arttirsin. Hayırla mukafatlandirsin. Okuduğumuzu anlamayı anladığımız ile de bize amel etmeyi nasip etsin inşaAllah.

Yorum Yaz