Gezi parkı ve akabinde meydana gelen olaylar
gündemi tamamen meşgul edince, önceki haftalarda büyük heyecan uyandıran ve
üzerinde çokça konuşulan ‘Barış Süreci’ ikinci plana düşmüş gibi. Ancak özelde
Türkiye için ve genelde dünya için önemi göz önünde tutulunca ileriki
haftalarda bu sürecin gündemi tekrar birinci dereceden meşgul edeceği açıktır.
Şayet Erdoğan ve hükümeti Gezi Parkı olaylarından sağlıklı çıkabilirlerse!
Barış süreci adını alan, devlet ile
Öcalan-Kandil ve Avrupa arasındaki görüşmeler sonucunda PKK’nın ateşkes ilan
edip, militanlarının sınır dışına çıkmaya başlaması MHP ve CHP dışında hemen
her kesimde memnuniyetle karşılanmıştır. Türkiye’nin son otuz yılına damgasını
vuran Kürt meselesi, gerek devlet ve gerekse Kürtlerce bir çözüm noktasına
gelindiği umudu hâkim olmuştur. Ancak her iki tarafta, çözüm adına geçmişte
atılan adımların başarısızlık ile sonuçlanması karşısında tereddütler de
yüksektir. Kendini Kürtlerin sözcüsü konumunda gören BDP/PKK’nin, hükümetin
süreçle alakalı gerekli adımları atmaması konusundaki söylemlerinin sıklaşması
sürecin gidişatına yönelik tereddütlerin boyutunu ortaya koymaktadır. Söz
konusu bu sürecin nasıl sonuçlanacağını kestirmek gün geçtikçe zorlaşmaktadır.
Bir yandan hükümetin oluşturduğu akil adamların özellikle batı bölgelerinde
karşılaştığı sorunlar, Reyhanlı saldırısı ve akabinde Gezi Parkı olayları büyük
umutlarla başlayan bu sürecin önünde çokça engelin olacağının habercileri
olmuşlardır.
Bununla birlikte bu süreç ile ilgili
tarafların birbirlerine ne vaat ettikleri konusunda bilinmeyenler söz
konusudur. PKK açısından bu süreç, istenilen hedefe -ki bu hedef bağımsız bir
Kürt devletidir- ulaşmanın ilk basamağı olup kendisi için devleti pazarlığa
oturtmak ile başarıdan bir pay sahibi olduğunu izhar etmektedir. Hükümet
kanadından yansıyan anlayış ise akan kanın durması ve terörün bitirilmesidir.
Kendisi ile ilgili şartlardan bağımsız olarak
ele alındığında herhangi bir olgunun sağlıklı bir şekilde
değerlendirilemeyeceği bilinen bir gerçektir. Daha kaçıncısıyla muhatap
olacağımızı bilmediğimiz son barış sürecine ve sonucuna ilişkin sağlıklı bir
bakış oluşturmak, içinde bulunduğumuz konjonktür ve aktif güçlerin geleceğe
yönelik stratejilerini doğru bir şekilde algılayıp analiz etmekten geçmektedir.
Her ne kadar bu süreç, birebir ve zorunlu
olarak genel koşulların ürünü değilse de tamamen bağımsız olduğu da söylenemez.
Çünkü daha önce de 'farklı koşullar' altında bu türden atraksiyonlar meydana
geldi fakat somut bir sonuç çıkmadı. Bu kez de 'barış' adına bütün sözler
söylenebilir ve ardından yeniden savaşa devam edilebilir. Ancak bu kez Barış
Süreci’nin zamanlaması dünyayı yeniden biçimlendirme gayretinde olan
egemenlerin konjonktürüne daha bir uymaktadır.
Bir realite olmak üzere Müslüman yoğunluklu
nüfusu ile Orta Doğu, kadim tarihlerden bu yana dünya siyasetinin merkezinde
yer almıştır. Orta Doğu’ya egemen olan güç şüphesiz dünyayı biçimlendirmede
etkindir. Dolayısı ile gerek politik ve gerekse ekonomik olarak, uzun süreden
beri aktörlerin isimleri değişse de, Batı tarafından kontrol edilen Orta
Doğu’da, Batı için tehlike arz eden ‘problemler’ artmıştır. Süreci iyi analiz
eden ve bekası için endişeye kapılan Batı, Orta Doğu’yu daha farklı üsluplar
ile şekillendirme yoluna girmiştir.
Bilindiği üzere ABD, Orta Doğu’yu yeniden
şekillendirmek adına yıllardan beri bilfiil olarak Büyük Orta Doğu Projesini
uygulamaktadır. ABD önderliğinde Batı, kendi nizamı olan Kapitalizmi Müslüman
halklara artık diktatörler aracılığı ile dayatmak suretiyle değil de demokratik
liderler aracılığı ile ve bir takım ritüellerle hazmettirmektedir. Çünkü doksan
yıldır despotik yöntemler ile İslam Ümmeti’nin büyük bir kısmını işlenebilir
bir kıvama getirdiğine kanaat getirmiştir. Böylece kendisi için tehlike arz
eden İslami potansiyeli yani büyük problemi azgın/azınlık yönetimlerden ziyade
daha geniş tabanlı ve çok renkli iktidarlarla engellemeye çalışmaktadır. Bu
hususta kısmen etkili olmuş ve gelinen noktada devletler ve halklar Batı’nın,
varlığını üzerinde inşa ettiği yaşam tarzı etrafında daha belirgin çemberler
çizer olmuşlardır.
Batı/ABD bu yeni stratejisi ile Türkiye’de
bir başarı elde etmiştir. Ayrıca birçok ülkenin saf devrimlerini de çalmak
suretiyle yeni Orta Doğu tasavvuruna yeni halkalar eklemiştir. Ta ki Suriye’de
planları sert kayalara çarpıncaya kadar.
Türkiye, Batı’nın bu yeni stratejine güçlü
bir “müttefik” vasfı ile adaptasyon sağlamak için daha evvelden bir Kürt
açılımını başlatmıştı. Sürecin sönmeye yüz tuttuğu sırada ve herkes bu
açılımdan umudunu kesmişken Suriye vakıası ve yeni stratejinin istikbali için
bu süreç yeniden ve daha cesur denilebilecek söylemler ile başladı.
Adına ‘Barış’ denilen bu süreç, yaşanan bunca
acıların ardından, özlemi çekilen bir ortamın geleceği umudu, insanların büyük
bir kısmını ve neredeyse İslami kesimin tamamının desteğini almıştır. Öyle ki
aykırı bir söylem, özellikle İslami bir kesimden gelen eleştirel bir yaklaşım,
savaş yanlısı marjinal bir söylemle itham edilme ile karşı karşıyadır. Oysa bir
Müslüman’ın hatta insaf sahibi herhangi bir insanın, kirli bir savaşı
desteklemesi mümkün değildir. Kaldı ki 30 yıldır sürdürülen bu kirli savaşta katledilen
insanlar İslam Ümmeti’nin evlatları iken.
Yukarıda kısmen değinmeye çalıştığım,
Batı’nın Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme çabası, Türkiye’nin bu stratejik
değişimde üstlendiği rol ve yine Türkiye’nin bu rolü yerine getirmede kendi iç
problemi gibi görünen Kürt Meselesini kısmi bir çözüme ulaştırma isteğini bir
kenarda tutalım. Yine yürürlükte olan yeni strateji gereği Kürtlerin ve
Kürtlerin yaşadığı toprakların önemini bu süreç ile alakasını bir an için
görmezlikten gelelim. ‘Barış Süreci’nin’ taraflarınca dillendirilen hususların
bir çözüm olması mümkün müdür?
Söz gelimi, her ulusun kendine ait bir
devleti, bir bayrağı olduğu, kendi ana dilleri ile eğitim görüp kültürel her
unsuru dilediklerince yaşadıkları halde, uluslardan bir ulus olan Kürt ulusu
neden bütün bunlara sahip olmasın. Ya da ayrı bir devlet olmazsa dahi kültürel
ve dil ile ilgili bütün hakların aynı devleti paylaşan halklarca eşit
kullanılması şeklinde özetlenen talep ve söylemler egemen ideolojinin
penceresinden bakıldığında gayet makul ve haklı taleplerdir. Ancak İslami STK ve camiaların böylesi bir
çözümü desteklemeleri, hem sorunun asıl kaynağını görmezlikten gelmeleri
anlamına gelir hem de her soruna çözüm getirdiği gibi bu soruna da çözüm
getiren İslam’ın, kendi çözümüne vakıf olmadıklarını göstermektedir.
On binlerce insanın hayatına mal olan, yüz
binlerin zindanlarda hayat tükettiği, yüzlerce köyün boşaltıldığı, hesapsız
hayvanların ve malların telef edildiği, sayısız tahkir ve dışlanmışlıkların
yaşandığı, inkâr ve asimilasyonun olumsuz sonuçları ortadayken ve neticede
milyonlarca insanın çektiği bunca acılara sebep olan bu kirli savaş neyin
neticesi idi? Bütün bunlar ‘ulus devlet’ inşası anlayışının sonucu oluşmadı mı?
Bir Türk, Fars veya Arap milleti var etme adına gerçekleşmedi mi bütün bunlar?
İnsanları her daim hasımlaşmaya götüren, gayri insani olan ulus temelli
anlayışın ifsatlığı ortada iken ileri sürülen söylemler nasıl çözüm olabilir?
Bir sorun, kendisini meydana getiren unsurlar ile nasıl çözülebilir?
Şüphesiz Kürt halkı, diğer birçok halk gibi
İslam Ümmeti’nin bir parçasıdır. Diğer halklardan daha fazla acılara maruz
bırakıldığı da bir gerçektir ve şüphesiz diğer halkların sahip olması gereken
bütün haklara sahip olmalıdır. Ancak diğer halkların hali hazırda sahip oldukları
statülerin ‘hak’lılıklarını, egemen ideolojinin bakış açısı ile değil, İslam
akidesine inanlar olarak, İslam ideolojisinin bakışı ile değerlendirmek
zorundayız. Eğer ulus temelinde bir Türk devletinin, Arap, Azeri veya Fars
devletinin var olmasını bir hak olarak görürseniz doğal olarak Kürt devletinin
var olmasını da bir hak olduğunu düşünürsünüz. Böylesi bir düşüncenin ortaya
çıkardığı sonuç, Müslümanlarca, emperyalist Batı’nın dizayn etmiş olduğu İslam
dünyasının siyasal yapılarını kabullenmekten başka bir şey değildir.
Geçmiş yıllarda, Kürt meselesi ile ilgili
İslami kesimlerin söylemleri daha cılızdı veya sadece içe dönüktü. O günkü
konjonktür bu meseleye dair yüksek sesle söylemlerde bulunmaya müsait değildi.
Çünkü her söylem, ya kişiyi zulmeden devlet yanlısı ya da gayri İslami
söylemleri ile örgüt yanlısı ithamı ile karşı karşıya bırakıyordu. Oluşturulan
kamuoyu, alternatif bir çözüm şekline imkân vermiyordu. Sonraki yıllarda Kürt
meselesine dair söz hakkını sadece kendisine ait görmeye başlayan PKK’nın
karşısında İslami camiaların bu meseleye dair söylemleri de eylemleri de
yoğunlaştı. Ancak örgütten gelen ‘bugüne kadar neredeydiniz?’ mealindeki
sorular karşısında, İslami camiaları bir geçkalınmışlık psikolojisi sardı.
Yaşanan acılar, olması gerektiği gibi ortak bir dille ifade edilmeye
başlandı. Bununla birlikte gün geçtikçe
çözüm noktasındaki söylemler de birbirine benzedi. Farklı olarak, ulusalcılar
nezdinde içinde art niyet aradıkları ‘din kardeşliği’ kavramı öne çıktı.
İslami kesimlerin, akideleri gereğince her
meseleye dair bir söylemi ve çözüm önerisi olmalıdır elbet. Söylem ve çözüm
önerileri sadece yaşadıkları bölgelerle de sınırlı olmamalıdır. Ancak söylem ve
çözüm önerilerinin İslam’ın ortaya koyduğu fikirlerle sınırlı olma zorunluluğu
vardır. Çözüm adı altında Müslümanlara dayatılan fasit Kapitalist fikirlere
pirim verilmemelidir. AKP iktidarı ile büyük oranda sisteme entegre olan birçok
İslami STK’ların, devletin ortaya koyduğu çözüm şekline sorgusuz bir şekilde
destek vermeleri sadece ‘yeter ki artık kan akmasın’ temennisi ile aklanamaz.
Evet, hiçbir Müslüman’ın kanı akmasın ama bunu bizi köleleştirme karşılığında
yapmasınlar.
Bu bağlamda İslami kesimlerin, kendilerini
Kapitalistlerin oluşturduğu atmosferden kurtarıp, her olay ve soruna karşı
sadece İslam penceresinden bakıp, İslam’ın çözümünü ortaya koymaları
gerekmektedir. Çünkü İslam, hayatın her alanına hüküm ve çözüm getiren bir
hayat nizamıdır, bir ideolojidir.
İslam, kendisine inanan halkları, birini
diğerine üstün kılmadan tek bir ümmet haline getirmektedir. Bunu, insanlar için
ortaya koyduğu ortak fikir, değer ve nizamlar ile gerçekleştirmektedir.
İnsanların, yaratılıştan sahip oldukları farklı renk ve dilleri bir ayrılık
unsuru olmasına izin vermeden, insanların kalkınmasının ve huzuru bulmasının
yegâne yolunu insanların kendisi ile hayatlarını düzenledikleri İslam
ideolojisi olarak belirler. İslam, Kapitalizmin ortaya çıkardığı ulus devlet
anlayışını reddeder. Sadece Kürtler için değil, bütün milletler için ulus
devlet anlayışını reddeder.
Müslümanlarca bilinen İslam’ın bu bakışı
ortadayken ve mevcut ulus temelli devlet ve anlayışlar ile mücadele edilmesi
gerekirken bunu desteklemek nasıl olur? ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım…’
anlayışı ne kadar batılsa, benzer anlayışlar her millet için batıldır. İnsan
için hayatta, Kürtçe ya da Türkçe okumak, yazmak, eğitim görmekten daha
önemlisi okunan ve yazılan şeylerin ve görülen eğitimin ne olduğudur. İslami
olmadıkça hangi kültürel olguların gerçekleşmesi için mücadele verilir? Hali hazırda
İslam kültürü de yasaklı iken…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış