KAPİTALİZMDE TEMEL İHTİYAÇLARIN DOYURULMASI VE NÜFUS SORUNU

Kurtuluş Sevinç

İktisatla ilgili hemen hemen her konuda geçen “kıt kaynaklar” ve “sınırsız ihtiyaçlar” sözü kapitalist iktisat nizamının temel düşüncesini oluşturur. Buradan hareketle de kapitalist iktisat nizamı üretimin artırılmasını esas alır, ona önem verir. 

İktisat öğrencilerinin üniversitede öğrendikleri ilk cümleyi çoğumuz duymuşuzdur: “İktisat, kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları karşılama bilimidir.” İşte bu tanımda geçen kıt kaynaklar yani kıtlık kanununun ne olduğu açıklanmalıdır ki kapitalist iktisat nizamına dair net bir bilgi edinebilelim.

Kıtlık terimi, teorik bir dengesizlik esasına dayanarak ortaya çıkar. Kapitalist iktisatçılara göre insanların ihtiyaçları sınırsızdır; herhangi bir limiti yoktur. Dolayısıyla iktisatla yapılması gereken de sonsuz ihtiyaçları -onlara göre- “teorik olarak” eldeki sınırlı (belirli) kaynaklarla karşılamaya çalışmaktır. Yani aslında kıtlık ve kıt kaynakların kullanımı teorik bir temele dayanıyor. Onlara göre üretim faktörlerinin tamamı kullanılsa bile dünya üzerindeki tüm insanların ihtiyaçlarını aynı anda karşılamak mümkün olmadığı için, ortaya bir kıtlık çıkar. İktisat biliminin ortaya çıkış sebebi de bu kıtlığa dayanmaktadır.

Esasen insanın ihtiyaçlarına nispetle mal ve hizmetlerin azlığı meselesi yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına karşı, tabiatın nispi olarak yetersiz kalması meselesi; kapitalistlerin iktisada olan hatalı bakış açısından kaynaklanmaktadır. Nitekim kapitalist iktisadi sistemin temel hedefi insanın temel ihtiyaçlarının doyumu değil, toplumun talep ettiği mal ve hizmetleri artırmaktır. Kapitalist iktisatçılar, "mutluluk maddi hazlardan kaynaklanır" anlayışından hareketle; insanın ancak tüm isteklerinin doyurulmasıyla mutlu ve huzurlu bir yaşam elde edeceğini söylemişlerdir. İnsanın tüm ihtiyaçlarını ise beka ve nevi içgüdülerinin isteklerini doyurmakla sınırlamışlardır. Kapitalistlerce insanın manevi yönü yani, tedeyyün (kutsama-tapınma) içgüdüsünün istekleri görmezden gelinmiştir. Çünkü onlara göre ihtiyaçlar; gıda, giyim, ev, araba ihtiyaçları gibi elle tutulan somut ihtiyaçlar, hizmet alanında ise eğitim, sağlık, turizm ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlar olmaktadır. Onlara göre insanın bu ihtiyaçları doyuma ulaştırıldığında insan mutlu olur. -Yukarıda da değinildiği üzere- onlara göre; insanların birçok ihtiyacı olduğundan ve bunları hep birden doyurmayı istediğinden kapitalistler için "ihtiyaçların çokluğu, kaynakların azlığı" meselesi ortaya çıkmıştır. Bu hatalı bakış açısından dolayı da "ihtiyaçların çokluğu, kaynakların kıtlığı" ile kapitalizm kıt olan kaynakların üretimini arttırmayı ve bu şekilde insanların ihtiyaçlarını doyurmayı hedeflemiştir. Dolaysıyla kapitalizm bu hedefe ulaşmayı esas edinerek, bütünüyle mal ve hizmetleri artıracak unsurları araştırmaya yönelmiştir.

Peki, “onların bu düşünceleri hangi temele oturtulmaktadır” dersek, karşımıza Malthus'ün nüfus teorisi  çıkar. Yukarıda kıtlık için “teorik” dememizin altında da bu nüfus teorisi yatmaktadır. Ona göre; insanların durmaksızın çoğalmaları sonucu yeryüzünde barınamayacakları bir gün gelecektir.

Robert Thomas Malthus'e göre: “İnsanlar yalnız menfaat duygusu ile hareketlerini düzenlememektedirler. Cinsel içgüdü, insan iradesinden ve hatta menfaat duygusundan kuvvetlidir. Nüfusun bu eğilim altında kaydedeceği uzun dönemli gelişme, gıda maddeleri üretimindeki artıştan daha hızlıdır.”

Malthus, 18. yy. sonlarına doğru yapılmış gözlemleri dikkate alarak, nüfusun her 25 yılda bir kez artacağını ileri sürmüştür. Nüfus artışının 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128 ve 256 şeklinde geometrik bir dizi izleyerek çoğalmasına karşılık, tarım ürünleri üretim artışının en iyimser tahminlerle 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 gibi aritmetik bir dizi temposu izleyeceğini belirtmiştir.

Nüfus ile beslenme imkânları arasındaki gelişme farkının iki yüz yıl sonra 256’ya karşı 9 ve üç yüz yıl sonra 4096’ya karşı 13 oranında olacağına işaret etmiştir. Her ne kadar dünyada henüz kullanılmayan imkânlar ve kaynaklar önemli bir yekûn tutuyorsa da günün birinde dünyanın nüfusunu besleyememek tehlikesi ile karşılaşacağından endişe etmiştir.

Yine Malthus'a göre; kendisini karamsarlığa sürükleyen, nüfus artışı ile ihtiyaçların gelişmesi arasındaki uyumsuzluktan ancak iki şekilde kurtulmak mümkündü; ya insanlar kendi istekleriyle doğumları azaltacaklardı ya da tabiat bu duruma zalim bir çözüm yolu bulacaktı.

İşte kapitalist iktisatçıların “kıt malların çoğaltılması” olarak ifade ettikleri iktisadi uygulamaları bu teoriye bina edilmektedir. Bu teoriye dayanarak, mal ve hizmetlerin doğrudan insanlara dağıtım meselesini ise göz ardı edip üretimi artırma çabasına giriştiler.

İktisadi uygulamaların yanı sıra günümüze değin gerçekleştirilen nüfus planlamalarının altında yatan gerçek de yine bu teoridir. 

Kapitalizmin refah dağılımını oluşturan mantığı, konuşmanın başında zikrettiğimiz onun “iktisat” tarifinde yatmaktadır. Kapitalistler iktisadı “kıt kaynakların çoğaltılması bilimi” olarak tarif ettikten sonra “bu kaynaklar nasıl çoğaltılmalıdır?” sorusuna cevap aradılar. İşte kapitalistlerin refah dağılımını meydana getiren anlayışları bu soruya verdikleri cevapla anlam bulmaktadır. Onlara göre sermaye halka dağıtıldığında, bu sermayenin heder edilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü herkes kendi paylarına düşen bu sermayeyi tüketir ve dolayısıyla da yatırımlar ve gelişmeler meydana gelmez. Başka bir ifadeyle 100 birim parayı 100 kişiye dağıtırsanız herkesin 1 birim parası olur ve onu zorunlu ihtiyaçlarına ve lüksüne harcayarak tüketir. Ancak bu 100 birim parayı bu 100 kişiden bazılarında biriktirir ve kalanına da ancak geçinecekleri kadar -hatta çoğu zaman bu miktar geçinmeye yetmez- bir pay verirseniz geçinecekleri miktardan çok çok daha fazla birim para sahibi olanlar bu geçim ve lükslerinden artan parayla yatırım yaparlar. Böylece de üretim olur, istihdam olur vs. gelişme gerçekleşir. İşte bu bakış açısıyla “sermaye sahipleri” kapitalist sistemlerin vazgeçilmez bir parçası olarak barizleştiler. Hatta öyle ki gerçekte kapitalist devletler onlar tarafından yönetilmektedir. Ülkemizde ve tüm dünyada asgari ücret uygulamalarının altında yatan husus da budur.

Bu anlayışın, toplumsal yaşamda olumsuz manada çok ciddi yansımaları olmuştur. İnsanlar, ancak hayatlarını idame ettirecekleri bir gelirle yaşam mücadelesi verirken dünyanın kimi bölgelerinde açlıktan ölüm vakaları da yaşanmaktadır.

Günümüzde giderek artan yoksulluğa dair UNICEF'in açıkladığı istatistiklerde vahim bir tablo görülmektedir. Bu istatistiğe göre yoksulluk hemen hemen her ülkede en çok çocukları etkilemektedir.

1. Dünya genelinde 1 milyar çocuk yoksulluk sınırında veya altında yaşıyor.

2. 900 milyon civarında insan ise "aşırı yoksul" statüsünde. Bu "aşırı yoksul" 900 milyon insanın neredeyse yarısını 18 yaş ve altı insanlar, yani çocuklar oluşturuyor.

3. Sadece Afrika'da 247 milyon çocuk aşırı yoksulluğa maruz kalmış durumda. Sahraaltı Afrika'da bulunan 30 ülkedeki her üç çocuktan ikisinin beslenme, barınma, su, eğitim veya sağlık hizmetlerinin en az ikisinden yararlanamadığı raporlarda belirtiliyor.

4. Zengin ülkelerde de durum, çok iç açıcı değil. Dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan her 4 çocuktan biri "yoksul" statüsünde.

5. Sadece Avrupa Birliği genelinde bile 26 milyon çocuk ya yoksul ya da yoksulluk sınırında.

6. Dünya genelinde 3 milyar insan günlük 2.5 dolardan daha az kazanıyor. Bu 3 milyar insanın yaklaşık yarısı ise günde 1 dolardan sadece biraz daha fazla kazanabiliyor.

7. Her gün 22 bin çocuk yoksulluk nedeniyle hayatını kaybediyor.

8. Temiz suya erişimleri olmaması nedeniyle her yıl 842 bin insan çeşitli hastalıklardan hayatını kaybediyor.

9. Her yıl 5 yaşından küçük 100 milyondan fazla çocuk yeterli beslenememesi nedeniyle büyüme ve gelişim problemleri yaşıyor.

10. Dünya nüfusunun dörtte birinin, yani 1.6 milyar insanın elektriğe erişimi yok.

11. Günde 10 dolardan fazla kazanan insanlar dünya nüfusunun %20'sinden bile az.

Dağıtıma dair adaletsiz uygulamaları gözler önüne seren İngiliz “yardım kuruluşu” Oxfam bir rapor hazırladı. Oxfam hazırladığı raporda, 62 süper zenginin servetlerinin toplamı dünya nüfusunun yarısından daha fazla olduğunu duyurdu. Credit Suisse'in verilerini kullanarak hazırlanan bu raporda dünyadaki gelir dağılımı ile ilgili çarpıcı sonuçlar yer alıyor:

Zenginlerle fakirler arasındaki gelir eşitsizliğinin artarak devam ettiğini belirten Oxfam, 2016 yılında dünyanın yüzde 1'lik nüfusuna denk gelen 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan yüzde 99'undan (Yaklaşık 7 milyar insan) daha fazla servete sahip olacağını açıkladı.

Oxfam'ın raporuna göre; 62 süper zenginin toplam servetinin, dünya nüfusunun en fakir olan yarısından daha fazla olduğu belirtildi. Bir yıl önce, dünya nüfusunun en fakir olan yarısının serveti, 80 süper zenginin servetine denk geliyordu.

Dünyanın en yoksul yüzde 50'sinin nüfusu 2010 ile 2015 yılları arasında 400 milyon artmasına rağmen serveti yüzde 41 (1 trilyon dolar) oranında azaldı. Yine aynı zaman diliminde dünyanın en zengin 62 süper zenginin serveti ise 500 milyar dolardan 1.76 trilyon dolara yükseldi.

Oxfam'ın geleneksel olarak yayımladığı rapora göre, dünya nüfusunun yüzde 20'si aşırı yoksulluk sınırı olan günlük 1.90 dolar gelir ile yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Söz konusu rakam 1988 ile 2011 yılları arasında neredeyse hiç değişmedi. Servet piramidinin en tepesinde yer alan yüzde 10'luk kesimin gelir düzeyinin ise bu zaman diliminde yüzde 46 arttığı belirtildi.

Her iki araştırma listesi verilerine birçok madde eklemek zor olmaz. Peki, bu istatistik bilgilerinden sonra sizce sorun üretimin artırılamaması ve nüfus planlaması yapılamamasından mı kaynaklanıyor? Sanırım hâlâ bunu iddia etmek pek mümkün değil.

Bu ve benzer raporların verilerinden de anlaşılacağı üzere problem, ne üretim problemi ne de nüfusun mal ve hizmetlere oranla çokluğu problemidir. Bilakis problem gayet açık ve net biçimde dağıtım problemidir. Kapitalist iktisat nizamı, herkese yetecek mal ve hizmet var olmasına rağmen varsayımsal olarak geometrik olarak artan nüfusa aritmetik olarak artan mal ve hizmetlerin bir gün yetersiz geleceği teorisinden yola çıkarak ümmetleri ve milletleri sömürmenin, karanlık ortaçağ dönemini başka bir yüzle devam ettirmenin aracı olmaktadır. Nitekim dünün derebeyleri ile günümüz sermaye sahipleri aynıdır.

Misal olarak; günümüzde enerji neredeyse yaşam ve kullandığımız teknolojinin temel olmazsa olmazı haline gelmiştir. Bu derece önemli olduğu için de, onu elde etmek ve elinde tutmak isteyen sömürgeci devletler eliyle savaşlar ve katliamlar neredeyse günlük hayatın rutini haline gelmiştir. Gün geçmez ki onun için kan dökülmesin. Bununla birlikte yapılan bir araştırmaya göre; Kuzey Atlas Okyanusu’nda rüzgâr tribünleriyle elde edilecek enerji kış aylarında tüm gezegenin elektrik ihtiyacını karşılayabilirken yaz aylarında ise tüm Avrupa kıtasına yetecek kadar elektrik üretebilir.

Gelinen teknolojik seviye ve onun kontrolü sömürgeci kâfirlerin elinde olduğu sürece, kapitalist sermaye sahiplerinden başkası gün yüzü görmeyecektir. İnsanlığın refahı yukarıdaki bu basit örnekten de hareketle aslında basit birkaç düzenlemeyle hallolabilecekken ihtiras ve mal biriktirme hırsı neredeyse tüm dünya halklarını bir avuç sermaye sahibine köle hâline getirmektedir.

Düşünmek lazım: dünya insanlara mı yoksa kapitalizmin ürettiği insani zaaflara, bencilliğe ve hırslara mı yetmiyor?

Medeniyet insani nitelikleri taşıyan bir olgudur. İnsani nitelikler ondan soyutlandığı zaman baskı, terör, fakirlik ve bin bir türlü melanet oluşur. İşte Batı’ya ait medeniyet zorla, karın tokluğuna çalıştırdıkları insanların terleriyle oluşturdukları binalardan ibarettir. Sömürgeci kâfirlerin bugün kurdukları “medeniyet”in kılıçların ve kırbaçların gölgesinde kurulan piramitler döneminin medeniyetinden farkı yoktur.

Bununla birlikte sömürü düzeninin dayatmalarına rağmen İslâm büyüyerek hayat sahnesine dönmektedir. Onun hâkim olduğu dünyada medeniyet insana hizmet ederdi. İnşaAllah yakında kurulacak olan Hilâfet Devleti ile insanlık, izzetine kavuşacaktır. İstikbal hiç şüphesiz İslâm’ındır.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz