Aile denince akla
hemen “toplumun en küçük birimi” türünden tanımlamalar gelmektedir. Gerçekte de
aile, toplumu oluşturan en küçük birimdir. Ancak aile toplumun niteliğine çok
büyük etkisi olan, fonksiyonu her açıdan çok önemli olan bir kurumdur.
Toplumsal seviyenin düşmesinde, insani ilişkilerin kalitesizleşmesinde, sevgi,
saygı, merhamet, edep gibi kavramların kaybolmasında aile denilen bu küçük
kurumunun parçalanmasının, yozlaşmasının etkisi çok büyüktür.
Toplumların manevi
dinamiklerine bağlı olarak, tarihten günümüze farklı evlilik şekilleri
olmuştur. Kaynaklar cahiliye döneminde dört çeşit evlilik türünün olduğunu
söylemektedir. Bugün gayrimüslim toplumlarda daha fazla olmak suretiyle, İslâm’dan
uzaklaşmış ve ahlaki değerlerini kaybetmiş Müslüman toplumlarda da buna benzer
evlilik şekilleri görülmektedir. Ancak İslâm insanın tüm amellerinde olduğu
gibi, evlilik konusunu da insan fıtratına en uygun bir şekilde düzenlemiş ve
evliliği toplumun kıymetlerinden saymıştır. Rabbimiz evliliği sükûnet olarak
tanımlamıştır.
“Kendisiyle huzura
kavuşmanız için size kendi nefislerinizden eşlere yaratıp, aranızda sevgi ve
merhamet var etmesi de onun ayetlerindendir…”[1]
İslâm’ın evlilik
kurumuna dair bakışı, eşlerden her birinin diğerinden mutmain olduğu bir
arkadaşlığa dayalı muaşeret/ortaklık olmasıdır. Yukarıda ki ayet de bunun bir
delilidir. İslâm’ın evliliğe bu bakışı kadının toplumdaki statüsünü de
inanılmaz derecede değiştirmiştir. Hz. Ömer’in şu meşhur ifadeleri bu değişimin
etkisini göstermesi açısından önemlidir:
“Vallahi biz, Allah
kadınlar hakkında indireceğini indirene ve onlara taksim edeceğini taksim edene
kadar cahiliyyede onları bir şeyden saymazdık. Yaptığım bir iş için hanımım
bana dedi ki: Keşke şöyle şöyle yapsaydın. Ben de ona dedim ki: Bu işten sana
ne? Benim istediğim bir hususta senin zorun ne? Bunun üzerine o bana: Hayret
sana ey İbnu’l Hattab! Sen istişarede bulunmak istemiyorsun, hâlbuki senin
kızın Rasulullah ile istişarede bulunuyor. Hatta o gününe kızgın başlıyor.
Ridamı aldım ve Hafsa’nın yanına gittim dedim ki: Ey kızım! Sen Rasulullah ile
istişarede bulunuyorsun, nihayet O gününe kızgın mı başlıyor? Ardından Hafsa
dedi ki: Vallahi biz onunla istişarede bulunuyoruz. Ben de dedim ki Bil ki ben
seni Allah’ın cezasından ve Rasul’ün gazabından sakındırıyorum. Güzelliğine
şaşırıp kaldığın ve Rasulullah’ın da kendisini sevdiği bu şey seni aldatmasın.
Sonra çıktım. Nihayet kendisine akrabalığımdan dolayı Ummu Seleme’nin yanına
gittim ve onunla konuştum. O, bana dedi ki: Hayret sana İbnu’l Hattab! Rasulullah
ile hanımları arasına girmeyi isteyecek derecede her şeye müdahil oldun. Ömer
dedi ki: Vallahi beni öyle bir tuttu ki güzel gördüğüm bazı şeylerde beni
kırdı. Sonra onun yanından çıkıp, gittim.”[2]
İslâm’ın kadına ve
erkeğe evlilik hayatında verdiği hak ve sorumluluklara dair çok fazla örnek
gösterilebilir. Rabbimiz şöyle buyurdu:
الرِّجَالُ
قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء
“Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar.”[3]
Bu ayetle Allah Subhanehû ve Teâlâ erkeğin statüsünü
belirlemiş:
وَلَهُنَّ مِثْلُ
الَّذِي عَلَيْهِنَّ
“Onların erkeğin hakları gibi hakları vardır.”[4] diyerek kadının
değerini ortaya koymuştur ki Allah bu şekilde hitap ederken, cahili Mekke
toplumunda ise kadın, bir meta konumunda idi.
Sözlükte kavvam kelimesi,
nezaret ve muhafaza eden kimse,
işlerin mesuliyetini üzerine alıp, iyi idare eden anlamlarına gelmektedir.
Yani aslında, ev işlerinin idaresindeki sorumluluk konusunda kadından çok erkek
ön plandadır İslâm’ın bakış açısına göre. Bu kadının oturması, erkeğin ev
işlerini yapması manasında değildir elbette.
Ancak erkeğin eşine yardımcı olması, merhamet etmesi, gözetip kollaması
kavvam olmasının bir gereğidir.
Muhakkak ki Allah
kadını ve erkeği farklı fıtratlarda yaratmıştır. Ne kadın erkeğin fıtratını
değiştirebilir ne de erkek kadının fıtratını değiştirebilir. Belki de
evliliklerdeki sorunların en büyük nedeni kadının ya da erkeğin birbirlerinin
fıtratını değiştirmeye çabalamasıdır. Çünkü genelde erkeğin de kadının da
şikâyetleri ve beklentileri aynı mahiyette olmaktadır. Bir diğer neden de
kadının ve erkeğin sorumluluklarını tam olarak bilmemesidir. Bu konuda en temel
neden İslâm’ın hassasiyetlerini dikkate almayan beşerî nizamlardır. Nitekim her
geçen gün boşanma ile sonuçlanan evlilikler çoğalmaktadır. Mevcut sistem bunu
engellemek için birtakım çalışmalar yapmaktadır ama bu çalışmaların başarıya
ulaştığı pek de söylenemez. Bir örnek olarak geçtiğimiz yıllarda Diyanet İşleri
Başkanlığı’na bağlı olarak kurulan Aile İrşad Bürolarını gösterebiliriz. Laik
sistem, aile kurumundaki bu çöküşün sebebinin manevi dünyamızın tahrip
edilmesi, dini hassasiyetlerimizin kaybolması olduğunu fark etmiş olacak ki bu
tür projeleri faaliyete geçirmektedir.
Laik sistemin
çatısı altında gerçekleşen bu tür projelerle yol alınamayacağı açıktır. Çünkü
her taraftan, evlilik dışı ilişkileri özendirecek, kadın ve erkeğin fıtratına
aykırı modeller servis edilmektedir. Hâlbuki İslâm hukukunun en önemli alt
başlıklarından olan aile hukuku, boşanmaların önüne geçebilecek önlemler
almıştır. Bu önlemler sayesinde aile kurumunu olabilecek en medeni seviyeye
taşımış bu kurumun en sağlıklı şekilde kurulması ve gelişmesi için en başında
tedbirler almıştır. Bunlara kısaca değinelim:
1- İslâm aile
hukukunda evlilik akdinin gerçekleşmesiyle beraber kadın, erkeğin kıymetlisi konumuna
yükselir. Müslüman bir erkek ister kabul etsin, isterse etmesin, bu akdin
akabinde kadını maddi ve manevi korumakla yükümlüdür. Kadın, İslâm aile
hukukuna göre erkeğe bir emanettir. Bildiğimiz gibi emaneti layıkıyla korumak
gerekir ve bu Müslüman için bir erdemdir.
Aişe RadiyAllahu Anhâ kanalıyla
gelen bir hadiste Rasullullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en hayırlı
olanınızdır.”[5]
İslâm nizamının, İslâm’ın
kanun ve kurallarının kaldırılmasıyla beraber, en büyük darbeyi alan
kurumlardan biri de aile kurumu olmuştur. Bunun zihniyetimizin üzerinde birçok
etkisi olduğu gibi, evlilik kurumuna ve aile olmaya dair bakış açılarımıza da
bazı olumsuz sonuçları olmuştur. Ne yazık ki bugün Müslümanların bir kısmı da
dahil erkek ve kadın zihnindeki evlilik algısında problemler
görülmektedir. Kadın eşine her
istediğini yaptırmayı bir meziyet sayarken, erkek ise kadının haklarını
kısıtlayarak, kavvamlığını, gücünü göstererek, ilgi ve alakada cimrilik ederek,
ev işlerinde, çocuk eğitiminde kadını yalnız bırakmaktadır. Hâlbuki evlilik
hayatı, kendisinden hayırlı nesillerin çıkabileceği, kadın ve erkeğin
sınırlarına ve haklarına riayet ettikleri takdirde cennetin anahtarı gibidir.
Yani aslında dünya hayatında huzur ve itminan, ahiret hayatında ise Allah’ın
rızasına götürendir.
Bunun için
öncelikle zihniyetlerimizi, fasit sistemlerin empoze ettiği algılardan
arındırmak zorundayız. Aynı zamanda yaşadığımız toplumun bize dayattıklarından
da kurtulmak durumundayız. Yaşadığımız topraklar düne kadar gelin algısının
hizmetçi algısıyla örtüştüğü aile kurumlarına çok kez şahitlik etmiştir. Yine kadının
hiçbir olaya müdahale edemediği, çoğu zaman şiddet gördüğü, tabiri caizse insan
yerine konmadığı ailelere tanık olunmuştur ne yazık ki. Hâlen bu durumlara
rastlamaktayız. Ancak, özellikle büyük şehirlerde, medya gibi unsurların
etkisiyle, kadınların daha çok seslerinin çıktığını görüyoruz. Ancak bu sefer de
bu seslerin orantısız yükseldiğini görüyoruz. Aslında evlilik kurumuyla
bağlantılı olan tüm tarafların haklarını ve sınırlarını aynı anda, aynı
bilinçle bilmeleri elzemdir. Asiliği, itaatsizliği alışkanlık eden kadın figürü
ne derece sıkıntılı bir vakıa ise, İslâm’ın kendisine verdiği kavvamlık
özelliğini, kadının düşüncelerini, itirazlarını, isteklerini önemsememek, ona
destek olmamak, yardım elini uzatmamak, haklarını kısıtlamak olarak kullanan
erkek figürü de o derece sıkıntılıdır.
Rasulullah’ın hayatında ise çok farklı örnekler görebiliriz şu örneklerde
olduğu gibi:
Müslim’de geçen bir
rivayette Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem ev halkının hâlini hatırını sorar, güler yüz göstererek, onların
anlattıklarını dinlerdi. Akşamları aile fertlerini bir araya toplar, sohbet
ederdi.
Enes RadiyAllahu Anh’tan gelen bir rivayette
Rasulullah’ı çok güzel çorba pişiren İranlı bir komşusu yemeğe davet etti.
Rasullulah hanımı Aişe’nin de gelip gelmeyeceğini sordu. Adam kabul etmeyince
Rasullullah Aişe olmadığı için gelemeyeceğini bildirdi. Adam üç kere gidip,
geldi Rasullulah Aişe’siz gelemeyeceğini tekrarladı. Adam Aişe de gelsin
deyince beraber gittiler.[6]
Aişe’den gelen bir
rivayette şu bilgiler yer almaktadır:
“Rasullullah herkes
evinde ne yaparsa onu yapardı. Elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder.
Koyunlarını sağar, kendi işini kendi yapardı.”[7]
2- Kadının aile
hayatındaki görev ve sorumluluklarına gelecek olursak; İslâm aile hukukunda kadın için iki önemli
basamak vardır. Bunlar itaat ve anneliktir. İkisi de kadının zor görevlerdir.
Aynı zamanda dünya ve ahiret hayatındaki getirisi de o derece büyük olan
görevlerdir. Bu konuda pek çok rivayet vardır. Buhari, Sahih’inde Ebu Hureyre
yoluyla, Rasulullah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Kocası gördüğü hâlde izni olmaksızın kadının oruç
tutması helal değildir. Kocasının izni olmaksızın evine girilmesine izin
vermez. Kadın, kocasının izni olmaksızın bir nafaka infak ederse yarısı
kocasına verilir.”
Evlilik hayatında
kadının kocasına itaati, erkeğin haklarındandır. Bu hakka riayet etmeyen bir
kadının günaha gireceği şer’î naslarda açıktır. Bugün ise Batı’dan beslenen
bazı fikirlerin etkisiyle kadının bağımsızlığını, eşine itaat etmek zorunda
olmadığını savunan bazı fikirler, Müslümanlar arasında da varlık kazanmıştır.
Böyle bir durumda ise boşanmaların artmaması imkânsız bir hâle gelmiştir. Tam
da şuanki vakıada olduğu gibi...
3- Çocukların bakımı
ve terbiyesi mevzusuna gelecek olursak; bu mesele de eşler arasında sık sık
tartışma konusu olmaktadır. Annelik çocuk sahibi kadının en önemli vazifesidir.
Bu vazife çocuğu giydirmek, doyurmaktan daha fazlasını içerir. Anne aynı
zamanda çocuğu dini ve dünyevi anlamda eğiten bir eğitimcidir de. Annenin çocuk
eğitimi konusunda en önemli faktör olması, babanın bu işten muaf olduğu
anlamına gelmez. Tam da bu noktada Müslüman erkeklerde dahi çocuk eğitiminin
yalnız anneye ait olduğu şeklinde bir bakış açısını gözlemleyebiliyoruz.
Muhakkak ki çocuk
eğitimi çok zor bir meseledir. Bazen her türlü çabayı sarf ettiğimiz halde bir
sonuç alamadığımız da olur. Ama bu noktada Hz. Nuh’un imtihanını, Hz. Lokman’ın
oğluna yönelik o güzel tavsiyelerini unutmamalıyız. Bir de üstüne beşeri
sistemlerin çocuklarımızı zihinsel ve ruhsal olarak yıpratan, ifsat eden
unsurlarını düşündüğümüzde, bu iş için daha çok çalışmalı daha fazla ehemmiyet
göstermeliyiz. En nihayetinde bir kadın, her taraftan ahlaksızlığa çağıran
böylesine bir ortamda tek başına ne derece faydalı olabilir ki? Rasulullah’ın
çocuk eğitiminin ne derece zor olduğunu bildiren şu hadisine dikkat çekmeliyiz:
“Siz var ya siz, sizin yüzünüzden ananız babanız
cimriliğe, korkaklığa, cehalete düşüyor. Ama buna rağmen siz Allah’ın
reyhanları, cennetin çiçeklerisiniz.”[8]
Erkek çocuklarının
babayı rol model aldıkları gerçeğini de düşündüğümüzde, babanın çocuk
eğitimdeki önemini daha iyi algılamış oluruz. İslâm ahlakına sahip bireyler
yetiştirmek için anne ve babanın ortak kararlar alması, ortak hareket etmeleri
ve bu konuda aynı ehemmiyeti göstermeleri zorunludur. Televizyon başından
kalkmayan, bu görevi sürekli birbirinin üzerine atan, çocuk sahibi olmakla
beraber üzerine aldığı sorumluluğun farkında olmayan anne ve babaların eliyle,
salih nesillerin yetişmesini elbette bekleyemeyiz.
İmam Gazali
İhya’sında şöyle söylüyor:
“Çocuk ana
babasının yanında bir emanettir. Onun temiz kalbi tamamen boş, saf ve kıymetli
bir cevherdir. O her türlü nakışa kabiliyetli olduğu gibi meylettirildiği her
şeyi almaya da elverişlidir. Eğer çocuk hayra alıştırılır, hayırlı şeyler
öğretilirse, hayır üzere büyür, dünya ve ahirette mesud olur.”
Bu konuda son olarak şeyh Takiyuddin
en-Nebhani’nin evlilik hayatı ile ilgili değerlendirmesini örnek verebiliriz.
Ki bu değerlendirme, evlilik hayatında eşlerin durumlarını açıkça belirten ve
bazı yargılarımızı değiştirecek ifadeler içermektedir.
“Kocanın kadın üzerindeki kavvamlığının ve evdeki
liderliğinin manası, hiçbir emri reddedilmeyen evdeki zorba ve evin yöneticisi
demek değildir. Bilakis kocanın evdeki liderliğinin manası ev işlerini gütmek
ve idare etmektir. Bunun içindir ki kadın, kocasının sözüne cevap verebilir,
sözünde onunla tartışabilir, onunla istişarede bulunabilir. Çünkü onlar birer
arkadaş olup, amir ve memur veya hâkim ve mahkûm değildirler. Aksine o ikisi,
evlerinin idaresi ve evin işlerinin güdülmesi bakımından liderliğin o ikisinden
birine verildiği birer arkadaştırlar.”[9]
[1]
Rum Suresi 21
[2]
Muttefekun aleyh
[3]
Nisa Suresi 34
[4]
Bakara Suresi 228
[5]
Müslim
[6]
Müslim
[7]
Ahmed bin Hanbel
[8]
Tirmizi, İbni Mace
[9]
Takiyyuddin en-Nebhani, İçtimai Nizam


Yorumlar