Günümüzde
küreselleşmenin kitle iletişim araçları, teknik, teknoloji ve siyaset
üzerindeki etkisinden çok daha fazlası ekonomi üzerinde ortaya çıktığı
yadsınmayacak bir gerçektir. 20. yüzyılın başında dünya üzerinde belli başlı
birkaç devlet mevcut iken 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başlarında
özellikle 1. ve 2. Cihan Harbi sonrasında bu sayı yüzün üzerine çıkmıştır.
Fransız İhtilali ve
onun getirdiği milliyetçilik düşüncesi, imparatorlukları parçalara ayırıp her
ulusun kendisini temsil edeceği daha küçük devletlere razı olma esası birkaç
devletten yüzlerce devleti ortaya çıkarması, sömürü zihniyetine bezenmiş Batı’nın,
kendi toprakları üzerinde istemediği bir sonuç olsa da düşmanları olan ve üç
kıtada hâkimiyet sağlayan Müslümanları ve de gayrimüslimleri bir arada tutan
Osmanlı Devleti’ni parçalara ayırıp yok etmenin en etkili yolu olarak
görülmekteydi.
Böylece parçalara
ayrılmış dev beden üzerindeki devletçikler sosyal, siyasal, ekonomik, askerî ve
politik olarak çok daha rahat bir şekilde kontrol edilip sömürülebilecekti.
Milliyetçilik düşüncesi, devletlerin fiziki ve siyasi dönüşümünü
gerçekleştirirken bu sürecin tamamlayıcı unsuru olan Sanayi Devrimi ise teknik,
teknolojik, askerî ve de ekonomik dönüşümün en önemli ayağını oluşturuyordu.
Küreselleşmenin ilk adımını bu iki gelişme üzerinden okumak mümkündür.
Küreselleşmenin zirvede olduğu günümüzde kendini en belirgin şekilde
hissettirdiği alan kuşkusuz ekonomidir. 21. yüzyılın ortalarına kadar ki
süreçte ekonomi daha çok devletlerin tekelinde şekillenirken sonraki süreçte
para babaları dediğimiz kişiler ve şirketlerin çok daha bariz bir şekilde
sermaye üzerindeki hâkimiyetlerini görebilmekteyiz.
Fiziki ve siyasi
olarak daha küçük devletlerle temsil edilen halklar üzerinde, sermaye
sahiplerinin barizleşmesi önceden hazırlanmış siyasi bir planın neticesi mi,
yoksa gelişen siyasi ve politik gelişmelerin doğal bir sonucumu olduğu
tartışıla gelmiştir. Mesele hangi şekilde gelişmiş olursa olsun gerçek olan bir
şey var ki, o da şuan kapitalist Batılı sermaye sahibi kişi ve şirketlerin
dünyanın siyasi, iktisadi, askerî gidişatı üzerindeki tesirlerinin muazzam
boyuttaki etkileridir. Bu etkilerini daha geniş alanlarda, daha tesirli ve uzun
soluklu olmasını isteyen kapitalist Batılı sermayedarlar daha yerel ve mikro
milliyetçilik düşüncesi ile kendi ülkeleri dışındaki devletleri bölmek
suretiyle hem yönetimleri hem de ekonomileri üzerindeki tahakkümlerini garanti
etmeye çalışmaktalar. Yine ekonomilerin devletlerin tahakkümünden çıkarılarak
serbest piyasa anlayışı ile bu dev şirket ve sermaye sahipleri istedikleri
alanı kendilerine açmış oluyorlardı. Konunun daha iyi anlaşılması açısından
bakın silah, ilaç, gıda ve iletişim şirketleri, dünya sermayesinin çok büyük
bir kısmını kontrol etmeleri bu garantinin sürekliliğinin onlar için ne kadar
hayati olduğunu ortaya koymaktadır. Küresel sömürgeciliğin örgütleyicisi,
uygulayıcısı, taşıyıcısı olan kapitalist nizam, tüm ülkeleri, bölgeleri hatta
kıtaları dahi kendi tahakkümü altına almak için sermayeyi kimi yerde ilaç, kimi
yerde gıda, kimi yerde iletişim aracı, kimi yerde de silah olarak kullanmaktan
geri durmaması büyük sermayedarların dünyanın gidişatını belirleyen tüm
unsurlara etki etme isteğinden ileri gelmektedir.
Böylece ellerindeki
sermaye gücünü kullanmak suretiyle yönetimleri, siyaseti dizayn etme ve kendi
çıkarları doğrultusunda hizmet etme fırsatını bulan dev şirket ve süper
sermayedarlar insan hakları, özgürlük, demokrasi çığırtkanlığı yaparak siyaseti
kendi menfaatlerine hizmet ettirilecek bineğe dönüştürdüler. Nihayetinde süper
zengin sermayedarların, ekonomik düzen üzerindeki etkileri, yönlendirmeleri,
yönetmeleri, para silahını kullanmak suretiyle siyaseti şekillendirmeleri dünya
devletleri ve halkaları üzerinde çok büyük değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur.
Parayı, metayı, menfaati esas alan anlayış değerleri ayaklar altına almak
suretiyle toplumları, insanlığı tükeniş, yıkım noktasına götürürken bir sistem
bir ideoloji olarak kapitalist düzen hayatın her alanında hissedilir oluyordu.
Yukarıda da bahsettiğim üzere demokrasiyi menfaatleri için bir binek olarak
gören süper sermayedarların, paylaşmayı düşünmedikleri iki temel unsur; para ve
iktidar, bunlar tehlikeye düştüğü andan itibaren dillerinden düşürmedikleri
demokrasi putunun arkasından dolaştıklarını görebilirsiniz. Yine ellerindeki
devasa ekonomik güç ile her istediklerini almaya yeltenen bu zengin sınıf;
kendi medya ve basın yayın organları oluşturdukları gibi gerek siyasi partiler,
gerekse de iktidarları, sahip oldukları güçler ile destekleyerek kendi
menfaatlerine hizmet edecek bineklere dönüştürebilmekteler. Bugün birçok Avrupa
ülkesi ve Amerika’da olduğu gibi yöneticileri halka seçtiren sermayedarlar aynı
şekilde dünyanın diğer ülkelerinde de bu anlayışı farklı şekillerde
uygulamaktalar. Ülkemizden bir örnek verecek olursak medyaya yansıyan Rıza
Zarraf adında bir tüccarın, sahip olduğu
maddi güç ile birtakım bakanları, müsteşarları ve müdürleri elinin altına almak
suretiyle menfaatlerine payanda yaptığına hep birlikte şahit olduk ki bu
paranın, bürokratları, siyasetçileri kendisine ne denli hizmet ettirdiğinin
açık örneğiydi. Tabi bu süper sermayedarlar sahip oldukları devasa şirketler
ile servetlerine servet katarken şirketçi model ve anlayışı siyaset alanına
taşımaktan da geri durmamaktalar. Ellerindeki imkânlarla nasıl ki kendi
bültenlerini oluşturduysalar aynı şekilde kendi çıkarlarına hizmet edecek
siyasi partiler kurmaktan da geri kalmamaktalar. Yani, yeri geldikçe var olan
mevcut partilerdeki kişileri finans, medya ve diğer imkânlarla desteklemek
bazen de parti kurdurmak suretiyle bu parti ve yöneticiler aracılığı ile
siyasete yön verebilmek…
Hiçbir değerler
manzumesi olmayan tek ölçüleri menfaat olan süper sermayedarlar, var olan bütün
kaynakların kendilerine hizmet etmesini istemelerinin yanında var olan siyasal
sistemlerin de kendi güdümlerinde çalışmasını istemekteler. Hem siyaseti hem de
parayı kontrol edenlerin nasıl bir tablo ortaya çıkardıklarına bakmamız
meselenin daha somut bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır.
Geçtiğimiz günlerde
bir kuruluş tarafından hazırlanan raporda 2017 yılında üretilen paranın yüzde
82’sinin yüzde 1’lik zengin nüfus dilimine gitmesi en fakirlerin ise durumunda
hiçbir şekilde değişikliğin olmaması zenginliğin elit bir zümrenin elinde döndüğünün
en açık göstergesiydi. Yine aynı kuruluş, 2017 yılı itibariyle dünyanın en
zengin 8 bireyinin geri kalan ve dünyanın yarısını teşkil eden fakirlerin
tamamına eşit zenginlikte olduğunu not ederken 2018 yılında bu sayının 8’den
42’ye çıktığını belirtti. Bu yüzde 1’lik kesimin sahip olduğu servetin toplamı
2016 yılı verileri itibariyle toplam işletilen varlıkların piyasa değerinin 280
trilyon dolar üzerinde olduğu göz önüne alındığında sadece bu yüzde 1’lik kesimin
140 trilyon dolarlık bir sermayeyi kontrol ettiği görülecektir. Dünyada hâlihazırda
1542 dolar milyarderi, 36 milyon da dolar milyonerinin mevcut olması
demokrasinin koca bir yalan olduğunun matematiksel ispatıdır.
Bu, yüzde 1’lik kesimin bu zenginliğe nasıl
ulaştığı, hangi süreçlerin sonucunda bu aşamaya geldikleri irdelendiğinde
özellikle 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra beşte bir
toplumu inşa etmek anlayışından hareketle gelir adaletsizliğinin ortadan
kaldırılmasına yönelik bir takım düşüncelerden mütevellit anlayış gelişti. Bu
düşüncenin odak noktası, insanlığın beşte biri zengin, beşte dördünün ise orta
düzeyde olması gerektiği ile alakalı bir akım geliştirilmek istenmesiydi. Bu düşünce de kısa bir zaman sonra
sermayedarların sömürüsüne hizmet etmeye dönüşünce bugünkü yüzde 1’lik kesimi
oluşturan süper sermayedarlar ve onların karşısında yer alan yüzde 99 dediğimiz
yoksullukla boğuşan bir kesim meydana gelmiş oldu.
Gelirler artmasına rağmen süper zengin ve
yoksullar arasındaki makasın açılmasındaki temel sebebe geldiğimizde ise
elbette ki bugün dünyanın tamamında hükmü süren demokrasi nizamı bu sorunun
esasi müsebbibi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nizamın temel dinamiklerinin
insani olmaktan ziyade menfi olması, haklıdan ziyade güçlünün, yoksullardan
ziyade zenginlerin menfaatlerini esas alması yine siyasi erkin çıkardığı
kanunların, yasaların bu zenginlerin daha bir zenginleşmesini sağlayacak
mevzuatları hazırlamaları, yoksul kesimin zenginlerin menfaatini bozacak
girişimlerine karşı ceza kanunları ile bu kesimin korunması, bu nizamın
toplumsal, insani olmaktan ziyade menfi ve bozuk olduğunun göstergesidir. Kanun
ve yasalar zenginlerin menfaati için hazırlanırken, vergi ve cezaların
yoksullar için çıkarılması demokrasinin çarpıklığının bir başka göstergesidir.
Bir örnek verecek olursak geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan Paradise Papers /
Cennet Belgeleri, bu belgelerde bir takım zenginler ve onların etrafında dönen
siyasetçi, siyasetçi çocuklarının 19 vergi cenneti olarak tasvir edilen
yerlerde 600 milyar doların üzerinde vergi kaçırdıklarını konu ediniyordu.
Gerçekte ise kaçırılan vergilerin açıklanan meblağdan çok daha yüksek olduğu
biliniyor ki bu rakamın 25 trilyon dolar düzeyinde olduğu tahmin edilmekte.
Tabi bu belgeler ortaya çıkmasına rağmen bu zenginler ve siyasetçiler hakkında
hiçbir hukuki işlem başlatılamadı. Çünkü bu vergi kaçırma zaten hukuka uygun
bir şekilde yapıldığı için hukuk, hukuksuz bir şekilde bu belgeleri ortaya
çıkaranları cezalandırmak için çalıştırılması bir avuç brujuvanın, demokrasi
ile hakları garanti edilirken bu hırsızlığı ortaya çıkranlar ise demokrasiye
göre cezalandırılıyordu. Dedik ya cezalar ve vergiler toplum için yasa ve
kanunlar zenginlerin menfaati için diye.
Dünya sermayesinin
yarısından fazlasını elinde bulunduran bir avuç süper sermayedar mı, süper
zengin mi adına ne derseniz deyin gerek kamu, gerek devlet, gerekse de
fertlerin hakları olan tüm malları, menfaatleri kullanmaktan geri durmaksızın,
her türlü hile ve aldatmacaya başvuran, her türlü kara parayı aklayan, vergi
kaçıran, yönetimleri, yöneticileri ellerinde oyuncak eden bu bir avuç elitin
dünyanın geri kalanını kendisine köle etmeye, açlığa, ölüme terk ederken bu
arsızları ekranlarda ve meydanlarda en çok demokrasi vurgusu yapıyor olarak
görmeniz şaşırtıcı değil.
Devletlerden daha
zengin olan bir avuç burjuva, insanlar açlıktan ölürken demokrasi, kârlarına kâr
katarken demokrasi, çalarken demokrasi, savaş çıkarırken demokrasi, öldürürken
demokrasi diyorlar. Aynı şekilde yöneticilerin, siyasetçilerin de dillerinden
düşürmedikleri sihirli kelime demokrasi, bu illeti dillerine pelesenk
etmelerinin sebebi yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere mal ve servetler
üzerinde mutlak hâkimiyet kurmakla birlikte halklar üzerindeki yönetimlerini
daimileştirmekten ileri gelmektedir.
Velhasıl neresinden
bakılırsa bakılsın devletlerden daha zengin bir avuç burjuvanın demokrasi
yalanı, insani olmaktan uzak, bitmiş, tükenmiş, yalanlar üzerine kurgulanmış,
iflas etmiş, yok olmaya mahkûm, son demlerine gelmiş bir düzeni ifade
etmektedir. Umuyorum ki artık ekranlarda ve meydanlarda demokrasi havariliği
yapan yönetici, siyasetçi ve sermayedarlar görüldüğünde onların
çığırtkanlıklarının hangi niyet ve amele matuf olduğu anlaşılmış
olacaktır.
Artık: Ey şeref! Ey
hak! Ey hukuk! Ey ahlak! Ey adalet neredesin? diye haykırıp, bunların
gerçekleşeceği düzeni, İslâm nizamını hep birlikte inşa etmenin vakti geldi de
geçiyor diye düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?
KAYNAKLAR
https://m.timeturk.com/en-zengin-yuzde-1-dunyanin-geri-kalanina-bedel/haber-833932
https://www.ntv.com.tr/dunya/super-zenginlerin-vergi-kacirma-cenneti,Ftvz-rU5V0mIKcdnTKUQ1Q
http://www.baskentlilerhaber.com/dunya-zenginlere-gore-dizayn-ediliyor-_m782.html


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış