İktisatla ilgili hemen hemen her konuda geçen “kıt
kaynaklar” ve “sınırsız ihtiyaçlar” sözü kapitalist iktisat
nizamının temel düşüncesini oluşturur. Buradan hareketle de kapitalist iktisat
nizamı üretimin artırılmasını esas alır, ona önem verir.
İktisat öğrencilerinin üniversitede öğrendikleri ilk
cümleyi çoğumuz duymuşuzdur: “İktisat, kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları
karşılama bilimidir.” İşte bu tanımda geçen kıt kaynaklar yani kıtlık
kanununun ne olduğu açıklanmalıdır ki kapitalist iktisat nizamına dair net bir
bilgi edinebilelim.
Kıtlık terimi, teorik bir dengesizlik esasına
dayanarak ortaya çıkar. Kapitalist iktisatçılara göre insanların ihtiyaçları
sınırsızdır; herhangi bir limiti yoktur. Dolayısıyla iktisatla yapılması
gereken de sonsuz ihtiyaçları -onlara göre- “teorik olarak” eldeki sınırlı
(belirli) kaynaklarla karşılamaya çalışmaktır. Yani aslında kıtlık ve kıt
kaynakların kullanımı teorik bir temele dayanıyor. Onlara göre üretim
faktörlerinin tamamı kullanılsa bile dünya üzerindeki tüm insanların
ihtiyaçlarını aynı anda karşılamak mümkün olmadığı için, ortaya bir kıtlık
çıkar. İktisat biliminin ortaya çıkış sebebi de bu kıtlığa dayanmaktadır.
Esasen insanın ihtiyaçlarına nispetle mal ve
hizmetlerin azlığı meselesi yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına
karşı, tabiatın nispi olarak yetersiz kalması meselesi; kapitalistlerin
iktisada olan hatalı bakış açısından kaynaklanmaktadır. Nitekim kapitalist
iktisadi sistemin temel hedefi insanın temel ihtiyaçlarının doyumu değil,
toplumun talep ettiği mal ve hizmetleri artırmaktır. Kapitalist iktisatçılar, "mutluluk
maddi hazlardan kaynaklanır" anlayışından hareketle; insanın ancak tüm
isteklerinin doyurulmasıyla mutlu ve huzurlu bir yaşam elde edeceğini
söylemişlerdir. İnsanın tüm ihtiyaçlarını ise beka ve nevi içgüdülerinin
isteklerini doyurmakla sınırlamışlardır. Kapitalistlerce insanın manevi yönü
yani, tedeyyün (kutsama-tapınma) içgüdüsünün istekleri görmezden gelinmiştir.
Çünkü onlara göre ihtiyaçlar; gıda, giyim, ev, araba ihtiyaçları gibi elle
tutulan somut ihtiyaçlar, hizmet alanında ise eğitim, sağlık, turizm
ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlar olmaktadır. Onlara göre insanın bu
ihtiyaçları doyuma ulaştırıldığında insan mutlu olur. -Yukarıda da değinildiği
üzere- onlara göre; insanların birçok ihtiyacı olduğundan ve bunları hep birden
doyurmayı istediğinden kapitalistler için "ihtiyaçların çokluğu,
kaynakların azlığı" meselesi ortaya çıkmıştır. Bu hatalı bakış
açısından dolayı da "ihtiyaçların çokluğu, kaynakların kıtlığı"
ile kapitalizm kıt olan kaynakların üretimini arttırmayı ve bu şekilde
insanların ihtiyaçlarını doyurmayı hedeflemiştir. Dolaysıyla kapitalizm bu
hedefe ulaşmayı esas edinerek, bütünüyle mal ve hizmetleri artıracak unsurları
araştırmaya yönelmiştir.
Peki, “onların bu düşünceleri hangi temele oturtulmaktadır”
dersek, karşımıza Malthus'ün nüfus teorisi çıkar. Yukarıda
kıtlık için “teorik” dememizin altında da bu nüfus teorisi yatmaktadır. Ona
göre; insanların durmaksızın çoğalmaları
sonucu yeryüzünde barınamayacakları bir gün gelecektir.
Robert Thomas Malthus'e göre: “İnsanlar yalnız
menfaat duygusu ile hareketlerini düzenlememektedirler. Cinsel içgüdü, insan
iradesinden ve hatta menfaat duygusundan kuvvetlidir. Nüfusun bu eğilim altında
kaydedeceği uzun dönemli gelişme, gıda maddeleri üretimindeki artıştan daha
hızlıdır.”
Malthus, 18. yy. sonlarına doğru yapılmış gözlemleri
dikkate alarak, nüfusun her 25 yılda bir kez artacağını ileri sürmüştür. Nüfus
artışının 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128 ve 256 şeklinde geometrik bir dizi izleyerek
çoğalmasına karşılık, tarım ürünleri üretim artışının en iyimser tahminlerle 1,
2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 gibi aritmetik bir dizi temposu izleyeceğini
belirtmiştir.
Nüfus ile beslenme imkânları arasındaki gelişme
farkının iki yüz yıl sonra 256’ya karşı 9 ve üç yüz yıl sonra 4096’ya karşı 13
oranında olacağına işaret etmiştir. Her ne kadar dünyada henüz kullanılmayan
imkânlar ve kaynaklar önemli bir yekûn tutuyorsa da günün birinde dünyanın
nüfusunu besleyememek tehlikesi ile karşılaşacağından endişe etmiştir.
Yine Malthus'a göre; kendisini karamsarlığa
sürükleyen, nüfus artışı ile ihtiyaçların gelişmesi arasındaki uyumsuzluktan ancak
iki şekilde kurtulmak mümkündü; ya insanlar kendi istekleriyle doğumları azaltacaklardı
ya da tabiat bu duruma zalim bir çözüm yolu bulacaktı.
İşte kapitalist iktisatçıların “kıt malların
çoğaltılması” olarak ifade ettikleri iktisadi uygulamaları bu teoriye bina
edilmektedir. Bu teoriye dayanarak, mal ve hizmetlerin doğrudan insanlara
dağıtım meselesini ise göz ardı edip üretimi artırma çabasına giriştiler.
İktisadi uygulamaların yanı sıra günümüze değin gerçekleştirilen
nüfus planlamalarının altında yatan gerçek de yine bu teoridir.
Kapitalizmin
refah dağılımını oluşturan mantığı, konuşmanın başında zikrettiğimiz onun “iktisat”
tarifinde yatmaktadır. Kapitalistler iktisadı “kıt kaynakların çoğaltılması
bilimi” olarak tarif ettikten sonra “bu kaynaklar nasıl çoğaltılmalıdır?”
sorusuna cevap aradılar. İşte kapitalistlerin refah dağılımını meydana getiren
anlayışları bu soruya verdikleri cevapla anlam bulmaktadır. Onlara göre sermaye
halka dağıtıldığında, bu sermayenin heder edilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü
herkes kendi paylarına düşen bu sermayeyi tüketir ve dolayısıyla da yatırımlar
ve gelişmeler meydana gelmez. Başka bir ifadeyle 100 birim parayı 100 kişiye
dağıtırsanız herkesin 1 birim parası olur ve onu zorunlu ihtiyaçlarına ve
lüksüne harcayarak tüketir. Ancak bu 100 birim parayı bu 100 kişiden
bazılarında biriktirir ve kalanına da ancak geçinecekleri kadar -hatta çoğu
zaman bu miktar geçinmeye yetmez- bir pay verirseniz geçinecekleri miktardan
çok çok daha fazla birim para sahibi olanlar bu geçim ve lükslerinden artan
parayla yatırım yaparlar. Böylece de üretim olur, istihdam olur vs. gelişme
gerçekleşir. İşte bu bakış açısıyla “sermaye sahipleri” kapitalist
sistemlerin vazgeçilmez bir parçası olarak barizleştiler. Hatta öyle ki gerçekte
kapitalist devletler onlar tarafından yönetilmektedir. Ülkemizde ve tüm dünyada
asgari ücret uygulamalarının altında yatan husus da budur.
Bu
anlayışın, toplumsal yaşamda olumsuz manada çok ciddi yansımaları olmuştur.
İnsanlar, ancak hayatlarını idame ettirecekleri bir gelirle yaşam mücadelesi
verirken dünyanın kimi bölgelerinde açlıktan ölüm vakaları da yaşanmaktadır.
Günümüzde
giderek artan yoksulluğa dair UNICEF'in açıkladığı istatistiklerde vahim bir
tablo görülmektedir. Bu istatistiğe göre yoksulluk hemen hemen her ülkede en
çok çocukları etkilemektedir.
1.
Dünya genelinde 1 milyar çocuk yoksulluk sınırında veya altında yaşıyor.
2.
900 milyon civarında insan ise "aşırı yoksul" statüsünde. Bu
"aşırı yoksul" 900 milyon insanın neredeyse yarısını 18 yaş ve altı
insanlar, yani çocuklar oluşturuyor.
3.
Sadece Afrika'da 247 milyon çocuk aşırı yoksulluğa maruz kalmış durumda.
Sahraaltı Afrika'da bulunan 30 ülkedeki her üç çocuktan ikisinin beslenme,
barınma, su, eğitim veya sağlık hizmetlerinin en az ikisinden yararlanamadığı
raporlarda belirtiliyor.
4.
Zengin ülkelerde de durum, çok iç açıcı değil. Dünyanın en zengin ülkelerinde
yaşayan her 4 çocuktan biri "yoksul" statüsünde.
5.
Sadece Avrupa Birliği genelinde bile 26 milyon çocuk ya yoksul ya da yoksulluk
sınırında.
6.
Dünya genelinde 3 milyar insan günlük 2.5 dolardan daha az kazanıyor. Bu 3
milyar insanın yaklaşık yarısı ise günde 1 dolardan sadece biraz daha fazla
kazanabiliyor.
7.
Her gün 22 bin çocuk yoksulluk nedeniyle hayatını kaybediyor.
8.
Temiz suya erişimleri olmaması nedeniyle her yıl 842 bin insan çeşitli
hastalıklardan hayatını kaybediyor.
9.
Her yıl 5 yaşından küçük 100 milyondan fazla çocuk yeterli beslenememesi
nedeniyle büyüme ve gelişim problemleri yaşıyor.
10.
Dünya nüfusunun dörtte birinin, yani 1.6 milyar insanın elektriğe erişimi yok.
11.
Günde 10 dolardan fazla kazanan insanlar dünya nüfusunun %20'sinden bile az.
Dağıtıma
dair adaletsiz uygulamaları gözler önüne seren İngiliz “yardım kuruluşu” Oxfam
bir rapor hazırladı. Oxfam hazırladığı raporda, 62 süper zenginin servetlerinin
toplamı dünya nüfusunun yarısından daha fazla olduğunu duyurdu. Credit
Suisse'in verilerini kullanarak hazırlanan bu raporda dünyadaki gelir dağılımı ile
ilgili çarpıcı sonuçlar yer alıyor:
Zenginlerle
fakirler arasındaki gelir eşitsizliğinin artarak devam ettiğini belirten Oxfam,
2016 yılında dünyanın yüzde 1'lik nüfusuna denk gelen 70 milyon kişinin
dünyanın geri kalan yüzde 99'undan (Yaklaşık 7 milyar insan) daha fazla servete
sahip olacağını açıkladı.
Oxfam'ın
raporuna göre; 62 süper zenginin toplam servetinin, dünya nüfusunun en fakir
olan yarısından daha fazla olduğu belirtildi. Bir yıl önce, dünya nüfusunun en
fakir olan yarısının serveti, 80 süper zenginin servetine denk geliyordu.
Dünyanın
en yoksul yüzde 50'sinin nüfusu 2010 ile 2015 yılları arasında 400 milyon
artmasına rağmen serveti yüzde 41 (1 trilyon dolar) oranında azaldı. Yine aynı
zaman diliminde dünyanın en zengin 62 süper zenginin serveti ise 500 milyar
dolardan 1.76 trilyon dolara yükseldi.
Oxfam'ın
geleneksel olarak yayımladığı rapora göre, dünya nüfusunun yüzde 20'si aşırı
yoksulluk sınırı olan günlük 1.90 dolar gelir ile yaşamını sürdürmeye
çalışıyor. Söz konusu rakam 1988 ile 2011 yılları arasında neredeyse hiç
değişmedi. Servet piramidinin en tepesinde yer alan yüzde 10'luk kesimin gelir
düzeyinin ise bu zaman diliminde yüzde 46 arttığı belirtildi.
Her
iki araştırma listesi verilerine birçok madde eklemek zor olmaz. Peki, bu
istatistik bilgilerinden sonra sizce sorun üretimin artırılamaması ve nüfus
planlaması yapılamamasından mı kaynaklanıyor? Sanırım hâlâ bunu iddia etmek pek
mümkün değil.
Bu
ve benzer raporların verilerinden de anlaşılacağı üzere problem, ne üretim
problemi ne de nüfusun mal ve hizmetlere oranla çokluğu problemidir. Bilakis
problem gayet açık ve net biçimde dağıtım problemidir. Kapitalist iktisat
nizamı, herkese yetecek mal ve hizmet var olmasına rağmen varsayımsal olarak
geometrik olarak artan nüfusa aritmetik olarak artan mal ve hizmetlerin bir gün
yetersiz geleceği teorisinden yola çıkarak ümmetleri ve milletleri sömürmenin,
karanlık ortaçağ dönemini başka bir yüzle devam ettirmenin aracı olmaktadır.
Nitekim dünün derebeyleri ile günümüz sermaye sahipleri aynıdır.
Misal
olarak; günümüzde enerji neredeyse yaşam ve kullandığımız teknolojinin temel
olmazsa olmazı haline gelmiştir. Bu derece önemli olduğu için de, onu elde
etmek ve elinde tutmak isteyen sömürgeci devletler eliyle savaşlar ve
katliamlar neredeyse günlük hayatın rutini haline gelmiştir. Gün geçmez ki onun
için kan dökülmesin. Bununla birlikte yapılan bir araştırmaya göre; Kuzey Atlas
Okyanusu’nda rüzgâr tribünleriyle elde edilecek enerji kış aylarında tüm
gezegenin elektrik ihtiyacını karşılayabilirken yaz aylarında ise tüm Avrupa
kıtasına yetecek kadar elektrik üretebilir.
Gelinen
teknolojik seviye ve onun kontrolü sömürgeci kâfirlerin elinde olduğu sürece,
kapitalist sermaye sahiplerinden başkası gün yüzü görmeyecektir. İnsanlığın
refahı yukarıdaki bu basit örnekten de hareketle aslında basit birkaç
düzenlemeyle hallolabilecekken ihtiras ve mal biriktirme hırsı neredeyse tüm
dünya halklarını bir avuç sermaye sahibine köle hâline getirmektedir.
Düşünmek
lazım: dünya insanlara mı yoksa kapitalizmin ürettiği insani zaaflara,
bencilliğe ve hırslara mı yetmiyor?
Medeniyet
insani nitelikleri taşıyan bir olgudur. İnsani nitelikler ondan soyutlandığı
zaman baskı, terör, fakirlik ve bin bir türlü melanet oluşur. İşte Batı’ya ait
medeniyet zorla, karın tokluğuna çalıştırdıkları insanların terleriyle
oluşturdukları binalardan ibarettir. Sömürgeci kâfirlerin bugün kurdukları “medeniyet”in
kılıçların ve kırbaçların gölgesinde kurulan piramitler döneminin
medeniyetinden farkı yoktur.
Bununla
birlikte sömürü düzeninin dayatmalarına rağmen İslâm büyüyerek hayat sahnesine
dönmektedir. Onun hâkim olduğu dünyada medeniyet insana hizmet ederdi.
İnşaAllah yakında kurulacak olan Hilâfet Devleti ile insanlık, izzetine
kavuşacaktır. İstikbal hiç şüphesiz İslâm’ındır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış