HİLÂFET NASIL YIKILDI?

Aydın Usalp

Varlığı ile özelde Müslümanlara, genelde insanlığa sunduğu refah, huzur ve kalkınmanın ne derece yüksek bir seviyede olduğunu bilenler için, yine yokluğu ile meydana gelen kaos, kan, gözyaşı ve adaletsizliğin farkında olanlar için, “Hilâfet’in yıkılması” bahsi gerçekten yürek yakıcı bir bahistir. Asırlarca Müslümanları ve mazlumları gölgesinde barındıran koca bir çınar misali, devrilmesi ile nasıl yürekleri sızlatmasın ki? Evet, gölgesinde barındırdığı her insanın can, mal, din, akıl, nesep ve bütün değerlerini koruyan bu kalkanın kırılmasını konu edinmenin, her bilinçli Müslüman için hüzün kaynağı olduğunu hatırlatarak bu elim vakıayı bir makale hacminde özetlemeye çalışacağım.

Öncelikle bilinmelidir ki Hilâfet, kıyamete kadar hükmü baki olan, insanlık için rahmet ve nimet olan, insanlara hayat veren İslâm’ın, kendisi ile uygulandığı, adaletin icra edildiği, nübüvvet yolu üzere İslâm’ın yönetim nizamıdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in 622 yılında Medine’ye hicreti ile kurduğu İslâm Devleti, kendisinin ahirete intikalinden sonra nübüvvet minhacı üzere devam eden yönetimdir Hilâfet. Tarih içinde bayraktarlığını farklı coğrafyalarda farklı milletlerden kişiler üstlenmiş ve kaldırıldığı 3 Mart 1924 yılına kadar 13 asır varlığını sürdürmüştür. Bu süre zarfının büyük bir kısmında dünyanın en büyük ve en güçlü devleti durumunda olmuştur.

Hilâfet’in yıkılışında etkin olan önemli etkenler, her biri kendi içinde birçok başlığı barındıran dâhili ve harici etkenler olarak iki ana başlıkta incelenebilir. 

Dâhili Etkenler

Hilâfet Devleti’nin yıkılmasında dâhili etkenleri, daha çok harici etkenler tetiklemiştir. Çünkü dünya hayatı, hak ve batıl mücadelesi ile geçen bir hayattır. Bu mücadele, insanlık ile başlamış ve kıyamete kadar sürecektir. Dolayısı ile insanlığı, bulunmuş olduğu karanlıklardan vahyin aydınlığına çıkartmak için Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın tebliğcilerinin ve onlara iman edenlerin karşısında, karanlığa çağıran şeytan ve tabileri durmuştur. İnsanlığın son çaresi ve aydınlık yolu olan İslâm’ın gelmesi ile aynı güruh İslâm ve Müslümanlar ile mücadele etmiştir. Kâfir, müşrik ve münafıklardan oluşan bu güruhun İslâm ve Müslümanlara karşı mücadelesi kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Bunun için olumsuz dâhili etkenleri tetikleyen asıl unsur, bu mücadelenin gereği olarak harici etkenler olsa da Müslümanların zaaflarından kaynaklanan ve bu başlık atında irdelenebilecek birçok ana etken vardır. 

Öncelikle şu hususu hatırlatmakta fayda vardır. Hilâfet Devleti, İslâm ideolojisi üzerine kurulan devlettir. İslâm akidesinden çıkan nizam ile teşekkül edilen ve bu nizamı hayat sahnesinde uygulayan devlettir. Dolayısı ile Hilâfet Devleti’nin gücü, devamlılığı, ilerlemesi, hepsi İslâm’a bağlıdır. Bunun için İslâm, doğru olarak anlaşılıp ve kuvvetli olarak yaşandığı zaman Hilâfet Devleti de güçlü idi. Bu sayede dâhilde İslâm en güzel şekilde uygulanmış ve bütün kıt imkânlara rağmen birçok geniş bölgeler fethedilmiştir. Fethedilen beldelerin halkları doğru bir şekilde tatbik edilen İslâm’dan etkilenip kısa zaman içinde İslâm'ı kabul emişlerdir. Bu süratli gelişmeyi gerçekleştiren tek şey devleti güçlü hâle getiren İslâm'ın kendisidir.

Yönetim: Hilâfet Devleti’nde nizam ilahi vahye dayanırken, sulta yani yönetim beşerîdir ve yöneticiyi yani halifeyi naspetme hakkı da biat yolu ile ümmete aittir. Ancak ilk dört halifeden sonra, şer’î olarak yöneticiyi belirleme yolu olan “biat” uygulaması kötü tatbik edilmiştir. Her ne kadar biat almadan hiç kimse halife olmamışsa da bu şekilde halife tayininde bazen ehil olmayan kişilerin halife olmasına sebep olunmuştur. İlim, anlayış, feraset, kudret ve takvaca ehil olmayan yöneticiler, İslâm nizamını kâmil anlamda uygulayamayacağı aşikârdır. İslâm’ın tatbikinde zafiyetin oluşması devletin zayıflamasının ana sebebidir.

Ayrıca birçok dönemde genel valilik, yani geniş yetkili vilayet yöntemi uygulandığından valilerde baş ve bağımsız olma isteğini oluşturmuştur. Genel anlamda Hilâfet’e bağlı olmalarına rağmen iç işlerinde bağımsız olmuşlardı. Halifeler de buna rıza göstermişlerdi. Bu da siyaseten merkezi otoritenin zayıflamasına sebep olmuştur.

Yabancı Kültürler: Fetihler ile İslâm coğrafyası genişlerken, İslâm dışı diğer dinlere ait fikirleri, kültürleri, Hint ve Yunan felsefelerine ait düşünceleri de içine almış oluyordu. Birçok âlim bu yabancı fikirler ile Kur’an’ın metodu ile mücadele etmedi. Böylece zihinlerdeki İslâmi fikirler berraklığını yitiriyordu. Birçok felsefik fikir İslâm ile harmanlanarak farklı akımlar meydana geldi. Zamanla Müslümanlar arasında Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı gibi insanlar türemeye başladı. Dünya hakkındaki zühdü ve ahireti istemeyi miskinlik ve vücuda eziyet etmek olarak algıladılar. Böylece bu anlayış birçok insanı, İslâmi davet sahasında ve Müslümanların hayat mücadelesi meydanında gayret ve çaba göstermeyen, hayatın güzelliklerinden nasiplerini alamayan kimseler durumuna getirdi. Öyle ki bu fikirlerden tasavvuf akımı, son İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti’ne tamamen egemen durumuna gelmişti. Başta fikir dünyası olmak üzere eğitim ve ilimde üretkenliğin durduğu toplumlar taklit etmeye ve başka devletlerin tahakkümü altına girmeye mahkûmdurlar.

Arapçanın İhmali ve İçtihat Eksikliği: İslâm'ın doğru bir şekilde anlaşılması ve yeni çıkan meselelere dair çözümler bulmak için içtihat yapma kaçınılmazdır. İçtihat yapabilme şartlarından biri de İslâm’ın kaynaklarının dili olan Arapçadır. İslâm kaynaklarını anlamak ve ondan hüküm çıkarmak ancak Arap dilini anlamakla mümkündür. Fakat Arap diline karşı gösterilen ehemmiyet, Arap dilinin değerini bilmeyen yöneticilerin, Hicrî altıncı asırdan sonra yönetimin başına geçmesiyle yavaş yavaş değerini kaybetmeye başladı. Arap dili İslâm'dan ayrıldı, içtihat durdu, devlet İslâmi hükümleri anlamakta sıkıntı çekmeye başladı. Bunun neticesinde İslâm'ın tatbikatı da güçleşti. Bunun, devletin zayıf düşmesinde büyük etkisi oldu. Devletin yeni olaylara karşı anlayışı da zayıfladı. Devlet, ortaya çıkan problemlere ya çare bulamadı veya bulduğu çareler sağlam ve sıhhatli değildi.

Daha sonraki asırlarda içtihat kapısı da kapatılarak fikrî anlamda tamamen bir donukluk meydana geldi. Devletin varlığı, tatbiki kötü ve yanlış uygulanan İslâm nizamının geride kalan kısmı ile İslâmi ve İslâm'a yamandırılmış karmakarışık, çarpık fikirler üzerine oturtulmuştu. Bir taraftan bulanık İslâmi fikirler, bir taraftan içtihat ve müçtehitlerin yokluğu içte ve dışta devletin zayıflamasına sebep olmuştur.

Hadarat ve Medeniyet: Önce, İslâmi kaynakların kendisi ile anlaşılacağı Arapçanın ihmali, sonra içtihat kapısının da kapatılmasının akabinde meydana gelen sorunlar ya çözümsüz kaldı ya da çözüm İslâm dışı fikirlerde aranmaya başlandı. Batı dünyasının da aynı zaman diliminde kalkınmaya geçmesi sonucu İslâm Devleti Batı’dan istifade etmek istedi. Lakin medeniyetten olan fen, bilim ve teknoloji yerine hadarattan olan Batı’nın yaşam tarzını, onun kültürünü almaya yöneldi. Batı’dan neyin alınıp neyin alınamayacağı ayırımını yapamaz oldu dönemin âlimleri. Böylece şer’î hükümlere ters düşen birçok kanunu İslâm'a muhalif değilmiş gibi alıp uygulamaya başladılar. Bunun Müslümanlar üzerinde büyük ve olumsuz tesiri oldu. Batı hadaratının Müslümanlara hâkim olmasında bir sakınca görülmedi. Müslümanlar artık hayatı maddi menfaatlerden ibaret gördüler. Bu anlayış, onları Osmanlı yönetiminde Batı’nın bazı kanunlarıyla amel etmeye sevk etti.

İslâm Devleti'nin zayıflayıp, yıkılmasına sebep olan dâhili faktörleri iki ana gurupta özetleyebiliriz: İslâm'ı kavrayıştaki zafiyet ve O’nun kötü tatbikatı. Bunun için İslâm Devleti'ni yeniden geri getirecek tek esas, onu sağlam olarak anlamak ve kavramaktır. Devletin gücünü koruyan tek unsur ise devletin İslâm ile ilgili sağlam anlayış üzerine devam etmesi, içeride İslâm’ı iyi tatbik etmesi, dışarıya da İslâm'ın davetini taşımasıdır.

Harici Etkenler

Yukarıda da ifade ettiğim gibi hak-batıl mücadelesi gereğince batılın taraftarları İslâm ve Müslümanlara karşı kaide ve kural tanımaksızın, ellerinden gelen bütün imkânlar ile mücadele ettiler ve etmeye de devam etmektedirler. Hilâfet Devleti’nin yıkılmasında etkili olan harici hususları birkaç başlık altında ifade edebiliriz.

Kaynaklara Saldırılar: İslâm düşmanları, daha ilk asırda Müslümanları güçlü ve kuvvetli kılan esasi unsurun İslâm olduğunu gayet iyi anladılar. Bunun için ilk etkili hamleleri İslâm kaynaklarının anlaşılmasını zorlaştırma çabaları oldu. İlk önce kafa karışıklığı oluşturmak için bilinçli bir şekilde yalan hadis uydurma yoluna gittiler. Müslümanlar bunu fark ederek sahih metotlar ile hadis ilmini tedvin ederek İslâm düşmanlarının bu hamlelerini boşa çıkardılar. Ancak, İslâm düşmanlarının bu noktadaki uğraşları 19 ve 20. yüzyılda meyvelerini vermeye başladı. Öyle ki birçok Müslüman evladını Sünnet’in İslâm’ın kaynağı olmadığı hususunda ikna edip kandırdılar. Kandırılan bu insanlar Sünnet inkârcılığını bir dava edinip bütün İslâm beldelerine yaydılar. Yine İslâm kavramlarını bulandırmaya çalıştılar. Müslümanların, felsefe ve mantık ile ilgilenmeleri sağlayarak İslâmi düşüncenin bulanıklaşması için uğraştılar.

Misyonerlik Faaliyetleri: İslâm düşmanları ilk asırlarda mezhepler ve ekoller arasındaki farklılıkları kızıştırarak fitneye sebep olurlarken son asırlarda ise milliyetçilik ve vatancılık duygularını körükleyerek Müslümanları birbirinden ayırma yoluna gittiler. Milliyetçi ve vatancı birçok hareketin oluşmasında öncülük ederek ulus devlet anlayışı ile ümmet şuurunu yok ettiler. Aynı şekilde özgürlük kavramını her millet ve unsur için kutsal bir kavram hâline getirdiler.

Misyonerlik faaliyetler ile kültürel saldırıların yanında her türlü fitne ve ifsat faaliyetlerinde bulundular. Önceleri Avrupa, daha sonraları Amerika ve Rusya, "ilim", “fen” ve “insanlık” isimleri altında “toplumsal” yönü olan birçok dernek ve cemiyet kurdular. Bunun için büyük bütçeler hazırladılar. İslâm Devleti’nin belli merkezlerinde kültür sömürgeciliği ve siyasi istihbarat dairelerini yerleştirme imkânını elde ettiler. Böylece bunlar Batı sömürgeciliğinin öncü kolları oldu. Bununla Batı sömürgeciliği için yol açılmıştı. Bir yandan Müslümanları zayıflatma yollarını buluyor ve bunları ülkelerine rapor ediyorlardı. Öbür taraftan gelen bilgiler çerçevesinde hareket ediyorlardı. Müslümanlar arasındaki milliyetçi ve vatancı duyguların yerleşmesinde bunların çok ciddi katkıları olmuştur.

Haçlı Düşmanlığı ve Siyasi Saldırılar: İslâm düşmanları, kendilerinde maddi anlamda Müslümanlara galip gelme düşüncesi hâsıl olmuşsa saldırmaktan imtina etmemişlerdir. Dolayısı ile defalarca kez haçlı saldırılarında bulunmuşlardır. İslâm düşmanlığı Batı dünyasının iliklerine kadar yerleşmiş bir duygudur. Bunu bir Fransız bilgini olan Kont Hanry Dekasteri’nin 1896 senesinde yazmış olduğu El-İslâm isimli kitabında yazdığı şu satırlarda net bir şekilde görmek mümkündür. Şöyle diyor: "Müslümanlar, orta çağ hikâyelerini bilmiş olsalardı ve Hristiyanlardan gezgin şarkıcıların şarkılarında geçeni anlamış olsalardı acaba ne diyecekleri gerçekten merak konusudur. On ikinci asra kadar meydana gelen bütün şarkılarımız haçlı savaşlarına sebep olan tek bir fikirden kaynaklanıyordu. Bütün şarkılarımız, dini yaşayışlarından habersiz olduğumuz Müslümanlara karşı öfke ve kin ile doludur. İslâm dinine karşı akıllarda bu hikâyelerin ne derece yer ettiğini, zihinlerde bu anlamsız iddianın ne denli kök saldığını bu şiirlerden ve şarkılardan anlamak mümkündür. Bugünlerde bunların bir kısmı hâlâ zihinlerde etkinliğini devam ettiriyor. Nitekim bu şiiri okuyan kimse, Müslümanların puta tapan ve iman etmemiş olan kimseler olduğunu iddia eder."

İşte özellikle Britanya olmak üzere Batı’nın nefislerinde kök salmış bulunan bu haçlı düşmanlığı, bu öfke ve köklü düşmanlık; İslâm ve Müslümanları ortadan kaldırmak için oluşan bu cehennemi programları tatbik etmeye sevk etti. Bu düşmanlık bizim kendi öz diyarımızda zelil kılınmamıza sebep oldu. 1917 senesinde Lord Alenbi, fethedilen Kudüs'e girerken, "Şimdi haçlı savaşları bitti!" cümlesini tekrarlıyordu. Bu söz onun nefsinde İslâm ve Müslümanlara karşı yerleşmiş öfke, kin ve düşmanlığın sadık ifadeleriydi. Bu söz aynı zamanda Müslümanlara karşı askerî, kültürel savaş vermeye kendilerini adamış bulunan her Avrupalının da kalbinde olanı dile getiriyor ve Allahu Teâlâ'nın şu sözünü doğruluyordu:

[قَدْ بَدَتْ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ] “Gerçekten kin ve düşmanlık ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlık) ise daha büyüktür.”[1]

İhanetler ve Son Darbe: 18. yüzyıldan itibaren toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşı’na kadar nerdeyse topraklarının yarısı Rusya ve Batılı devletler tarafından işgal edilmişti. Sonunda I. Dünya Savaşı başladı. Küfrü temsil eden Batılılar; diğer İslâm beldelerine hâkim olup, İslâm Devleti'ni yok ederek onu ortadan tamamen kaldırmak için İslâm dünyasına saldırıyı başlatmak maksadıyla bunu uygun bir fırsatı olarak gördü. Almanya’nın müttefiki olarak savaşa giren Osmanlı, Almanya’nın yenilmesi ile kendisi de hükmen yenilmiş oldu. Batılılar, İslâm dünyasına ait bütün beldeleri aralarında birer ganimetler olarak paylaştılar. 

Batı, daha önceden devşirdiği hayranları aracılığıyla Hilâfet’in kaldırılması şartı ile “Türkiye’ye bağımsızlığını vereceğini” Lozan’da muhataplarına iletmişti. Bunun üzerine M. Kemal ve ekibi önce 1922’de sultayı Hilâfet'ten ayırarak halifelik makamını işlevsiz ve tamamen ruhi bir alana çekti. Akabinde Hilâfet’e karşı sürekli kara propaganda yaparak kötüledi. Halife ve taraftarlarını hain, İngilizlerin ajan ve kuklaları suretinde göstermeye başladı. Bununla da yetinmeyip Hilâfet'i destekleyenlere karşı bir korkutma hamlesi başlattı. Bütün tehdit ve baskılara rağmen Hilâfet'in kaldırılması meselesini mecliste oylamaya sunduğunda çoğunluğun karşı gelmesine rağmen Hilâfet’in kaldırıldığını ilan etti.

İşte M. Kemal, İslâm Devleti'ni ve İslâm nizamını yıkıp yerine kapitalist bir devleti ve kapitalist nizamını böyle kurdu. Bu şekilde İslâm Devleti'ni yok etti. Böylece kâfirlerin haçlı seferlerinden beri hayalini kurdukları rüyaları onlar için gerçekleşti. Bu rüya ise İslâm Devleti'ne son vermekti.



[1] Âl-i İmran Suresi 118


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz