FİKRÎ AKIMLARIN İSLÂM DÜNYASINA TESİRİ

Kurtuluş Sevinç

Giriş

Tarihin başlangıcından günümüze kadar insanlar çok değişik siyasal ve ekonomik sistemler altında hayatlarını idame ettirmişler, monarşiler, oligarşiler, değişik demokrasi tipleri ve farklı diktatörlükler onları esir almıştır. Yine insanlık değişik dönemlerde bazı medeniyetlerin yükselişine bazılarının da çöküşüne şahit olmuştur.

Günümüz İslâm coğrafyası da Batı’nın karanlık döneminin yaşandığı bir zaman diliminde vahyin aydınlığı ile şereflenmiştir. 14 asır süren bu aydınlık, İslâm’la şereflendiklerini unutanları ona sırt çevirdiklerinde de zelil etmiştir. Şu an işte bu süreci, çöküntüyü yaşamaktayız. Tabii ki bu çöküntünün yüzyıllara dayanan bir geçmişi söz konusudur, hiçbir şey birdenbire olmamıştır.

Hak ile batılın mücadelesinde tarihî seyirde insanları cehennem çukurlarından kurtaran değişimin mimarlarının yüce yaratanın elçileri ve ilahi mesajlar olduğunu görürüz. Vahiy, bozulan toplumsal yapıyı yeni baştan düzenlemek ve ıslah etmek için insanlara lütfettiği hakkı batıldan ayıran ve insan fıtratına uygun hükümleri belirleyen ilahi yasalardır.

Bununla birlikte batıl davasını güdenlerin mücadeleleri de ardı kesilmeden hep devam etmiştir. Tüm ilahi öğretilerin ana esprisi kula kulluğu reddedip, Allah'ın yasalarına teslim olmak iken bunun hilafına çalışan ve kendi kulluk sistemlerini inşa etmenin mücadelesini verenler hiç eksik olmamıştır.

Bu minvalde İslâm coğrafyası uzunca bir süre toplumlara liderlik yaptıktan ve gayri İslâmi yönetimleri dize getirdikten sonra, özüne aykırı tutumlar sergilemeye başlayarak konumunu yitirmeye başlamış, böylelikle de hak ile batılın mücadelesinde batılın kefesini kuvvetlendirmek isteyenlere gün doğmuştur. Günümüz İslâm coğrafyası artık Batılı fikirlerle hemhal olunan bir yere dönmüştür.

Son şer’î yönetime sahip Osmanlı’nın ahir zamanlarındaki Batılı fikirlerin İslâm coğrafyasına giriş sürecinde özellikle 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet Anayasası ve 1908 İkinci Meşrutiyet süreci tamamen dış devletlerin baskıları ve içeriden devşirdikleri taraftarları eliyle gerçekleşmekle beraber, bu değişim kendiliğinden oluşmayıp, yabancı devletlerin baskısı ile gerçekleşmiş ve Avrupa’daki gibi bir halk hareketi; aşağıdan yukarıya yönelen bir baskı ve istek sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. Daha çok yukarıdan aşağı bir uygulama ve toplum mühendisliği şeklinde gerçekleşmiştir.[1]

Bu devşirme Batı meftunu bazı evlad-ı Osmanlı’nın o günkü durumu, Mehmet Akif’in şiirinde şöyle resmedilmiştir:

Süleymaniye Kürsüsünde

Sonra zenginlerimiz: Haydi gidin, fen getirin.

Diye, her isteyenin şahsına bilmem kaç bin

Ruble tahsis ile sevkeylediler Avrupa'ya;

Pek fedakâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.

Bu giden kafileden birçoğu cidden tahsil

Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil,

Hepsinin namını telvise bihakkın yetti...

Gönderenler ne peşiman oluyorlar şimdi!

Hiç unutmam ki, cömerdin biri, hem zengin adam,

Beni yüzdürdü nihâyette şu sözlerle: İmam,

Günde on kere gelip istediniz, hep verdim.

Yine vermezsem eğer millet için, nâ-merdim.

Yalınız, ehline gitsin bu emekler... Olur a,

İş bizim Avrupa yârânına benzer sonra!

Hâli ıslâh edecekler, diyerek kaç senedir,

Bekleyip durduğumuz zübbelerin tavrı nedir?

Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu!

Dövüyordum, bereket versin, edebsiz sustu.

Bir selamet yolu varmış... O da neymiş: Mutlak,

Dini kökten kazımak sonra, evet Ruslaşmak!

O zaman iş bitecekmiş... O zaman kızlarımız

Şu tutundukları gayet kaba, pek manasız

Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,

Analık ilmini tahsil edecekmiş... Zaten,

Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş:

Ki kadın "sosyete" bilmezmiş, esarette imiş!

Din için, millet için iş görecek alçağa bak:

Dini pamal edecek milleti Ruslaştıracak!

Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim,

Başka bir marifetin varsa haber ver görelim!

Al okut, Avrupa tahsili desinler, gönder,

Servetinden bölerek namütenahi para ver;

Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!

Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!

Sade bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan...

Onu ikmal ediverdik mi, bizimdir meydan!

Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne...

Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne![2]

 

Propaganda Araçları

Propaganda en temel anlamda bir ikna etme sürecidir. İkna etmek, bir bildirim ve bilgi iletimi biçimidir. Ancak olgusal olarak propaganda kavramı; eksik, yanlış, kasti ve tasarlanmış bir bildirim ve bilgi verme sürecidir. Propaganda, sistematik uygulamaları ile bir grubu, topluluğu ya da bir bireyi zihnî olarak yeniden biçimlendirmedir. Bu biçimlendirme başta bilişsel olmak üzere toplumsal, kültürel ve siyasal anlamda propaganda yöntem ve tekniklerine uygun biçimde gerçekleşebilmektedir.

Batı dünyası İslâm’ı yenemeyince önce kendi toplumunu İslâm’dan uzak tutmak, ardından Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak için kirli olduğu kadar tahrip edici bir propaganda savaşı başlattı. Profesyonel düzeyde yürütülen bu savaş bütün kirliliği ve tahrip gücü yükselerek günümüzde de devam etmektedir.

Psikolojik savaş ise konvansiyonel savaş yöntemlerinden, sıcak çatışmalardan, terörden bağımsız olarak çağımızda çok önemli bir yeri olan; bugün diğer yöntemlerle birlikte büyük bir yüzdelik dilim kaplamaktadır. Süper güçler, Yeni Dünya Düzeni’ne yönelik çalışan iyi ve kötü (özellikle kötü odaklar); başarıyla psikolojik savaş esaslarına uyum sağlamakta ve psikolojik savaşın gerektirdiği gibi milyar dolarlık basın-yayın-medya kaynaklarıyla propaganda yapmaktadırlar. Aslına bakacak olursanız propaganda; bir nevi çarpışma yöntemidir. Birini övecek veya yerecek şekilde işinin ustası kişiler tarafından yapılan propagandada amaç; hedef kitlenin dikkatini belli bir yöne çekmek, belli bir amaca yöneltmek, belli hassas noktalara dokunarak hedef kitleyi istenen doğrultuda harekete geçirmektir. İşte Batı dünyası propagandasını ajan yöneticiler vasıtasıyla yasal düzenlemelerle, bazı örgütlü cemaatsal yapılar ve sivil toplum kuruluşları üzerinden yapılan çalışmalarla ve yine görsel ve yazılı basın ve diğer medya araçlarıyla gerçekleştirmektedir.

Günümüzde medya gücü hafife alınamaz büyüklüktedir. Aslında “medya” deyince günümüz sosyal medya ağları aklımıza geldiğinden medyanın gücünün yeni bir keşif olduğunu sanırız. Hâlbuki medya gücü geçmişte de halk kitlelerini etkilemede ciddi bir propaganda aracıydı.

Nitekim bunu Hitler döneminde “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı” olarak görev yapmış Hitler’in sağ kolu olarak çalışmış ve tanıtım ve propaganda işlerini yürüten, dönemin medya unsurlarını kontrol etmesi ile ünlü Dr. Paul Joseph Goebbels çalışma ve söylemleriyle bize açıkça göstermektedir. O şöyle diyordu:

“Basın, iktidarın kullandığı dev bir klavyedir!”

“Yalan söyleyin mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa yalana devam edin. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar.”

“Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım.”

“Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun.”

“Prestij ve karizma sahibi lider, propaganda işini çok kolaylaştırır. İlk sözü kim ne kadar güçlü ve bağırarak söylerse, o kazanır. Önemli olan aydınlar değil kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolaydır.”

Bu ilkeler size hiç de yabancı gelmemiştir sanırım, nitekim günümüz medyasını takip ettiğimizde farklı bir şey görmemekteyiz.

II. Dünya Savaşı’nda Ruslar Berlin kapılarına dayandığında Alman halkı hâlâ savaşı kazanmak üzere olduklarını sanıyordu. Mitinglerinde milyonlarca insan toplanarak ona biat ettiklerini gösteriyordu. Alman halkının “Tanrının Elçisi, Büyük Lider, Büyük Başkan, Büyük Kurtarıcı” olarak nitelediği ve yere göğe sığdıramadığı Hitler, intihar ettikten bir ay sonra neredeyse halktan ona tapan hiç kimse “Ben oyumu ona verdim” diyemedi.

Müslümanların İçerisinde Bulundukları Vahamet

Gerek Müslümanlarda var olan fikrî erozyon gerek yapılan propagandalarla gerçekleştirilen toplum mühendisliği gerekse bazı şer’î kaidelerin yanlış anlaşılması Müslümanların şer’î hükümlere muhalif olan ifsat edici Batılı düşünceleri hayatlarında uygulamalarına sebep oldu.

Böylece Müslümanlar demokrasiyi “yöneticiyi seçmek”, laikliği de “dinlere eşit mesafede olmak” olarak algılar hâle geldiler. “Düşmanın silahıyla silahlanmak”, hadarat ve medeniyeti ayıramamaktan kaynaklı olarak Batılı hadaratı almak gibi hastalıklı davranışlara sahip oldular. Bunların yanında hayatlarında maddiyatı önemli bir güç kabul edip faydacı yaklaşımlarda bulunmaya başladılar. Yine gayeye ulaştıracak her yolu mubah gördüler.

Bu minvalde içinde bulundukları çöküntünün çaresini çöküntüye sebep olan Batılı ve batıl fikirlerde arar oldular. Kısacası çözümü çözümsüzlükte hatta problemi başlarına bela edende aradılar.

Vahametin boyutu o kadar kesifti ki Müslümanlar batıl yollarda kayboldular. Günümüzde ne kadar küfür, isyan ve fısk varsa “modernlik”, “çağdaşlık” adlandırmaları ile onlara hayranlık artırıldı ve Müslümanlar onlardan kaçamaz hatta feyilsizce onlara koşar oldular.

Düne kadar demokrasiye “küfürdür, şirktir” diyenlerin, parlamenter sisteme girdiklerini görür olduk. “Söz artık halkındır!”, “Bir gün değil her gün demokrasi!” diye batıl fikirlere övgüler düzen Müslümanlar var oldu. Yine “Cumhuriyet fazilettir!” diyenler var. Laiklik küfür olup, Allah'a kafa tutmakken “Bu işe dini karıştırma!” diyen; münkeri gördüğünde değiştirmek gerekirken “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!” diyen Müslümanlar var oldu. Haramla Allah razı edilemeyeceği hâlde Makyavelist düşünen; amellerin ölçüsünün sevap ve günah olması gerekirken, fayda ve zararı ölçü alan pragmatik zihniyete sahip Müslümanlar var oldu.

Kadın korunması gereken bir ırzdır. Fakat karısının, bacısının açık-saçık dolaşmasını savunan ve bundan zevk alanlar; Allah’ın rızası için malından infakla mutlu olunması gerekirken bundan dolayı sıkıntı çekenler; Allah, küfrü ve kâfiri pislik, murdar olarak vasıflandırırken küfre ve kâfire “hoşgörülü ve sevgi ile muamele etmeli” diyenler; Allah, kâfir ile müşriklerden yüz çevirmeyi emrettiği hâlde, onlarla uzlaşmayı, katılımcılığı savunanlar günümüzün gerçeği hâline geldi.

İşin en acı tarafı etkilendikleri ve isimlerini dahi bilmedikleri düşüncelerle amel ederken yaşadıkları tüm sorunlara yine bu türden düşüncelerle çare aradılar. Çözümü çözümsüzlükte arar oldular.

Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Elbette bir Müslüman böyle durumlara İslâmi zihniyetten uzaklaşarak düşer.

Çözüm

Düşüncenin insan yaşamındaki yeri malumdur. Kişi ancak sağlıklı düşündüğü sürece insandır. Zira insanın hayvanlardan en bariz farkı düşünebilmesidir. Düşünmek yani akletmek ise eşya ve olaylar hakkında zihinsel hüküm vermektir. İşte kişi bu hükümlerinde vahyin aydınlığına tabi olduğunda hayvanlardan farklı olmaktadır. Aksi hâlde o hayvanlar gibi sadece duygularının, arzularının peşinde koşar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلهَهُ هَويهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكيلًا اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبيلًا  

"Hevasını (arzu ve duygularını) kendisine ilah edineni gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akledeceğini mi sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir hatta onlar daha şaşkın hâldedirler."[3]

Bu ayet genel olarak insan için düşüncenin önemini göstermektedir. Özel olarak Müslüman için önemine gelince; Müslüman herhangi bir insan değildir. O düşüncesinde, davranışlarında, arzu ve duygularında Rabbinin terbiye ve disiplinine teslim olan kişidir. İşte onun bu kişiliğine “İslâmi şahsiyet” denir. Müslüman bu şahsiyette sebat etmelidir.

Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm şahsiyetinin bu zihniyet ve nefsiyet yönünün nasıl olması gerektiğini şöyle ifade etmiştir:

لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ

“Sizden biriniz iman etmiş olmaz, ta ki, onun hevası benim getirdiğime tabi olasıya kadar."[4]

 

Şu ayet-i kerimede de Allahu Teâlâ müminlerin diğer insanlar gibi olmamaları, belirli bir şahsiyete yani İslâmi şahsiyete sahip olmaları gerektiğini gösteriyor:

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَاتَكُونُوا كَالَّذينَ كَفَرُوا

“Ey iman edenler küfredenler gibi olmayın…”[5]

Bütün bunlardan sonra:

Özgürlükler düşüncesinin getirisi olan yasaların kaynağı, düzen koyan ve doktrin oluşturan bireyin egemenliğini, onun kutsallığını, mutlak özgürlüğünü tanıyan düşünceyi ve yine bu düşüncenin bir eseri olan müstehcenlik ve Lut kavmi sapkınlığını;

Makyavelist düşüncenin neticesi olarak ekonomiye çözüm üretmek adına içki ve uyuşturucu kullanmayı, kumar oynamayı, kapital sahibi bankalar üzerinden faizi yaygınlaştırmayı;

Aklın hakikatin tek ölçüsü kabul edilmesi düşüncesinin getirisi olan ve İslâmi fikir, görüş ve hükümlerin doğru olup olmadığı ve bugün uygulanıp uygulanamayacağı gibi hususları dahi aklın konusuymuş gibi ele alan maddeyi ilahlaştırılırken mana ve ruhu yok sayan rasyonalist düşünceyi;

İlahi yasaları göz ardı edip adaleti sadece yasaya uygunlukta arayan düşünceleri;

“İnsan sevgisi”, “insanı sevmek” olarak resmedilmeye çalışılan ancak aslında “insanın tanrılaştırılması/ilahlaştırılması” anlamına gelen derin arka plana sahip hümanist düşünceyi;

Müslümanların kalkınma ve ilerlemesinin tamamen maddi düzlemde anlaşılması gerektiğini aşılayan pozitivist düşünceyi;

Kısacası Batı’nın insanlığı ifsat eden sair düşüncelerini gerçek anlamıyla idrak etmeli, hakikatini ayan beyan ortaya koyarak; fıtrata, akla, hayat vakıasına aykırılığını, yabancılığını tüm dünyaya göstermeliyiz. Masum bir fikrî çaba, felsefik bir hakikat arayışı gibi ortaya atılan bu düşüncelerin, gelinen süreçte tahrip gücünün ne kadar yüksek olduğu gören gözler için gizlenemez bir vakıadır. Şüphesiz genelde insan özelde Müslüman için düşünce önemlidir ancak aklın sınırları dikkate alınmadan, insanın haddini aşarak, vahiyden ve fıtrattan kendisini soyutlayarak yaptığı fikrî arayışları onun yolunu; kemalden ziyade hamlığa, gelişmeden ziyade çürümeye, kalkınmadan öte çöküntüye çıkarmıştır.

Hâlbuki insanı, hayatı ve kâinatı yaratan yüce Rabbimiz, insanlığa kurtuluş reçetesi, yol gösterici rehber olarak vahyini karanlıklarda yolunu şaşırmış kullarına kandil olarak peygamberleri aracılığıyla göndermiştir.

İşte İslâm dini, Rabbimizin kullarına hitap ettiği son hak din olarak aramızdadır. Bilinmelidir ki İslâm farazi bir din değildir. Her hususta olduğu gibi düşünceye de bir metot getirmiştir. İslâm akidesini fikrî kaide yani düşüncenin esası olmaktan çıkartıp Müslüman’da herhangi bir fikir konumuna getirilmesi onun/Müslüman’ın yukarıda ifade edilen hususlardaki sapmalarına neden olmuştur. Öncelikli olarak İslâm’ın Müslümanların zihinlerinde hak ettiği yere oturtulması, İslâm akidesinin Müslüman için yegâne fikrî kaide olduğu gerçeğinin onlara mürekkez bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte Müslümanların zihin dünyalarını ifsat, yaşamlarını mahfeden Batılı fikirleri toptan reddederek insanlığın kurtuluşunu vahyin aydınlığıyla buluşturmak da bizlerin üzerindeki esasi sorumluluklardandır.

فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ 

"... Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır."[6]

Rabbimizin kelamında zikrettiği hakikatin hayat bulması, Allah’ın biz Müslüman kullarının eliyle insanlığa ikram edeceği bir nimettir belki de…

Şüphesiz o günler bekleyenler için çok yakındır…

Allah’ım! Sen bize koruyucu kalkanını indir! Şüphesiz sen her şeye güç yetirensin!

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ

“İmam/halife ancak bir kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”[7]



[1] 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Prof. Dr. Fahir Armaoğlu

[2] Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde

[3] Furkan Suresi 43-44

[4] İmam Nevevi

[5] Âl-i İmran Suresi 156

[6] Rad Suresi 17

[7] Muslim


Yorumlar

  1. Sedat Özgür

    Rabbimiz razı olsun Kaleminizi güçlendirsin

Yorum Yaz