CEDAW VE İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİN YIKICI ETKİLERİ VE TOPLUMSAL TAHRİBATI

Ahmet Sapa

İnsanlık tarihiyle başlayan ailenin kendi içinde oldukça özel bir yapısı vardır.  Kapitalizmin bütün değerleri metalaştırıp bozuk para hâline getirdiği bir zeminde bu anlayışa direnç gösteren son kaledir. Özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda kendi içinde bir disiplini olan, mahremiyeti, ahlakı, bütünlüğü, birlikteliği, obur tüketime karşı düzenleyici mekanizması, aileyi oldukça özel kılarken, her şeyi bireyselleştiren, doyumsuz tüketimi ön gören, ahlak ve mahremiyeti ortadan kaldırmaya çalışan kapitalist ideolojiye direnç cephesi olarak durmaktadır. Yaklaşık yarım asırdır Batı’da aile sistemini yok eden kapitalist ideoloji, tüm kötülükleri, uygulandığı toplumlarda engelsiz bir şekilde var edebildi. Mal ve hizmetleri sınırlı, ihtiyaçları ise sınırsız gören bu obur ideoloji, tüm değerleri metaa kurban ederek toplumlarını birer vahşi canavara dönüştürdü. Kendi ideolojilerine iman etmiş halkları dönüştürmekte zorlanmayan bu azgınların nihai hedefi, Müslüman aile sistemini tamamen kapitalizme açarak, Müslümanları atomize etmektir. Böylece obur sermayedarlar servetlerine servet katarken, diğer taraftan bu ideolojiye direnç gösterecek son kale de işgal edilmiş olacaktır.

Aile, annelik, ahlak, nesil, mahremiyet, cinsiyet gibi hususlara amansız bir savaş açan kapitalizm, âdeta balın içine karıştırılmış zehir şeklindeki kanunlar, çıkarılan yasalar, imzalanan sözleşmelerle ümmetin bedenine sirayet ettirilmekte.

Weber’e göre “Akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir.”[1]

Yine Jack Goody’ye göre, ailenin kontrol edilme isteğinin üç temel amacı vardır: “Ailenin kontrolü hem toplum sosyolojisinin hem ekonominin hem de nüfusun kontrolü demektir.”[2]

Aileyi sözde üretim adı altında tüketime sokan kapitalistler, ailenin tüm fertlerini çalışma adı altında âdeta gönüllü köleler hâline getirdi. Böylece her biri kendi üretimini gerçekleştiren bireyler büyük bir tüketim çarkına girmiş oldular. Şüphesiz bu çarkın en büyük kurbanı anneler ve kadınlar oldu. Sonuçta daha az çocuk, daha az alaka, daha zayıf ilişkiler, aileleri dağıtmakta.  Bu durum, nüfusun kontrol edilmesini sağlayacak. Yine toplumsal cinsiyet eşitliği, özgür yaşam, zina gibi sapkınlıkların tüm dünyada kabule zorlanmasıyla da toplum sosyolojisi bozularak kontrol edilmiş olacaktır.

İslâm ümmeti, özellikle kalkanı olan Hilâfet’i yitirdiği 1924 tarihinden bugüne birçok saldırıyla karşı karşıya kaldı. Nasıl ki cenk meydanında zırhsız, kalkansız, kılıçsız bir şekilde harp etmek, düşmana üstünlük kazandırıp darbe almanızı kaçınılmaz kılıyorsa bu sözleşmelerle de ümmet, her gün yeni darbeler almakta. Bu ümmet, Hilâfet’i yitirerek yönetim, iktisat, eğitim, içtimai nizamı hayata tatbik etmekten uzak kaldı. Kâfirlerin düzen ve nizamları en büyük darbe olarak bedenlerimize indi. Sonra katliamalar, yıkımlar, talanlar, zulümler hiç eksik olmadı. Bedenlerimiz üzerine ağır darbeler inse de hâlâ bunca darbeye rağmen ayakta durmayı başarabilen ümmet, kılıçla yıkılmadı, yıkılmıyor. Şu an ise en hassas en savunmasız noktadan aile üzerinden saldırılar gerçekleşmekte.

Maalesef kendi toplumlarını ifsat eden, şeref ve haysiyetten nasibini almamış Batı’dan; bin dört yüz yıl önce aile, nesil, toplum, devletiyle dünyaya örnek olmuş ümmetin torunlarına çözüm adı altında ifsat sözleşmeleri kabul ettiriliyor.

1985 yılında, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) imzalayan Türkiye o günden bu yana birçok yasayı bu sözleşmenin uygulanması için çıkardı. Daha birkaç asır önce kadını insan yerine koymaktan imtina edenler, bugün kadını tamamen meta hâline getirerek dünden daha aşağı konuma düşürdü. Bugünkü Batı hadaratının müntesiplerinin kadın, insan, değer kavramları üzerinden ahkam kesmesi ne garip...

Bu sözleşmenin 5. Maddesinin a şıkkı şöyledir:

“a- Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek.”

Gerçekte sözleşmenin bu maddesiyle fıtrata savaş açılmaktadır. Allahu Teâlâ kadına ve erkeğe ayrı ayrı yükümlülükler verip bu fıtrata uygun yaşamayı emrederken beşer ise tam tersini yaparak zulüm kapısını sonuna kadar aralamaktadır.

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ   

“Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır...”[3]

Tabii ki bu sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte çıkarılan kanun ve yasalar da bu sözleşmeye uygun hâle getirildi. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi, 6284 sayılı Aileyi Koruma Yasası, 2011 İstanbul Sözleşmesi dahi CEDAW’a atıf yapılmak suretiyle onu referans alınmaktadır. CEDAW, aileyi ifsat projesinin teorik kısmıyken, İstanbul Sözleşmesi bu ifsadın pratize edilmesidir. Aslında her şey bir sürece indirgenerek aile kuşatma altına alınmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile “Ailenin reisi kocadır.” hükmü kaldırılarak kaosun önü açılmıştır.

Türkiye, 2011 tarihinde “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” adlı uluslararası sözleşmeyi, toplu bir şekilde hiçbir şerh, çekince koymaksızın imzalayarak kabul etmiştir. Kısa adı “İstanbul Sözleşmesi” olan bu sözleşme, 2012’de kabul edilen “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 numaralı Kanuna” esas teşkil etmiştir.

Sözde kadına şiddetin önlenmesine yönelik olarak kabul edilen bu sözleşme ve çıkarılan kanundan sonra ne gariptir ki kadına yönelik şiddette patlama yaşanmıştır. Yıllar itibarıyla kadın cinayetleri her yıl katlanarak artmıştır. Görünen o ki bu sözleşme ve kanunlar, bırakın şiddeti önlemeyi tamamen şiddeti teşvik etmektedir.

Bu sözleşmedeki maddelere kısaca baktığımızda mesela 3. Madde, (a) şıkkında şu ifade geçmektedir:

“...kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddetin önlenmesi...”

Bu minvalde 2009 ve 2014 yıllarında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yayınlanan araştırmada “ailenin” kadın için “güvensiz” bir ortam olarak kabul edilmesi[4] ile 2014 yılı raporunda evliliğin, şiddetin sebebi olarak görülme ahlaksızlığını sergilediler.

 Sözleşmedeki bu maddeye dayanarak “eşinin üzerine yürümek”[5]  eşine “şşşt” demek[6] “eve sık sık misafir getirmek, misafire iyi davranmamak”[7] “sık sık iş değiştirmek”[8] erkeğin eşini yatağa çağırması ve kadın istemezse tecavüz, erkek yatağını ayırırsa boşanma sebebi[9]  olabiliyor.

Ekonomik ve psikolojik şiddet tanımının ucu açık olduğu için bu tanımlama vahim sonuçlara yol açmaktadır. “Bana sesini yükseltti, eve yeterince bakmıyor, evdeki ışığı kapatmıyor, bana ters ters bakıyor” gibi ifadeler neticesinde evden uzaklaştırılan binlerce erkek, boşanan binlerce eş var...

Yine bu sözleşmeye dayanarak çıkarılan 6284 sayılı kanunda “kadının beyanı esastır” hükmüne dayanarak 2012 yılından bu yana 1 milyonun üzerinde erkek evlerinden uzaklaştırıldı. 1 milyonun üzerinde aile de dağılmış oldu. En ilkel hukuk normlarına dahi ters olan tek taraflı bu kanun, insan onur ve haysiyetine açık bir tehdittir.

Bakın, Adana’da evden kaçan B.D ismindeki kız, parkta evli ve bir çocuk babası güvenlik görevlisi H.Y’nin kendisine tecavüz ettiğini iddia etti. Daha sonra bakire olduğu anlaşılan B.D. mahkemede “uydurdum” diyerek adamın 7 ay haksız bir şekilde içeride kalmasına sebep oldu.[10] Şimdi sormak lazım; bu adamın zedelenen şeref ve haysiyeti ne olacak?

2016 yılında Şanlıurfa’da “Kocam bana 1 senedir tecavüz ediyor, beni zorla hamile bıraktı.” demesi üzerine “kadının beyanı esastır” maddesi ile cinsel şiddet kapsamında kocaya 18 yıl hapis cezası verildi.[11]

Trabzon’da bir kadın, kendisine tecavüz ettiği iddiasıyla kocasından şikayetçi oldu. Koca hakkında “nitelikli cinsel saldırı” suçundan 7 yıldan 12 yıla kadar hapis istendi.[12]

Türkiye’de şu an bu şekilde on binlerce dosya mahkeme raflarında aileleri yok etmek için beklemektedir.

Bu sözleşmenin 12. maddesi’nde şu ifadeler geçmektedir:

 “…kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması...”

“Taraflar, kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.”

Madde 42’de ise şöyle denmektedir:

“Sözde ‘namus’ adına işlenen suçlar da dahil olmak üzere, işlenen suçlar için gerekçelerin kabul edilmemesi”

Sadece sözleşmenin bu maddeleri dahi hangi amaçla hazırlandığını ortaya koymaktadır ki bu, aile yapımızda dine, örfe, ahlaka, geleneğe, mahremiyete savaş açıldığının en açık göstergesidir. Müslüman aile yapısından dini, ahlakı çıkardığınızda her türlü ifsada açık hâle getirmiş oluyorsunuz ki yapılan budur. Din adına eşcinsellere karşı çıkılması, ahlaksızlığa dur denmesi bu sözleşmeye göre suç olmaktadır. Sadece şu an bu maddenin işletilmesi için toplum hazır değildir, beklemekteler!

Kadın, eşini aldattığı delillerle sabit olmasına rağmen mahkeme erkeği kadına nafaka vermeye mahkûm edebiliyor.

18 yaş altı evlilikleri zorla evlendirme olarak gören kanunlar binlerce aileyi mağdur ediyor. Genç yaşta evlenen eşler kamu davası sonucunda erkek tecavüzcü olarak damgalanıp dört binin üzerinde insan yıllarca hapse mahkûm edilmiş durumdadır.

Geçtiğimiz günlerde Siirt’te kızını genç yaşta evlendirdiği için baba 3 yıl 4 ay cezaya çarptırılarak cezaevine gönderildi.[13]

Aileyi yıkmak için hazırlanan bu sözleşme ve kanunlar kadın şikayetinden vazgeçse de süreç kamu davasına dönüşüp aileyi dağıtılmak için her şey yapılmaktadır. Bu sürece ek olarak bir de eşler arasında arabuluculuğu da suç kapsamına aldıklarından eşler arasında sadece ifsat sözleşmeleri ve bunları uygulayan hakimler kalıyor ki her üç evlilikten birinin boşanmayla sonuçlanması tabloyu gözler önüne sermektedir. Halbuki Rabbimiz Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحًا يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا خَب۪يرًا

“Karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır.”[14]

Allahu Teâlâ ilahi uyarısıyla eşlerin bir arada olması, ailenin yıkılmaması için bizlere vaaz etmektedir.

Elbette bu sözleşme ve kanunların tamamını bir makalede ele alma imkânımız mümkün değil. Burada bu sözleşme ve kanunlardaki birkaç maddeyi ele almaya çalıştık. Bu sözleşme ve kanunlar; İslâm, ahlak, insanlık düşmanı müflisler tarafından hazırlandı ki aile, nesil, toplum, mahremiyet, inanç ayaklar altına alınsın. Buna karşı sapkın, azgın, inançsız, ahlaksız LGBT ve türevleri olan zihniyetler toplum arasında yaygınlaşarak toplumun mayası bozulmuş olsun. Kendi sorunlarını çözmekten aciz, aile ve toplumlarını ifsat eden bu zevattan alınan çözümler, problemi ortadan kaldırmadığı gibi daha büyük sorunlara sebebiyet vermektedir. Sözde Müslümanların içinden çıkan yöneticilerin elleriyle bu zulümlerin yapılıyor olması demokratik laik düzene nasıl bakmamız gerektiğini açık bir şekilde ortaya koyar niteliktedir.

Dolayısıyla bir an önce bu fasit düzenleri ortadan kaldırmamız zorunludur.

Bu sözleşme ve kanunlar var olduğu sürece hiçbir aile güvende değildir; âdeta örümceğin yuvası mesabesinde kalacağı aşikârdır. Toplumsal cinsiyet melanetiyle sağlıklı hiçbir neslin yetişmesi ve de devam etmesi mümkün değildir. Kadını erkeğe düşman eden, şiddetin bizzat kaynağı olan bu sözleşme ve kanunlar devam ettiği sürece güçlü ve onurlu bir toplumun var olma ihtimali yoktur.

Bu karanlık sürüp gidecek mi? Bu ifsada sesiz kalıp aile ve neslin ellerimizden kayıp gitmesini izleyecek miyiz? Aile, nesil ve toplumu hakkıyla koruyacak çözüme yönelmeyecek miyiz? Müslümanlar artık yol ayrımındadır. Ya mevcut laik demokratik düzen içerisinde kendi elleriyle seçtikleri yöneticilerin bu ifsatlarına ortak olmaya devam edecekler ya da toplumun en güçlü çekirdeği olan aileyi, dünyaya yön vermesi istenen, çağları açıp kapayan nesli ve toplumu koruyacak olan Hilâfet Devleti’ni var etmek için cehtini sonuna kadar sarf edeceklerdir. Böylece İslâm’ın hakimiyetiyle Müslümanlar, kâfirlerin ordularından emin olduğu gibi toplum arasında var etmeye çalıştıkları ifsatlardan da emin olacaklardır. Sonuçta sağlam aile, temiz nesil, güçlü toplum, İslâm nizamıyla dünyaya tekrardan adalet ve huzur getirecektir.



[1] Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu

[2] Prof. Dr. Burhanettin Can, Bir İfsad Hareketi Olarak Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi-8

[3] Nisa Suresi 34

[14] Nisa Suresi 35


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz