İslamcı Takıldık Fakat İslamcılık Yapamadık

Hakan Bolat

19. yüzyılın başlarından bu yana İslam Ümmeti’nin içerisinde çeşitli İslami hareketler oluştu. Batılı paradigmaya karşı bir tepki olarak ortaya çıkan bu hareketlerin Hilafet Devleti’nin yıkılma döneminde ve sonrasında ortaya çıkardığı İslamcı aydınlar ve siyasiler İslam’ın yönetim sistemini tekrar dünya siyasetinde lider konuma getirecekleri, İslami siyaseti hak ettiği yere geri getirecekleri iddiası ile İslam Ümmeti içerisinde çeşitli düşünceler ve hareketler oluşturdular… Fakat vakıanın sürüklemesi ile ortaya çıkan siyasi ve aydınların duygu ve fikirlerindeki ayrılıklar, külli bir düşünce ortaya koyamamaları, İslam düşüncesinin cinsinden bir metodlarının olmaması ve metodlarının kapalı-belirsiz olması sebebi ile ümmete sahih bir kalkınmanın kapısını aralayamadılar. Batı fikirlerinden etkilenmeleri doğal olarak onları sapmaya götürdü. İslam ile laiklik-milliyetçilik-demokrasiyi birbirine karıştırarak şu kaideleri oluşturup fikirlerini de bunun üzerine bina ettiler: “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez”, “İslam’a muhalif olmayan İslam’dandır.”, “Adet muhakkemdir”, “Vatan herkesin din Allah’ındır.”, “Cumhuriyet cumhurdan gelir. Cumhuriyet fazilettir”, “Demokrasi şuradır”, “Cihad savunmadır, kalemledir.” “Din ahlaktır.” Böylelikle İslam Ümmeti’nin kalbinde yatan İslami hayatı hâkim kılma arzusunu yönlendirmeyi ve Müslümanların enerjisini hüsran ile neticelendirmeyi başardılar. Şimdiki İslamcılar ise artık Müslümanların karşısında düşüncelerini açıklamakta çok daha rahatlar. Birinci dönem İslamcıların aksine karşılarında İslam’ı yeryüzüne hâkim kılınmayı arzulayan Müslümanlar olmadığı için yüzleri kızarmadan, utanmadan, rahatça, apaçık Müslüman halkı, İslam akidesine birebir zıt olan laikliğe, demokrasiye, milliyetçiliğe çağırmaktalar. En yakın örneği Türkiye Cumhuriyeti’nin İslamcı Başbakanı Erdoğan’ın Mısır’daki açıklaması: “Laiklik herkesin yaşam güvencesidir” yine “Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz.” İşte Türkiye, Mısır ve Tunus’ta İslamcıların zirve yaptığı, iktidar ve muktedir olunduğu bir zamanda ağızlarından çıkan ortak kelimeler bunlardır.

Fakat Batı’nın bütün bu kültürel, siyasi, iktisadi, askeri saldırılarına rağmen, Mustafa Akyol, Mümtaz’er Türköne, Etyen Mahçupyan gibi yazarların, İslamcılık tartışmalarında “marjinal yazılar” diye adlandırdıkları İslamcı yazarları tenkit etmelerinin altında yatan kaygı; Müslümanların yabancı kültür sayesinde yaşamış olduğu kültürel şoktan kurtulma ihtimallerinin olmasıdır. 

 Bu günlerde ise, yeni bir anayasanın düzenlendiği, Başkanlık sisteminin yavaş yavaş entegre edildiği, Kürtçülük–Türkçülük çatışmasının arttığı, İslam coğrafyasının yeniden şekillendirildiği süreçte, bi tartışmadır devam ediyor. İslamcılar bu entelektüel kem kümlerinin hayrını mutlaka murat etmişlerdir. İslamcılık tartışmalarının mihenk taşı olan Prof. İsmail Kara İslamcılık kavramını güncellemeye çalışırken şunları söylemekte; “İslamcılık 19-20. yüzyılda İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) ‘yeniden’ hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların bütününü ihtiva eden bir hareket…” 

İslamcılar, İslamcı(lık) kelimesini tanımlarken; ferdi bir mücadele-önder, İslam’ı genel pencereden tutan siyasiler, İslami külliyatta derinleşen şahıslar, belagatleri kuvvetli adamlar, iyi yazı yazan yazarlar, İslam’ı sadece ruhi olarak algılayan bireyler, akli kıyas yapan âlimler, paldır küldür giden bir hareket olarak bir tanım yapmaya çalışmaktadırlar. Bilindiği gibi Türkçede -lık eki olarak gelen isimler bir topluluk, bir bütünlük ifade etmektedir. Yine -lık eki o isme bir vasıf katarak onu somutlaştırır. O zaman İslamcıların tanımını yapmaya çalıştıkları özeliklerin hiç birinin İslamcılık kelimesinin yapım eki -lık ile hiçbir alakası olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü 19. yüzyıldan bu yana anlatılan İslamcılık hareketleri bir bütünlük arz etmediği gibi vasıf olarak da bir şeyleri netleştirmekten ziyade karmaşık vasıtalar, kapalı-belirsiz hareketler oluşturdular. Prof. İsmail Kara’nın şahıslara indirgediği ve tarihi sürecine vurgu yaptığı göreceli İslamcı(lık) ile İslamcılık kelimelerinin kasıtları çelişmektedir. Peki, o zaman onlar nedir derseniz. Yine Türkçede -cı yapım eki kelimenin sonuna geldiğinde başlıca fonksiyonu, tekil olmak, meslek ve uğraşma (oyalanma) manaları çıktığından dolayı âcizane yukarıda saydığım özelikleri taşıyan şahıslara-hareket hallerine “İslam(cı) takılmak” demekteyim. Yani İsmail Kara’nın İslamcı-lık olarak ortaya çıkardığı entelektüel uğraşıda bunun içine alarak İslamcı takılmaktan öte bizlere bir şey vermemektedir.

Bundan dolayı İslamcılık kelimesini zikrettiğimizde, önümüze getirilen “İslamcı takılma” kelimesinin mefhumlarına sahip olan meslekler ve davranış şekillerini kaynak edinmeden düşünmemiz gerekmektedir. Ve aynı zamanda illa ki bu İslamcılık kelimesini tanımlayacak isek, bu kelimenin mefhumunun bu ümmete hayrı dokunacak şekilde davranışlarını etkileyecek bir açıklama ile tanımlanması-anlatılması gerekmektedir. 

İslamcılık kelimesinin vakıasına mutabık bir tanımı yapılacak ise; “inandıkları İslam dinini hayatta var etme iradesini gösteren fertler topluluğunun, fikirsel ve duygusal bütünlük ile aynı fikir, aynı metod, aynı hedef etrafında bir araya gelmesidir” dersek eğer, yapılan işin boyası değişir. O zaman İslamcı takılmak ile İslamcılık yapmak arasında tüyleri diken diken eden, kalplerin titrediği bir fark hayatımızda ortaya çıkacaktır.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ 

Müminler ancak öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir, yanlarında Allah'ın ayetleri okunduğu zaman bu ayetler imanlarını arttırır, pekiştirir ve sadece Rablerine dayanırlar.”

Evet, böyle bir tanım yapıldığı zaman ortaya çıkacak davranış şeklinin kitleleşme-örgütleşme-partileşmek olarak vücut bulması da kaçınılmaz olacaktır.

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ

“Sizden (Müslümanlardan) kurulu bir (veya birden fazla sahih) kitleleşme olsun…” 

Diğer taraftan tartışılan İslamcı takılma meselesini, Türkiye’deki İslamcı takılan yazar ağabeylerimiz ve ablalarımız derinlemesine incelemeler sonucu, İslamcı takılmanın dününü, bugününü yarınını Müslümanlara yeni deryalar sunarak anlatmaya çalışmaktalar.

Fakat hâlâ ne yapacağımızı somut bir şekilde bilememekteyiz!

İslamcılık Yapamadık Çünkü Sahih Kitleleşmenin Nasıl Yapılacağını Bilemedik 

Bu konuda gerçekten ne yapacağımızı bilmediğimizi, düşünen-aydın kesimin karmaşalarında, göreceli anlayışlarında entelektüel kem kümlerinde daha iyi görmekteyiz. Hâlbuki iş laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti olduğu zaman hepsinin ağzından ortak ifadeler, ortak kaideler, ortak gayeler nasılda fışkırıyor. Aslında tartışılan kavramın neye işaret etmesi gerektiğini bile görmekte aciz kaldık…

Düşünme işlevinin başlangıcı olan vakıayı ihsas eksik olunca insanda kendisinde olmayan fakat var olduğunu düşündüğü zanlar oluşmaktadır. İslamcılık tartışmasına katkıda bulunan Prof. Dr. Yasin Aktay’ın; “Müslümanlar tarih boyunca her türlü siyasi konumu veya tecrübeyi yaşamıştır. Çünkü tamamlanmış bir kitapları ve muhalefetten başlayarak iktidarla devam etmiş, oradan başarılı bir Raşid Hilafet dönemi geçirmiş kurucu (constitutive) referans tecrübeleri var…” görüşüne bundan dolayı katılmamaktayım. Evet, karşılaşabileceğimiz her türlü sorunu çözebilecek tamamlanmış bir dine (ki o İslam) sahip olduğumuza iman ediyorum. Fakat İslam’ın yönetim nizamının hâkim olduğu tarih boyunca ve sonrasında Müslümanların, her türlü siyasi olay karşısında hissedilir, somut, aktarabildikleri, yaşamadıkları bir tecrübeleri mevcut. O da sahih İslami siyasi bir partinin eksikliğidir. Bunun en önemli göstergesi de İslam’ın yönetim nizamının tatbiki sırasında toplumun içerisinde İslam akidesini esas alan ve akidesinden çıkan kaideler üzerine bina edilen sahih bir İslami siyasi partinin olmamasıdır. Bundan dolayı toplumda İslam’ın hayat görüşünü tatmin edici bir açıklama ile anlatıp sonra toplumu etkileyen, fikirlerini inşa eden ve onu her türlü yükselmeye mecbur eden bir hareketin çıkmadığı elimizdeki kıymetleri kaybetmemizden belli değil midir? Yine ümmetin maslahatlarını gösteren ve onu bağrına basacak üzerine aldığı sorumluluğu hak edecek, fikrini ve metodunu kavrayan İslami bir hareketin bu zamana kadar çıkmaması da garip değil midir? Peki, Fas’tan Endonezya’ya kadar İslam yönetimi altında olan topraklara sahipken bu farziyetin doğru bir şekilde hayata infaz edilememesinden dolayı kalkanımızın parçalandığını ve vahdetimizin yerle yeksan edildiğini hiç düşündük mü? 

Yasin Aktay’ın yola çıkmaya hazırız-tamamız gazının aksine aslında Müslümanlar olarak özellikle “bu zamanda yaşayan Müslümanlar” olarak o kadar da rahat değiliz. Ne yazık ki, elimizde nasıl yapacağımızı tecrübe etmiş sahih bir kitleleşme hareketi de yok. Bunu bulmak ve İslam akidesinin üzerine bina etmek bu yüzyıla ait bir meseledir. Evet, elimizdeki iman ettiğimiz kaynaklarda (Kur’an-Rasul), Sahabe, Tabiin, Tabe-i Tabiin ve diğer asırlarda yaşayan Müslümanların “naslara” göre siyasi birtakım davranışları ortaya çıkardığı kitleleşme hareketleri vardır. Fakat bu hareketler sonuç itibari ile bir fikir üzerine kaim değillerdi (Ali ve Muaviye taraflarında olduğu gibi) yine disiplinli değildi (Halife’yi muhasebe eden İmam Hanefi ve nice İslam şahsiyetleri gibi.) Aynı zamanda süreklilik arz etmiyorlardı (Mutezile, Cebriye vb. hareketler gibi). İslam’ın yönetim nizamının hâkim olduğu sürede ve sonrasında kitleşme davranışlarımız ya mezhep ya tarikat ya da cemaat üzere olmuştur. 19. yüzyıldan sonara ise milliyetçi, vatancı hareketler olmuştur. Bunların yanı sıra İslam’ı “genel bir cüzden tutan” ahlakçı, irşatçı, hayır-hasenatçı, namazcı, okulcu vb. bir takım sivil toplum hareketleri denilen yapılar oluşmuştur. Fakat bütün bu hareketler içinde maalesef tam teşekküllü sahih bir İslami parti varlığı gözükmemektedir. 

Bundan dolayı Müslümanların tarihleri boyunca sahih İslami siyasi bir parti tecrübeleri olmadığı için doğru bir İslamcılık hareketi de oluşmamıştır. Mevcuda baktığımızda bu hareketlerin, bir fikir üzerine bina edilemediğini, disiplinsiz ve süreklilik arz etmeyen, bozuk kitleleşmeler ile sonuçlanan, Ümmet içinde İslamcı takılmaktan öteye gitmeyen, ilk nüvede bocalayan yapılar olduğu aşikârdır. Onun için Yasin Aktay’ın “Ne olmaları beklenirdi İslamcıların?” sorusunun cevabı da burada yatmaktadır.

Ali Bulaç ise, İslamcılık tartışmaları üzerine yazdığı yazıda kendi tanımımdan üç gaye çıkarmaktadır:

1) Dünyanın Kur'an ve Sünnet perspektifinden okunması

2) Bireysel, ailevi, toplumsal, bölgesel ve küresel ölçeklerde Müslümanca bir hayatın mümkün hale getirilmesi. Siyaset bunun yegâne değil, ama etkili enstrümanlarından biridir

3) İslam Birliği'nin kurulması (İttihad-ı Anasır-ı İslam)

Ardından Ali Bulaç şöyle bir soru sormaktadır: “Bu üçüne hangi inanmış Müslüman karşı çıkabilir ki?” Cevaben: Evet 1850-1924 İslam(cı) âlim, aydın, siyasilerin bu söylemlerine diyebilecek bir lafımız-sözümüz yoktu. Fakat artık kazın ayağı böyle değil. Artık söylemini oluşturduğunuz her görüşünüzün sonuna eklediğiniz “hangi inanmış Müslüman karşı çıkabilir” geçiştirmeleriniz aydın düşünceye sahip İslami atmosfer için yeterli bir ikna cümlesi olmayacaktır.

Bakalım ne kadar İslamcılık yapmayı biliyoruz? Ali Bulaç’ın üç gayesine nasıl ulaşmamız gerektiği noktasına iman etmekte miyiz? Yoksa birinci nesil İslamcıların davet ettikleri, altını dolduramadıkları fikir, metodlarının ceremesini çeken “ikinci nesil İslamcıların” fiyaskosuna düşmeyelim!

Dünyanın Kur'an ve Sünnet perspektifinden okunması

Dikkat edilirse İslamcıların en büyük sorunlarından birisi olan “kapalılık” burada hemen kendisini göstermektedir. Peki, dünyayı Kur’an ve Sünnet perspektifinden okumaktan kasıt nedir? Köklü İslâm Ümmeti’nin, problemlerinin çözümünü bulmak için İslâm'a tekrar dönmesini mi? İslâmî akidenin siyasî bir akide olduğu, Kitap ve Sünnet'in hayat, devlet ve toplum için kâmil bir nizamı kapsadıkları, Kitap ve Sünnet'in hem siyasî hem de teşriî niteliklere sahip olduğu mu? Kurtuluşun, düşmana karşı zafere ulaşmanın ancak Kitap ve Sünnet'e dönmekle ve o ikisini tatbik mevkiine koymakla olabileceğini idrak etmek mi?

Bunun için, İslâm Ümmeti; mevcut toplumun değiştirilmesinin zaruretini hissediyor, Kitap ve Sünnet'e de iman ediyorken Kitap ve Sünnet'in ümmetin misakı olarak kabul edilmesi, anayasa ve kanunlarına kaynak olarak benimsenmesi tabiî bir durumdur. Ancak, Kitap ve Sünnet'in ümmetin misakı olarak kabul edilmesi geniş boyutlarda ve çizgilerde meydana çıkmasını gerektirir. Ki bu boyutlar içerisinde Kitap ve Sünnet'in misak olarak benimsenmesindeki tatbikat şeklini kapsayan fikirler açığa çıkar. Bu fikirler; Kitap ve Sünnet'in neyi ifade ettiğini, o ikisini anlama metodunun ne olduğunu, anayasa ve kanunlara nasıl kaynak olduklarını belirlemedeki seyrin selâmetini garanti eden hususları kapsarlar. Kitap ve Sünnet'i tatbik için, onlara dayalı devletin mahiyetinin ne olduğunu ve onunla Kitap ve Sünnet'in nasıl uygulanacağını açıklarlar. Onun için, Kitap ve Sünnet'in bir misak olarak benimsenmesi; misakı gerçekleştirmenin pratik biçimini ifade edecek şekilde geniş boyutlarda billur (gayet açık) bir şekilde olmalıdır. İşte bundan ümmetin misak fikrinin ortaya çıkması gerekmektedir.

Bireysel, ailevi, toplumsal, bölgesel ve küresel ölçeklerde Müslümanca bir hayatın mümkün hale getirilmesi. Siyaset bunun yegâne değil, ama etkili enstrümanlarından biridir

Müslümanca hayatın mümkün hale getirilmesinin tek yolu İslam’ın tatbik metodu olan Hilafet ile insanlar arasındaki alakalara hükmetmektir. Bu işte bizzat siyasi bir iştir. Siyasi işlerde bunun asli unsurudur. Çünkü bu dinin akidesi hem ruhi hem de siyasi bir akidedir. Siyaset; insanların dâhili ve harici işlerini bir fikirle yürütmektir. Ümmetin İslâm davasını taşımaya hazırlanması tam anlamıyla İslâm esasına dayalı siyasî çalışmayla hazırlanması demektir. Bu da hem düşüncede hem de metodda iyice netleşmekle olur. Hatta ister dünya siyasetiyle ilgili olsun isterse İslâm topraklarından birisine ait siyasetle ilgili olsun dünyada her gün yaşanan olaylara karşı sahip olduğu metodu uygulaması gereklidir. Bu durum aynı zamanda ümmetin maslahatlarının benimsenmesi ve sömürgecilerin planlarının açıklanması şeklinde tecelli eden siyasî çalışmada süratli hareket etmeyi gerektirir. Yoksa Müslümanca bir hayatın mümkün hale getirilmesi bir takım sivil toplum örgütlerinde aktivist çalışmalar yapmakla mümkün olmayacaktır. “Siyaset bunun yegâne değil, ama etkili enstrümanlarından biridir” diyerek biricik unsuru olarak anlatmayı unuttuğu esası kapalılıktan kurtarıp-açıklığa kavuşturmadan, Ali Bulaç’ın Müslümanca bir hayatın mümkün hale getirilmesi gayesine inanmak istemem.

İslam Birliği'nin kurulması (İttihad-ı Anasır-ı İslam)

Ali Bulaç’ın imanı şart koştuğu, İslam Ümmeti’ni çağırdığı gayesine-kastına ulaşma keyfiyetinin-yolunun bilinmesi gerekmektedir. Yine İslam Birliği’nin ne olduğunu bilmemiz gerekir yoksa doğal olarak o gayeye ulaştıracak yolda bilinmeyecektir. İslam birliğinden kasıt İslam topraklarında var olan devletlerin toplanıp Avrupa Birliği gibi bir birliktelik oluşturması mı? Yoksa İslam beldelerinde iç idarede bağımsız olup genel yönetimde birleşen federal bir nizam mı kastedilmektedir? İslam topraklarındaki ulus devletlerinin ortak bir parlamentosu, NATO benzeri askeri birliği, IMF gibi iktisadi finansmanı oluşturacak bir yapıdan mı bahsetmektedir? Açıkçası İslam Birliği gayesinden ne kastettiği ve o kastına nasıl gitmesi gerektiği noktasında telakki oluşturamadım. Belki de bu birliktelikten kasıtında manevi, ılımlı İslam’ı temsil edecek (Vatikan gibi) bir imamet istemektedir Evet bir birliktelik şuuru var ama nasıl?

Bu konuda ne denecek ise şu unutulmamalıdır; İslâm’ın yönetim nizamı ve devlet şekli tam anlamı ile özgün bir sistemdir. İslam Akidesinin toprak-sınır, bayrak, anayasa-asker-iktisat-lider kavramlarında esas kıldığı ölçü tek olmasıdır. Çünkü İslam’ın yönetim nizamı ve cihazları şer’i hükümler tarafından belirtilmiştir. Bu nizam, dünya üzerindeki tüm sistemlerden gerek esas ve kurumları açısından ve gerekse sorunların halledildiği fikir, kavram ve ölçüler açısından farklılık arz etmektedir. Yönetimin temsil ettiği şekiller, uygulanan anayasa ve kanunlar açısından da farklılıklar söz konusu olmaktadır. Onun için İslam Ümmeti’nin birliği denildiğinde şu dört esas olmazsa olmazlarıdır;

1- Hâkimiyet (egemenlik) halka değil şeriata aittir.

2- Sulta (otorite) ümmete aittir.(Şeriatın halife seçiminin ümmetçe yapılmasını, ümmetin otoritesini, Allah ve Rasulü’nün hükümleri ile yönetmesini şart koşarak seçeceği Halife’ye biat ile belirlemesini şart koşmuştur.)

3- Tek bir halifenin tayini Müslümanlara farzdır.

4- Şer'î hükümleri benimsemek (hükümleri yürürlüğe koyup kanun yapmak) yalnız Halife’nin hakkıdır. Yani anayasa ve kanunları belirleyen halifedir.

Bunlar, İslâm’daki yönetimin temel kurallarıdır. Bu kurallar, şer'i delillerin titizlikle incelenmesi ile çıkartılmış kurallardır.

Evet, İslamcılık kavramının içini dolduramıyor olmamız ve davranışlarımızı etkileyecek hareket oluşturamamamız, bu konuyu ele alan İslamcı takılan aydın ve siyasilerimizin bu işin nasıl yapılacağını bilmiyor olmasından kaynaklanmaktadır.

İslamcı takılan siyasi ve aydınlarımız muayyen bir fiile ilişkin gelen şer’i hükmün ne demek olduğunu anlayamadıkları için Allah Rasulü’nün İslam Devleti’ni kurmada takip ettiği kitleleşme metodunu idrak edemediler. Allah Rasulü’nün İslam Devleti’ni kurmada takip ettiği kitleleşme hareketini bilemediklerinden dolayı kâfirlerin fikri, siyasi, askeri, ekonomik saldırıları karşısında İslamcılık düşüncesinde hazırlıksız, plansız, programsız rastgele günün kullanılan araç ve vesileleri ile düşüncelerini yürüttüler. Karmaşık vasıtalarla sisteme uyum sağlayarak yürüdüler ve bugün bu noktaya gelindi. 

Son olarak şunu demek isterim; İslamcılık tartışması sahih kitleleşme tartışmasıdır. İslam Ümmeti için sahih kitleleşmenin yolunun nasıl olacağını açıklamadan da bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü kelimenin hayatta karşılığı kitleleşmek, örgütleşmek, partileşmek ile alakalıdır. O zaman Müslümanların davranışlarına etki edecek bir fikir ortaya koyabiliriz. Ve halkı Müslüman olan bir beldede tabi bir şekilde sahih kitleleşmenin kapılarını açabiliriz.

el-Mukaddim, el-Cami, el-Mucib olan Allah Subhanehu ve Teâlâ'dan ümmetin içinden sahih kitleleşmelerin çıkması için yardım niyaz ederiz. Allah Subhanehu ve Teâla bizleri sahih bir çalışma içinde olanlardan kılsın. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz