ALLAH’IN ŞERİATI İLE HÜKMEDEN BİR HALİFE NASBETMEK BİR TERCİH DEĞİL, FARZİYETTİR

Kurtuluş Sevinç

Malum olduğu üzere, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sonra Müslümanlar arasında Allah’ın indirdikleri ile yöneten yönetici halifedir, İslâm’ın yönetim nizamı da Hilâfet nizamıdır. Ayrıca Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın koyduğu hadlerin ve diğer şer’î hükümlerin uygulanması da Müslümanlara farzdır. Bu farziyetin kâmil manada yerine getirilmesi ancak ve ancak yönetici/devlet ile mümkündür. Bunun böyle olduğunu ortaya koyan şer’î kâide şöyledir:

[ما لَا يَتِمُّ الْوَاجِبُ إلَّا بِهِ فَهُوَ وَاجِبٌ] “Bir vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.”

Bu kaideye binaen şeriatı ikame edecek yöneticiyi belirlemek farzdır. Bu yöneticinin adı halife, yönetim sisteminin adı ise Hilâfet’tir.

Zira halife; yönetimde, otoritede ve şeriat ahkâmının infazında ümmetten niyabet, vekâlet alan yöneticidir. Çünkü İslâm, yönetim ile otoriteyi ümmete ait kılmıştır. Böylelikle halife ancak Müslümanlar tarafından naspedilir.

Ümmet kendisine biat vermedikçe kimse asla halife olamaz. Hilâfet makamı için ona biat verilmesi ise onu ümmetin nâibi kılar.

Halife bütün Müslümanlardan sorumlu olan, yeryüzünde Müslümanların tek devlet başkanı olan kişidir. Halifenin raiyesinden sorumlu olduğunu bildiren hadis gereğince de halife, ümmetin işlerinin tümünden doğrudan sorumludur. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

[الإمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ] “İmam bir çobandır ve güttüklerinden sorumludur.”[1]

Müslümanların kendi dinleri olan İslâm’ın yönetim sistemi, onun farziyeti ve devlet başkanı hakkındaki nasslar oldukça fazladır. Bunlardan, yönetim meselesinin dindeki yeri ve önemi anlaşılmaktadır. Ancak bu önemi ifade eden nasslar bir yana, Müslümanların ekseriyeti bunun önemini maalesef idrak edememişlerdir.

Zira bundan 100 yıl önce kâfirler ve yerli destekçileri Hilâfet’i yıktılar ve İslâm’ın siyasi hayattaki varlığını yok ettiler. Müslümanlar ise buna karşı bir müdafaada bulunmadılar. Hatta mücadele meydanını bırakırlarken hiç olmazsa bir mağlubun vurduğu son darbeyi dahi vurmadılar. Bunun meydana gelmesinin sebebi ise bu büyük felaketin vuku bulduğu sırada, ölüm-kalım meselelerinin ümmet tarafından idrak edilmemiş olmasıdır. Hilâfet’in ilgası süreci ümmet tarafından, ümmetin devamı veya sonu neticesini verecek bir hadise gibi algılanmadı. Bunun için ümmetin varlığına inen bu bela, ümmet nazarında gerektiği kadar ehemmiyet kazanamadı.

Aslında İslâm, insanlara hayati davaları beyan etmiş ve bunların uğrunda hayata veya ölüme ait icraatları açıklamıştır. Dolayısıyla Müslümanlar bu davaları tayin etmekte serbest değildir. İslâm’ın hayati dava kabul ettiği her şey Müslümanlar indinde öylece kabul edilir. Müslümanlar bu dava uğrunda hayatı veya ölümü seçmede serbest değildir. Hâl böyle olunca, Müslümanlara hayati davalarının ne olduğunun hatırlatılması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

Müslüman beldelerin bugünkü vakıası; hiçbir açıklama ve detay gerektirmeyecek kadar açıktır. Zira bu beldeler küfür nizamları ile yönetilmektedir. Bu ise o yerlerin tartışmasız bir şekilde dâru’l-küfür olduğunu ortaya koymaktadır. İslâm beldeleri bugünkü durumda 50’den fazla devlete parçalanmış olduğundan kâfirlere karşı duracak bir vaziyette değildir. Onun için, Müslümanların bölgelerinden her birinin meselesi, varlığını dâru’l-İslâm’a çevirmek ve diğer İslâmi beldeler ile birleşmektir. Bu mesele, hayati bir meseledir. Hatta bütün ölüm-kalım meselelerini içine alan temel meseledir. Dolayısıyla bu meseleyi, varlığı ile var olduğumuz, yokluğu ile yok olduğumuz bir ölüm-kalım meselesi olarak değerlendirmek kaçınılmazdır.

Ancak bu ölüm-kalım meselesi -yani İslâm beldelerini dâru’l-İslâm’a çevirmek ve diğer İslâm beldeleriyle birleştirmek meselesi- gerçekleşmesi için çalışılan bir hedeftir. Bu hedefin gerçekleşmesi için takip edilecek metot ise ancak bir yönetim nizamı olarak Hilâfet’i yeniden kurmaktır. Hilâfet’in kurulması ile o beldelerin dâru’l-İslâm’a dönüşmesi ve ardından diğer İslâmi beldeler ile bütünleşmesi sağlanacaktır.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bize meselelerimizi sınırlandırmamızı ve her ölüm-kalım meselesi uğrunda ölüm-kalım seviyesinde mücadele etmemizi öğretmiştir. Zira SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Allah Subhanehû ve Teâlâ kendisini İslâm ile gönderince, daveti fikrî mücadele ile tebliğ etmeye başladı. Meselesini İslâm’ın izharı ile sınırlandırdı ve bunun için ölüm-kalım seviyesinde mücadeleyi benimsedi. Aleyhi’s-Selam’dan rivayet edildiğine göre amcası Ebu Talib, Kureyş’in isteğini kendisine anlattığı sırada ona -yani Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e- şöyle dedi: “Sen kendine ve bana bak ve bana kaldıramayacağım bir yük yükleme.” Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem buna cevaben şöyle dedi:

[يَا عَمُّ وَاَللَّهِ لَوْ وَضَعُوا الشمسَ فِي يَمِينِي والقمرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظهره اللَّهُ، أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ] “Ey Amcam! VAllahi bu davayı terk etmek şartıyla sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar da onu terk etmem. Ya Allah onu hâkim kılar ya da onun uğrunda helak olurum.[2]

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu meseleyi bir ölüm-kalım meselesi yapmasaydı ve mücadelesini ölüm-kalım seviyesinde görmeseydi, İslâm hâkim olmazdı. Müslümanların bugün içinde bulundukları vakıa da aynıdır. Küfür nizamları onların üzerine tahakküm etmiş durumdadır. Üzerlerinde kâfirlerin ve münafıkların baskısı hâkimdir. Müslümanlar meselelerini ölüm-kalım meselesi yapmadıkları sürece ve bu uğurda ölüm-kalım seviyesinde mücadeleyi benimsemedikleri sürece, çalışmalarından hiçbir semere elde edemezler ve bir adım dahi ilerleyemezler.

Bundan dolayı, İslâm beldelerinde tahakküm eden bu küfür ortamında yaşayan her Müslüman’ın, ülkelerini dâru’l-İslâm’a çevirmenin ve diğer İslâm beldeleriyle birleştirmenin metodu olan Hilâfet’i kurmak için çalışmaya, İslâm’ı hâkim kılmak için bütün dünyaya İslâm davetini taşımaya ve sadık bir iman, aydın ve hakiki bir anlayışla Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerini tekrar hatırlamaya ihtiyacı vardır:

[يَا عَمُّ وَاَللَّهِ لَوْ وَضَعُوا الشمسَ فِي يَمِينِي والقمرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظهره اللَّهُ، أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ]Ey Amcam! VAllahi bu davayı terk etmek şartıyla sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar da onu terk etmem. Ya Allah onu hâkim kılar ya da onun uğrunda helak olurum.”[3]

[فو الله لَا أَزَالُ أُجَاهِدُ عَلَى الَّذِي بَعَثَنِي اللَّهُ بِهِ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللَّهُ أَوْ تَنْفَرِدَ هَذِهِ السَّالِفَةُ] VAllahi Allah, İslâm’ı hâkim kılıncaya veya bu baş bu vücuttan ayrılıncaya kadar gönderildiğim uğrunda mücahede edeceğim.[4]

Müslümanların bugün içinde bulundukları içler acısı durum, gidecekleri yolun aydınlık olmamasından, onlara bu yolda rehberlik edecek ihlaslı bir kılavuza ulaşamamalarından kaynaklanmaktadır. Zira sömürgeci devletler ve uşakları tarafından parçalanmasına, toprakları işgal edilmesine, devletleri yıkılmasına, ideolojileri zorla yönetimlerinden uzaklaştırılmasına ve bu devletler tarafından servetleri, mukadderatları ve imkânları üzerinde hâkimiyet kurulmasına, 50’den fazla ülkeye varan varlıklarla temsil edilen diktatör rejimler ve yöneticiler tarafından yönetilmelerine rağmen İslâm ümmeti teslim olmamış ve bu kötü vakıayı kabul etmemiştir. İçlerindeki iman onları diri tutmuş, arzuladıkları şeyin İslâmi hayat olmasını sağlamıştır.

Öyle ki bu iman sayesinde Müslümanlar, sömürgeci işgale ve askerî güce karşı direnmektedir. Onu nihai olarak kovmak, artıklarını ve kokuşmuş ifrazatını toplumun her köşesinden, hayatın her alanından tümüyle izale etmek için de direnişini sürdürmektedir.

Müslümanlar, sömürgeciliği ve nüfuzunun devamını temin eden ve sömürgeciler tarafından kurulan rejimleri devirmek için çalışmaktadır. Geçmişte ümmet sömürgecilerin ecdatlarından olan vahşi Haçlılardan ve Moğollardan çok acı darbeler almış olmasına rağmen onlara teslim olmamış, onları topraklarından kovuncaya, onların şer odaklarını ve uşaklarını yok edinceye kadar da direnişini ve mücadelesini sürdürmüştür. Ardından ümmet yeniden dünyanın en büyük devleti olmuş, topraklarının her bir yanına hidayeti yaymak için yurtlarının can evinde izzetlerini tekrar kazanmışlardır. İşte yakın zamanda da bunun benzeri bir durum ile karşı karşıya kalmış, teslim olmamış, direnmiş ve sömürgeci güçleri kovmuştur. Şimdi ise sömürgeciliğin kalıntıları olan ve bu topraklarda kurulu olan rejimleri devirmek suretiyle sömürgecilerin kollarını kesmeye ve ülkeleri onların pisliklerinden temizlemeye çalıştığını görmekteyiz.

İşte bugün ümmet bir kere daha devletini kurmaya çalışıyor!

Bu köklü ve soylu ümmet, her ne kadar zulüm ve baskıya maruz kalmış, paramparça olmuş ve dağılmış, savaşlar, işgaller ve yıkımlarla karşı karşıya kalmış ise de teslim bayrağını çekmemiştir. Hâlen dahi direnmekte, sömürgeci kâfirleri ve onların etkilerini izale etmeye, sağlıklı, sıhhatli bir bedene kavuşmaya çalışmakta, dünyanın her bir yanında kerim Rasul’ün bayrağını dalgalandırmak için mücadele içerisindedir. İslâm ümmetinde var olan asalet sıfatı, onun tekrar dünyada birinci devlet olmasına yeterlidir. Onun bu hâli, bir şeylerin acısını hisseden fakat o acıyı nasıl dindireceğini bilmeyen bir hastanın durumu gibidir. Rahatsızlığını doğru teşhis edip ona gerekli eczayı sunacak bir eczacıya muhtaçtır. İlacını aldığında, yaralarına sürdüğünde Allah’ın izniyle şifasına; o eski heybetli günlerine kavuşacaktır.

İşte bugün, ümmete lazım olan bu ilaç İslâmi kültürde, onun derin müktesebatında ve tarihin altın sayfalarında mevcuttur. Fikrî ve siyasi çalışma metodunun buralardan damıtılarak ümmetin istifadesine sunulması hâlinde Müslümanlar, genlerindeki mücadele azminden hareketle o kutlu sefere doğru yürüyeceklerdir.

Bunun farkında olan sömürgeci kâfir devletlerin düşünürlerinin, siyasilerinin ve liderlerinin dillerinde defalarca bundan sakındırma maksatlı ifadeler yer almıştır. Bu asaleti katletmek, türlü türlü hileler ve tuzaklarla yeniden kurulacak olan II. Râşidî Hilâfet Devleti’nin beklenen doğumuna düşük yaptırmak için çalışmaktadırlar. Bu engellemeyi yaparken en iğrenç vesileleri kullanmakta ve en çirkin eylemleri yapma hususunda kendileri açısından herhangi bir sakınca görmemekteler. Ümmetin kendisini ve asaletini öldürmek, ona diz çöktürmek, kalkınmasının ve devletlerinin kurulmasının engellenmesi için son derece ağır suçları işlemekteler. Ancak bütün bunlara rağmen onlar bu asaleti öldüremediler, öldüremeyecekler. Buna bağlı olarak bu ümmetin asil rahminden onun en büyük devlet olarak doğumunu da kesinlikle engelleyemeyeceklerdir. Onların yaptıkları sadece Allah’ın izniyle gerçekleşecek olan bu doğumu geciktirmekten öteye geçmeyecektir.

Şu hâlde Müslümanlar şirk, zulüm, sahtekâr hainlere ve ortaklarına karşı cephe almak zorundadır. Tavrımız, bizleri sömüren emperyalist ve avanelerini, çağdaş cahiliye tağut sistemlerini, hayatımızdan söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak için Allah’a dayanıp Allah’ın hükümlerine sımsıkı sarılarak samimiyetle, bu yolda sabır ve azimle çalışmak olmalıdır. Başta da dediğimiz gibi şer’î nasslar Hilâfet’in ikamesinin bir farziyet olarak İslâm ümmetinin boynunda olduğunu bizlere bildirmektedir.

Dolayısıyla hem bu farziyeti ikame etmek ve zelil küfür nizamından kurtulup İslâmi izzeti kuşanmak adına bugün Müslümanlara düşen; pis, kokuşmuş küfür sistemlerini ve bekçilerini hayatlarından söküp atmak ve onun yerine, ümmeti dünyada ve ahirette aziz ve mesut kılacak Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için var güçleriyle çalışmaktır.

Bu vesileyle bu satırları okuyan her Müslüman’ı, hem Allah indindeki mesuliyetten kurtulmak hem de dünyadaki şu illetten kurtularak izzete kavuşmak -ve böylelikle dünya ve ahirette kurtulanlardan, ebedi şahadete kavuşanlardan olmak- için, İslâm nizamını yeniden hayata hâkim kılacak ve Allah'ın hükümleriyle hükmedecek olan Hilâfet Devleti’nin kurulması yolunda ihlasla çalışmaya, mücadele etmeye davet ediyoruz.

[اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ] “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.”[5]

 



[1] Edebu’l Mufrad

[2] İbni İshak

[3] İbni İshak

[4] İbni Hişam

[5] Âl-i İmran Suresi 160


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz