VİRÜSÜN PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Kurtuluş Sevinç

Koronavirüs, namıdiğer Covid 19 hakkında sanırım yazılmayan, söylenmeyen, açıklığa kavuşmayan bir husus kalmamıştır. Dolayısıyla onun tedebbürü yapıldı, ayan olmayan kısmı kalmadı. Lakin tefekkürü henüz insanlık açısından net değil. Herhâlde ileriye dönük etkileri ve insanlıkta bırakacağı iz henüz kestirilebilmiş değil. Ekonomik ve siyasi açıdan dünyanın gidişatının virüs öncesi gibi olmayacağı kesin görünüyor. Ancak virüsün ekonomik ve siyasi yönü ve virüs sonrası dünyaya ve coğrafyamıza etkilerinin boyutu bu sayımızdaki diğer makalelerin konusu olacak. Ben ise daha çok onun psikolojik etkilerinden bahsedeceğim.

Koronavirüs hayatımıza girdiğinden beri kendimize izole bir hayat kurduk. Evlerimize kapandık, sosyal mesafe ve temizlik tedbirleri ile kendimizi koruma altına aldık.

İstatistiksel olarak hastalık ve salgınlar düşük sosyoekonomik seviyedeki toplumlarda daha sık görülürken koronavirüsün her yaş ve sosyoekonomik seviyeden insanı etkilemiş olması “Boş ver bize bir şey olmaz!” diyen vurdumduymaz kesimi dahi ciddi önlemler almaya sevk etti. Tehlikenin insan ayırt etmediği insanlık için aşikâr oldu.

Toplumsal olarak psikolojik tepkiler vermeye başladık. Yeni bir yaşam tarzına bürünüyoruz. Rahat bir şekilde evimizden dışarı çıkamamak, birbirimize yaklaşamamak, dokunamamak, normal sohbetler edememek, bir kahve içememek… Bütün bunlar bir gerilim atmosferi oluşturuyor üzerimizde.

Gelecekte insanların ulaşacakları nokta “Koronavirüs fobisi” gibi görünse de bu daha büyük bir şey. Tüm dünya ile birlikte korku, kaygı ve fobiler sarmalında benliğini yitiren bir topluma dönüşüyoruz.

Korku dış kaynaklı tehlikeye gösterdiğimiz duygusal bir reaksiyondur. Fobi ise bir nevi korku olmakla birlikte normalde korkulmaması gereken bazı vakıa veya eşyaya karşı gösterilen reaksiyondur. Kaygı da korku ile ilintilidir. Ancak korkularımız anlık gelişen bir tehlikeye karşı verilen reaksiyonken kaygılarımız daha çok gelecekte muhtemel tehlikeye karşı bir reflekstir. 

İşte bunların hayatımızı kuşattığı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Aslında bütün yönleriyle korkularımız kendisinden sakındığımız olay ya da nesneyle orantılı değildir ve bizler bunu biliriz. Genellikle anlamsızlığına, gereksizliğine de inanırız ama korkumuzla baş edemez ve korktuğumuz durumla karşılaşınca ya da karşılaşma olasılığı olunca kendimizce önlemler geliştiririz.

Belki birçok TV film ya da dizisinde rast gelmişizdir. Hatta son zamanlarda bazı takıntılılarla ilgili programlar ülkemizde yerli versiyonlarıyla gösterime girmiş durumda. Koronavirüs salgını ruh sağlığımızı derinden etkileyeceğinden bu dönemde obsesif kompulsif bozukluğu olan yani yineleyici düşünce ve davranışlar gösteren hastalarda davranış bozuklukları artacağı gibi bu hastalara yenileri de eklenecektir. Takıntı ve endişeler kişilerin saatlerini alacak ve yaşantısını olumsuz yönde etkileyecektir. Düşünmek istemediğimiz hâlde gün içinde defalarca zihnimizi meşgul eden düşüncelerimizi, takıntılarımızı ve takıntılarımızın getirdiği sıkıntılı hâli azaltmak amacıyla aynı şeyi tekrar tekrar yapmaktan kendimizi alamayacağız. Kısacası sağlıklı ruh hâlimizi terk etmeye yönelik ciddi tehdit altındayız. Belki de bu, koronavirüs tehdidini bize aratacak seviyelere tırmanacaktır.

Mesela ileride insanlarda travmatik davranışlar artacak, yüksek seslerden korkacağız, hastalık bulaşacağı endişesiyle hayvanlardan korkacağız. Zaten yaygın olan uçağa binmekten, iğne yapılmasından, kan görmekten korkmak gibi vakıalar, panik atak ve dolayısıyla çarpıntı, yüz kızarması, titreme, bulanık görme, nefes darlığı, ağız kuruluğu gibi belirtiler sıkça rastlanır olacak. Örneğin soğuk algınlığı belirtileri, hafif öksürük, üşüme gelmesi gibi vücut sinyalleri aklımıza hemen koronavirüs ve ölümü getirecek doğal olarak aşırı titizlik, temizlik takıntısı, olmayan şeyleri görme veya depresyona girme vakıaları olağanlaşacak. Topluluklara karışamayacağız çoğu zaman evlerimizi kendimize hapishane yapacağız.

Bütün bu yönleriyle korku gerçekçi olmaktan çıktığı zaman, insanın psikolojik sağlığını olumsuz etkiler hâle gelecektir. Şayet, hayatı olası tehlike odaklı yaşarsak, olası bir durumla ilgili sürekli olumsuz tarafları görürsek, hayat bizim için çok dar bir alana sıkışmış olur. Bu da hayatın üretkenliğini, amacını kaçırmamıza yol açar. Böylesi bir haletiruhiye ile bir şey olur korkusuyla çocuğunu okula göndermezsin, trafik kazası yapmak korkusuyla araba kullanamazsın, hastalık kapar endişesiyle insanlarla kaynaşamazsın. Böylesi bir haletiruhiyeye sahip bir kişinin hayatı nasıl olur? Muhtemelen azap içinde azap olur.

Hiç şüphesiz insanoğlu acizdir. Bunu tüm duyu organlarımızla algılamaktayız. İşte korkumuz bu acziyetimizin tezahürüdür. Sığınılacak sağlam bir liman edinemediğimiz sürece korkularımızla baş edebilmemiz mümkün değildir. Bir avuç ateist kesimi istisna kabul edersek tüm dünya insanları da bu acziyetlerinin farkındalığı ile kendilerini gözetip koruyacak bir inanç sistemine teslim olmuşlardır. Herkes kendi “yaratanından” medet ummaktadır.   

Yukarıda da ifade ettiğim üzere özetle korku, gerçek veya beklenen bir tehlike karşısında gösterdiğimiz fizyolojik tepkilerimizdir. Fakat hayatın içerisinde görmekteyiz ki hepimiz aynı olaylara aynı reaksiyonu göstermiyoruz. İşte sorgulanması gereken husus burasıdır. İnsanların davranışlarına yön veren şey nedir? Ya da insanlardan bazıları gerçekten korkulması gereken durumlarla karşı karşıya gelmelerine rağmen çoğunluğun hilafına, akıntıya karşı cesurca hareket edebilmekteler. Bu cesaret gösterisinin cisimleştiği kimselerde korku mefhumu yok mudur? Yani korkmadıkları için mi cesurca davranmaktadırlar? Mesela herkes evinden çıkmaya korkarken tabipler ve sağlık sektörünün tüm personeli işbaşı yapabilmektedir. Onları korkularına rağmen hastalığın ve ölümün kol gezdiği ortamlara sokan şey sadece cesaretleri midir?

Bu minvalde gözlemlediğimiz üzere bir kesim insan, korkularını dizginleyebilmekte hatta üzerine gidebilmektedir. Çünkü korku aslında kontrol altına alınabilir bir duygudur. Akıl ise onun hocasıdır. Duygularımız, hocasından ayrıldığında insan bir felaketin tam ortasına düşer ve savrulmaya başlar. İşte insanoğlu hayatı kendi benliğinde anlamlandırmadığında ya da yanlış anlamlandırdığında bu savrulma onu belalar arasında gezdirecektir. Onun gün yüzü görmesine fırsat vermeyecektir. Çünkü acziyete düştüğünde sığındığı limana başvuran insan teselli bulabilmelidir. Bu teselliyi bulamadığında savrulma başlar. Fark ettiyseniz teselli dedim, sıkıntıdan kurtulma demedim. Çünkü herkes ömrünü sorguladığında sıkıntısız bir hayatın var olmadığını anlar. Ancak bununla birlikte sıkıntılara rağmen bazılarımız teskin olabilmekteyken bazılarımız olamıyoruz, huzuru bulamıyoruz. İşte bunun sebebi inanç sistemimizdir. Eğer hayatı vur patlasın çal oynasın bir süreç olarak değerlendirirsek mutsuzluğumuz yinelenecektir. Çünkü daimî mutluluk bu dünya hayatı için söz konusu değildir. Bunu fiilen hissetmekteyiz.  Aynı zamanda vahiy de bu minvalde bizi bilgilendirmektedir.

[وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ] “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”[1]

Görüldüğü gibi hayat imtihandan ve zorluklardan ibarettir. Zorluklar arasında bazen rahatlamalar söz konusu olur. Sonra bir başka musibetle ömrümüzün merdivenlerine tırmanırız.

[فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ] “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”[2]

Ayet-i celileler hem zorluğun hem de kolaylığın daimî olmadığını açıkça beyan etmektedir. Yani tekdüze bir hayat mümkün değildir. Müslümanlar olarak bazı hususları benliğimizde açıklığa kavuşturduğumuzda sanırım birçok şey problemi lehimize çevirebiliriz.

Şöyle ki:

İnsanoğlu, öldüren ve diriltenin sadece Allah Subhânehû ve Teâlâ olduğunu idrak ettiğinde sorunları ele alışı farklılık arz eder. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ] “Yazılı bir ecele bağlı olarak Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis ölecek değildir.”[3]

[اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا] “Ölümleri esnasında nefisleri Allah öldürür.”[4]

[رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ] “Dirilten ve öldüren Rabbimdir.”[5]

[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ] “Ey iman edenler! Yeryüzünde sefere veya savaşa giden kardeşlerine ‘Eğer yanımızda olsalardı ne ölür ne de öldürülürlerdi!’ diyen kâfirler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerine acı bir hasret olsun diye yerleştirir. Hâlbuki Allah diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görür.”[6]

[اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ] “Nerede olursanız olun ölüm size yetişir. Sarp ve sağlam kalelerin içerisinde olsanız bile.”[7]

[قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذ۪ي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاق۪يكُمْ] “De ki, kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm size ulaşacaktır.”[8]

[فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ] “Onların ecelleri geldiği zaman ne bir an geri ne de ileri bırakılırlar.”[9]

[نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ] “Aranızda ölümü şaşmaz bir plan çerçevesinde takdir eden Biziz. Engel olabilecek hiçbir güç yoktur sizi öldürmemize.”[10]

[لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ] “Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O can veren ve öldürendir.”[11]

Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, eceli sona ermediği sürece insan ölmeyecektir. Ölümün sebebi ancak Allahu Teâlâ’nın takdir ettiği ecelin sona ermesidir. Can veren de öldüren de Allahu Teâlâ’dır.

Ölüm hadiselerine ve ölümün içinde meydana geldiği durumlar ise ölüme sebep değil, kendilerinde ölümün meydana geldiği hâllerdir. Bunlar yukarıdaki ayetler göz önünde bulundurulduğunda hiçbir zaman ölümün sebebi olamazlar. Ölümün sebebi ancak Allah’ın takdir ettiği ecelin sona ermesidir. Sebep ve hâl/durum arasında fark vardır. Sebep kesin olarak neticeye vardırır. Hâl ve durumlar ise böyle değildir. Onlar bir olayın içinde bulunduğu vaziyet ve şarttır. Ölümün sebebi gibi görünen, hastalıklar, kurşunlanmalar, yanmalar aslında sebep değildirler. Bunlar olduğunda ölüm bazen vuku bulabiliyor bazen de vuku bulmuyor. Bazen de bunların hiçbirisi olmadan ölüm meydana gelebiliyor. Bu da gösteriyor ki ölümün tek sebebi vardır o da Allahu Teâlâ’nın takdir ettiği ecelin sona ermesidir.

İşte Müslüman ölüme bu açıdan baktığı zaman Allah’ın rızasını kazanmak ve onun yolunda ölmek için şevk ve cesaret sahibi olur. Şu hâlde kişinin nasıl öldüğü önem kazanıyor. Bu minvalde Allahu Teâlâ kendisine kavuşmak isteyenlerin salih amel işlemekten geri durmamalarını şöyle bildirmektedir:

[فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا] “Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”[12]

Salih amel işleme yeri bu dünyadır. Burada salih amel işlemeyenlerin ahiretteki pişmanlıkları fayda vermeyecektir. Nitekim ayet-i kerime şöyledir:

[وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ] “O günahkârların, Rableri huzurunda başları öne eğik halde ‘Rabbimiz, gördük, duyduk. Şimdi bizi (dünyaya) geri döndür de salih amel işleyelim. Artık kesin olarak inandık!’, diyecekleri zamanı bir görsen.”[13]

Ecel konusu ve salih ameller kadar önemli bir diğer konu ise Allah’a tevekküldür. İlk Müslümanlar tevekkülün vakıasını hakkıyla anlamışlar ve Allah’a hakkıyla tevekkül etmişlerdi. Bundan dolayı da büyük işler gerçekleştirdiler. Böylece de şiddetli zor durumlara atıldılar ve başardılar.

Müslümanlar, hayatta istenilen yüce mevkilere tırmanmalarını gerçekleştirip geçmişteki şerefin ve üstünlüğün zirvelerine ulaşabilmelerine ancak Allah’a tevekkülü hakiki anlamıyla anlamaları ve Allah’a hakkıyla tevekkül etmeleriyle muvaffak olabilirler. Nitekim, büyük işlerin başarılabilmesi, güçlerini sadece insani gücün sınırları içerisinde mütalaa eden kimselerin eliyle mümkün olmaz. Zira, bir insan sadece bu insani güce bakarsa onun görüş sınırları içerisindeki insan gücü kadar çalışır. Böylece onun elleri ve kulaçları kısalır. O kişi büyük işleri başarmak bir yana, basit işleri bile gerçekleştirmekten aciz duruma düşer. Fakat, arzularını gerçekleştirmek için insan gücünün ötesinde kendisine yardım eden bir kuvvetin varlığına inanan insanlar, bu kuvvete dayanarak kendi kuvvetlerinden çok daha büyük işleri gerçekleştirirler. Yeter ki, kendi kuvvetinin ötesinde kendisine yardım eden başka bir gücün var olduğuna itikat etsin. O zaman insanın kudreti için sınır olmaz. Hatta Allah’a iman etmeyen ve O’na tevekkülde bulunmayan bazı kimseler bile kendi güçlerinin ötesinde bir gücün varlığını kabul ettiklerinde büyük işlere atılırlar. O halde, Allah’a hakkıyla iman etmiş ve sadece O’na güvenen bir Müslüman nasıl olur?  Kuşkusuz ki o, Allah’a olan tevekkülünden dolayı bir gayrimüslimin gerçekleştirdiklerinden kat kat fazlasını gerçekleştirebilir. Onun için Allah’a tevekkül etmek, İslâm ümmetini diri ve hayatta tutan prensiplerden biri olduğu gibi İslâm fikirlerinin de en ehemmiyetli fikirlerinden biridir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ] “Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelen olmaz. Eğer sizden yardımını keserse Ondan başka kim size yardım edebilir. Müminler Allah’a tevekkül etsinler.”[14]

[وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ] “Karar verdiğin (azmettiğin) zaman, Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[15]

[اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ] “Allah, kendisinden başka hiçbir ilahın bulunmadığıdır. Müminler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.”[16]

[وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ] “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Bütün işler O’na döner. Sen Ona ibadet et. Ve Ona tevekkülde bulun. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.”[17]

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

 [يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِى سَبْعُونَ أَلْفًا بِغَيْرِ حِسَابٍ قَالُوا مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ هُمُ الَّذِينَ لاَ يَسْتَرْقُونَ وَلاَ يَتَطَيَّرُونَ وَلاَ يَكْتَوُونَ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ] “Ümmetimden yetmiş bin kişi cennete hesapsız girecektir, buyurdu. Oradakiler: Ey Allah'ın Rasulü! Onlar kimdir? diye sorunca: Efsun yapmayan, bazı şeyleri uğursuz saymayan, vücutlarını demirle dağlamayan ve (işlerinde) Rablerine tevekkül edenlerdir, buyurdu.”[18]

Ayrıca Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tevekkülün sebep ve müsebbibi (sebebe götüren vesileleri) terk etmek anlamına gelmediğini bildirmek için tevekkül ile birlikte müsebbibe de sarılmayı emretmiştir.

[قَالَ رَجُلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَعْقِلُهَا وَأَتَوَكَّلُ أَوْ أُطْلِقُهَا وَأَتَوَكَّلُ قَالَ ‏اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ‏] “Bir adam (Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e): Ey Allah'ın Rasulü! Onu (devemi) bağlayıp mı yoksa salıp mı Allah’a tevekkül edeyim? dedi. Dedi ki: Onu bağla ve tevekkül et.”[19]

Bu hadis, bedeviye devesini bağlaması, yani sebep ve müsebbibe sarılması için bir talimdir. Ayrıca tevekkülün sebep ve müsebbibe sarılmayı terk etmek manasında olmadığını da anlatmış bulunmaktadır. Sebep ve müsebbibe bağlanmak meselesi, tevekkül meselesinden ayrı bir meseledir. Bu meselenin delilleri tevekkül için sınırlandırma kılınmamalıdır. Allah’a tevekkül etmeleri Müslümanlar üzerine farz olduğu gibi sebep ve müsebbiplere sarılmaları da şer’î delillerle farz kılınmıştır.

Bu iki meseleye ait deliller birbirini sınırlandırıcı olmayacakları gibi birbirlerinin şartı da değillerdir.

Bu süreçte ibadetin büyüklerinden biri olan dua da çok önemlidir. Zira Allah katında dua kadar hoş bir şey yoktur. Bu nedenle ve Allahu Teâlâ’nın sevabına nail olmak için sıkıntıda ve hastalıkta, gizlide ve açıkta dua etmek mendupdur. Ancak Kur’an ve Sünnet’te geçen yataktan kalkmak, eve girip çıkmak, camiye gitmek ve ona girip çıkmak, abdest almak, namaz kıldıktan sonra, istihare namazını kılarken, yağmur yağarken, şimşek çakarken, hilali gördüğünde, yemek yerken, hoşa giden bir şeyi gördüğünde veya üzüntü duyduğunda, yolculuk ederken, hastalandığında, musibete uğrayanları görürken, zalimlerle karşılaşırken veya Allah yolunda savaşırken ve bunun gibi daha birçok durum için geçerli dua ve zikirlerle dua etmek daha efdaldir.

Musibetlerde duaların en efdali, İmam Cafer es-Sadık’tan rivayet edilen şu dualardır:

“Başına dört musibet gelen kimsenin dört şeyi unutmasına şaşıyorum:

1- Yüce Allah: [الَّذِينَ قَالَ لَهُمْ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنْ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ] “Onlar ki insanlar kendilerine; (düşmanınızdan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun, deyince, bu söz onların imanını artırdı ve Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler. Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir.”[20] buyurduğu hâlde, korku musibetine uğrayan kimsenin [حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ] “Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.” sözünü unutmasına şaşırıyorum!

2- Allahu Teâlâ: [وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِي الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ] “Eyyub’a da lütfettik. Hani o Rabbine ‘Bu dert (hastalık) bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin!’ diye dua etmişti. Biz de onun duasını kabul ettik, kendisine bulaşan derdi (hastalığı) kaldırdık.”[21] buyurduğu hâlde, hastalık musibetine uğrayan kimsenin [أَنِّي مَسَّنِي الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ] “Bu dert bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” sözünü unutmasına da şaşırıyorum!

3- Yine Allahu Teâlâ: [وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنْ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ] “Zünnun’a (Yunus’a) lütfettik. Zira o, kavmine kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde kalıp ‘Senden başka ilah yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin, ben zalimlerden oldum!’ diye yalvardı. Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tastamam kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”[22] buyurduğu hâlde, tasa musibetine uğrayan kimsenin [أَنْ لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ] “Senden başka ilah yoktur. Sen eksikliklerden münezzehsin, yücesin, ben zalimlerden oldum!” sözünü unutmasına şaşırıyorum.

4- Ve Allahu Teâlâ: [فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا] “Benim size söylediklerimi, yakından hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür! Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu.”[23] buyurduğu hâlde, insanların tuzaklarına maruz kalan kimsenin [وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ] “Ben işimi Allah'a bırakıyorum, muhakkak ki Allah kulları görür!” sözünü unutmasına da şaşırıyorum.”

Toplumumuzun helaki vahiyden ayrılmakla başlar. Gerçek manada hayat bulması da yine ona sarılmakla olur. Nitekim el-Evvel de el-Ahir de Allahu Teala’dır. Hepimiz O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz. Dolayısıyla yaşadığımız zor ve bir o kadar da travmatik neticeler doğuracak şu kriz dönemini akidemize dönmekle aşılabiliriz. Hatta Müslüman topluluklar silkelenip bu kriz dönemini İslâm’ın hayatta tekrar inşası sürecinde lehte atılmış bir adıma dönüştürebilmelidir. İnsanlığın şahit olduğu gibi sosyalist düşüncenin külleri toprağa karıştı, yok oldu. Kapitalizm ise kudretli bir alternatifsizlik yüzünden ayakta görünüyor. Halbuki takati kalmamıştır.

O halde biz Müslümanların aslına dönme zamanı çoktan gelmiş, görkemli İslâm medeniyetinin insanlığı kucaklama hakkı şimdiki kadar bu derece de hissedilmemiştir. Zira İslâm ümmeti, sistemlerinin hayvanlar seviyesine düşürdüğü halkların merhemini elinde bulundurmaktadır. Bu virüs ve tehlikesi şüphesiz Allah’ın izni ile geçecektir. Tüm insanlık yüzünü dünya genelinde yaşanan bu musibetin örttüğü siyasi ve ekonomik çaresizliğin içinde insanlığa şahit ve ona liderlik edecek vasat ümmeti, İslâm ümmetini beklemektedir.

Ezcümle; insanın, fıtratından gelen korkuyu söküp atması mümkün değildir. Dolayısıyla korku insanın üzerinde kalıcıdır. İnsan hayatı boyunca bir şeylerden korkmaya mahkûmdur. İnsan neyden korkup, neyden korkmayacağını eşya ile olan alakasından doğan fikir ile ortaya koyar. Müslümanın bu fikirleri ise Allahu Teâlâ’dan gelir. İşte insan, kendisini dehşete düşürücü anlardan ancak Rabbinden gelen fikirden doğan güç ile yenilebilir.

Ve dua, Müslümanın çaresizlik anındaki en güçlü silahıdır!

Ey Allah’ım, İslâm ümmetine merhamet et!

Allah’ım, zaferi bize nasip et. Ümmetin kurtuluşa ermesine bizi vesile kıl. Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasını yakın zamanda nasip et!

Allah’ım, kâfirlerin ve onların ajanlarının ve uşaklarının şerrinden sana sığınırız. Onların şerrini def et.

 Amin ve’l-hamdulillahi Rabbi’l-âlemin…



[1] Bakara Suresi 155

[2] İnşirah Suresi 5

[3] Âl-i İmran Suresi 145

[4] Zümer Suresi 42

[5] Bakara Suresi 258

[6] Âl-i İmran Suresi 156

[7] Nisa Suresi 78

[8] Cuma Suresi 8

[9] Araf Suresi 34

[10] Vakıa Suresi 60

[11] Duhan Suresi 8

[12] Kehf Suresi 110

[13] Secde Suresi 12

[14] Âl-i İmran Suresi 160

[15] Âl-i İmran Suresi 159

[16] Teğabün Suresi 13

[17] Hud Suresi 13

[18] Muslim

[19] Tirmizi

[20] Âl-i İmran Suresi 173-174

[21] Enbiya Suresi 83-84

[22] Enbiya Suresi 87-88

[23] Gafir/Mü’min Suresi 44-45


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz