DEVLETLERDEN DAHA ZENGİN OLAN BRUJUVANIN HALKA SÖYLEDİĞİ DEMOKRASİ YALANI

Ahmet Sapa

Günümüzde küreselleşmenin kitle iletişim araçları, teknik, teknoloji ve siyaset üzerindeki etkisinden çok daha fazlası ekonomi üzerinde ortaya çıktığı yadsınmayacak bir gerçektir. 20. yüzyılın başında dünya üzerinde belli başlı birkaç devlet mevcut iken 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başlarında özellikle 1. ve 2. Cihan Harbi sonrasında bu sayı yüzün üzerine çıkmıştır.

Fransız İhtilali ve onun getirdiği milliyetçilik düşüncesi, imparatorlukları parçalara ayırıp her ulusun kendisini temsil edeceği daha küçük devletlere razı olma esası birkaç devletten yüzlerce devleti ortaya çıkarması, sömürü zihniyetine bezenmiş Batı’nın, kendi toprakları üzerinde istemediği bir sonuç olsa da düşmanları olan ve üç kıtada hâkimiyet sağlayan Müslümanları ve de gayrimüslimleri bir arada tutan Osmanlı Devleti’ni parçalara ayırıp yok etmenin en etkili yolu olarak görülmekteydi.

Böylece parçalara ayrılmış dev beden üzerindeki devletçikler sosyal, siyasal, ekonomik, askerî ve politik olarak çok daha rahat bir şekilde kontrol edilip sömürülebilecekti. Milliyetçilik düşüncesi, devletlerin fiziki ve siyasi dönüşümünü gerçekleştirirken bu sürecin tamamlayıcı unsuru olan Sanayi Devrimi ise teknik, teknolojik, askerî ve de ekonomik dönüşümün en önemli ayağını oluşturuyordu. Küreselleşmenin ilk adımını bu iki gelişme üzerinden okumak mümkündür. Küreselleşmenin zirvede olduğu günümüzde kendini en belirgin şekilde hissettirdiği alan kuşkusuz ekonomidir. 21. yüzyılın ortalarına kadar ki süreçte ekonomi daha çok devletlerin tekelinde şekillenirken sonraki süreçte para babaları dediğimiz kişiler ve şirketlerin çok daha bariz bir şekilde sermaye üzerindeki hâkimiyetlerini görebilmekteyiz.

Fiziki ve siyasi olarak daha küçük devletlerle temsil edilen halklar üzerinde, sermaye sahiplerinin barizleşmesi önceden hazırlanmış siyasi bir planın neticesi mi, yoksa gelişen siyasi ve politik gelişmelerin doğal bir sonucumu olduğu tartışıla gelmiştir. Mesele hangi şekilde gelişmiş olursa olsun gerçek olan bir şey var ki, o da şuan kapitalist Batılı sermaye sahibi kişi ve şirketlerin dünyanın siyasi, iktisadi, askerî gidişatı üzerindeki tesirlerinin muazzam boyuttaki etkileridir. Bu etkilerini daha geniş alanlarda, daha tesirli ve uzun soluklu olmasını isteyen kapitalist Batılı sermayedarlar daha yerel ve mikro milliyetçilik düşüncesi ile kendi ülkeleri dışındaki devletleri bölmek suretiyle hem yönetimleri hem de ekonomileri üzerindeki tahakkümlerini garanti etmeye çalışmaktalar. Yine ekonomilerin devletlerin tahakkümünden çıkarılarak serbest piyasa anlayışı ile bu dev şirket ve sermaye sahipleri istedikleri alanı kendilerine açmış oluyorlardı. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bakın silah, ilaç, gıda ve iletişim şirketleri, dünya sermayesinin çok büyük bir kısmını kontrol etmeleri bu garantinin sürekliliğinin onlar için ne kadar hayati olduğunu ortaya koymaktadır. Küresel sömürgeciliğin örgütleyicisi, uygulayıcısı, taşıyıcısı olan kapitalist nizam, tüm ülkeleri, bölgeleri hatta kıtaları dahi kendi tahakkümü altına almak için sermayeyi kimi yerde ilaç, kimi yerde gıda, kimi yerde iletişim aracı, kimi yerde de silah olarak kullanmaktan geri durmaması büyük sermayedarların dünyanın gidişatını belirleyen tüm unsurlara etki etme isteğinden ileri gelmektedir.

Böylece ellerindeki sermaye gücünü kullanmak suretiyle yönetimleri, siyaseti dizayn etme ve kendi çıkarları doğrultusunda hizmet etme fırsatını bulan dev şirket ve süper sermayedarlar insan hakları, özgürlük, demokrasi çığırtkanlığı yaparak siyaseti kendi menfaatlerine hizmet ettirilecek bineğe dönüştürdüler. Nihayetinde süper zengin sermayedarların, ekonomik düzen üzerindeki etkileri, yönlendirmeleri, yönetmeleri, para silahını kullanmak suretiyle siyaseti şekillendirmeleri dünya devletleri ve halkaları üzerinde çok büyük değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur. Parayı, metayı, menfaati esas alan anlayış değerleri ayaklar altına almak suretiyle toplumları, insanlığı tükeniş, yıkım noktasına götürürken bir sistem bir ideoloji olarak kapitalist düzen hayatın her alanında hissedilir oluyordu. Yukarıda da bahsettiğim üzere demokrasiyi menfaatleri için bir binek olarak gören süper sermayedarların, paylaşmayı düşünmedikleri iki temel unsur; para ve iktidar, bunlar tehlikeye düştüğü andan itibaren dillerinden düşürmedikleri demokrasi putunun arkasından dolaştıklarını görebilirsiniz. Yine ellerindeki devasa ekonomik güç ile her istediklerini almaya yeltenen bu zengin sınıf; kendi medya ve basın yayın organları oluşturdukları gibi gerek siyasi partiler, gerekse de iktidarları, sahip oldukları güçler ile destekleyerek kendi menfaatlerine hizmet edecek bineklere dönüştürebilmekteler. Bugün birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da olduğu gibi yöneticileri halka seçtiren sermayedarlar aynı şekilde dünyanın diğer ülkelerinde de bu anlayışı farklı şekillerde uygulamaktalar. Ülkemizden bir örnek verecek olursak medyaya yansıyan Rıza Zarraf adında bir tüccarın,  sahip olduğu maddi güç ile birtakım bakanları, müsteşarları ve müdürleri elinin altına almak suretiyle menfaatlerine payanda yaptığına hep birlikte şahit olduk ki bu paranın, bürokratları, siyasetçileri kendisine ne denli hizmet ettirdiğinin açık örneğiydi. Tabi bu süper sermayedarlar sahip oldukları devasa şirketler ile servetlerine servet katarken şirketçi model ve anlayışı siyaset alanına taşımaktan da geri durmamaktalar. Ellerindeki imkânlarla nasıl ki kendi bültenlerini oluşturduysalar aynı şekilde kendi çıkarlarına hizmet edecek siyasi partiler kurmaktan da geri kalmamaktalar. Yani, yeri geldikçe var olan mevcut partilerdeki kişileri finans, medya ve diğer imkânlarla desteklemek bazen de parti kurdurmak suretiyle bu parti ve yöneticiler aracılığı ile siyasete yön verebilmek…

Hiçbir değerler manzumesi olmayan tek ölçüleri menfaat olan süper sermayedarlar, var olan bütün kaynakların kendilerine hizmet etmesini istemelerinin yanında var olan siyasal sistemlerin de kendi güdümlerinde çalışmasını istemekteler. Hem siyaseti hem de parayı kontrol edenlerin nasıl bir tablo ortaya çıkardıklarına bakmamız meselenin daha somut bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır.

Geçtiğimiz günlerde bir kuruluş tarafından hazırlanan raporda 2017 yılında üretilen paranın yüzde 82’sinin yüzde 1’lik zengin nüfus dilimine gitmesi en fakirlerin ise durumunda hiçbir şekilde değişikliğin olmaması zenginliğin elit bir zümrenin elinde döndüğünün en açık göstergesiydi. Yine aynı kuruluş, 2017 yılı itibariyle dünyanın en zengin 8 bireyinin geri kalan ve dünyanın yarısını teşkil eden fakirlerin tamamına eşit zenginlikte olduğunu not ederken 2018 yılında bu sayının 8’den 42’ye çıktığını belirtti. Bu yüzde 1’lik kesimin sahip olduğu servetin toplamı 2016 yılı verileri itibariyle toplam işletilen varlıkların piyasa değerinin 280 trilyon dolar üzerinde olduğu göz önüne alındığında sadece bu yüzde 1’lik kesimin 140 trilyon dolarlık bir sermayeyi kontrol ettiği görülecektir. Dünyada hâlihazırda 1542 dolar milyarderi, 36 milyon da dolar milyonerinin mevcut olması demokrasinin koca bir yalan olduğunun matematiksel ispatıdır.

 Bu, yüzde 1’lik kesimin bu zenginliğe nasıl ulaştığı, hangi süreçlerin sonucunda bu aşamaya geldikleri irdelendiğinde özellikle 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra beşte bir toplumu inşa etmek anlayışından hareketle gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir takım düşüncelerden mütevellit anlayış gelişti. Bu düşüncenin odak noktası, insanlığın beşte biri zengin, beşte dördünün ise orta düzeyde olması gerektiği ile alakalı bir akım geliştirilmek istenmesiydi.  Bu düşünce de kısa bir zaman sonra sermayedarların sömürüsüne hizmet etmeye dönüşünce bugünkü yüzde 1’lik kesimi oluşturan süper sermayedarlar ve onların karşısında yer alan yüzde 99 dediğimiz yoksullukla boğuşan bir kesim meydana gelmiş oldu.

 Gelirler artmasına rağmen süper zengin ve yoksullar arasındaki makasın açılmasındaki temel sebebe geldiğimizde ise elbette ki bugün dünyanın tamamında hükmü süren demokrasi nizamı bu sorunun esasi müsebbibi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nizamın temel dinamiklerinin insani olmaktan ziyade menfi olması, haklıdan ziyade güçlünün, yoksullardan ziyade zenginlerin menfaatlerini esas alması yine siyasi erkin çıkardığı kanunların, yasaların bu zenginlerin daha bir zenginleşmesini sağlayacak mevzuatları hazırlamaları, yoksul kesimin zenginlerin menfaatini bozacak girişimlerine karşı ceza kanunları ile bu kesimin korunması, bu nizamın toplumsal, insani olmaktan ziyade menfi ve bozuk olduğunun göstergesidir. Kanun ve yasalar zenginlerin menfaati için hazırlanırken, vergi ve cezaların yoksullar için çıkarılması demokrasinin çarpıklığının bir başka göstergesidir. Bir örnek verecek olursak geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan Paradise Papers / Cennet Belgeleri, bu belgelerde bir takım zenginler ve onların etrafında dönen siyasetçi, siyasetçi çocuklarının 19 vergi cenneti olarak tasvir edilen yerlerde 600 milyar doların üzerinde vergi kaçırdıklarını konu ediniyordu. Gerçekte ise kaçırılan vergilerin açıklanan meblağdan çok daha yüksek olduğu biliniyor ki bu rakamın 25 trilyon dolar düzeyinde olduğu tahmin edilmekte. Tabi bu belgeler ortaya çıkmasına rağmen bu zenginler ve siyasetçiler hakkında hiçbir hukuki işlem başlatılamadı. Çünkü bu vergi kaçırma zaten hukuka uygun bir şekilde yapıldığı için hukuk, hukuksuz bir şekilde bu belgeleri ortaya çıkaranları cezalandırmak için çalıştırılması bir avuç brujuvanın, demokrasi ile hakları garanti edilirken bu hırsızlığı ortaya çıkranlar ise demokrasiye göre cezalandırılıyordu. Dedik ya cezalar ve vergiler toplum için yasa ve kanunlar zenginlerin menfaati için diye.

Dünya sermayesinin yarısından fazlasını elinde bulunduran bir avuç süper sermayedar mı, süper zengin mi adına ne derseniz deyin gerek kamu, gerek devlet, gerekse de fertlerin hakları olan tüm malları, menfaatleri kullanmaktan geri durmaksızın, her türlü hile ve aldatmacaya başvuran, her türlü kara parayı aklayan, vergi kaçıran, yönetimleri, yöneticileri ellerinde oyuncak eden bu bir avuç elitin dünyanın geri kalanını kendisine köle etmeye, açlığa, ölüme terk ederken bu arsızları ekranlarda ve meydanlarda en çok demokrasi vurgusu yapıyor olarak görmeniz şaşırtıcı değil.

Devletlerden daha zengin olan bir avuç burjuva, insanlar açlıktan ölürken demokrasi, kârlarına kâr katarken demokrasi, çalarken demokrasi, savaş çıkarırken demokrasi, öldürürken demokrasi diyorlar. Aynı şekilde yöneticilerin, siyasetçilerin de dillerinden düşürmedikleri sihirli kelime demokrasi, bu illeti dillerine pelesenk etmelerinin sebebi yukarıda da ifade etmeye çalıştığım üzere mal ve servetler üzerinde mutlak hâkimiyet kurmakla birlikte halklar üzerindeki yönetimlerini daimileştirmekten ileri gelmektedir.

Velhasıl neresinden bakılırsa bakılsın devletlerden daha zengin bir avuç burjuvanın demokrasi yalanı, insani olmaktan uzak, bitmiş, tükenmiş, yalanlar üzerine kurgulanmış, iflas etmiş, yok olmaya mahkûm, son demlerine gelmiş bir düzeni ifade etmektedir. Umuyorum ki artık ekranlarda ve meydanlarda demokrasi havariliği yapan yönetici, siyasetçi ve sermayedarlar görüldüğünde onların çığırtkanlıklarının hangi niyet ve amele matuf olduğu anlaşılmış olacaktır. 

Artık: Ey şeref! Ey hak! Ey hukuk! Ey ahlak! Ey adalet neredesin? diye haykırıp, bunların gerçekleşeceği düzeni, İslâm nizamını hep birlikte inşa etmenin vakti geldi de geçiyor diye düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?

KAYNAKLAR

https://m.timeturk.com/en-zengin-yuzde-1-dunyanin-geri-kalanina-bedel/haber-833932

https://www.ntv.com.tr/dunya/super-zenginlerin-vergi-kacirma-cenneti,Ftvz-rU5V0mIKcdnTKUQ1Q

http://www.baskentlilerhaber.com/dunya-zenginlere-gore-dizayn-ediliyor-_m782.html

http://www.haberturk.com/dunyanin-en-zengin-yuzde-1-lik-kesimi-kuresel-servetin-82-sine-sahip-1805910 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz