SORUŞTURMA: KÜRT MESELESİ VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI / AYDIN USALP - ARAŞTIRMACI YAZAR

Aydın Usalp

1- Cumhuriyet öncesi dönemde, Kürt halkının Anadolu ve Kürdistan bölgesinde toplumsal ve siyasi durumu nasıldı? Farklı birçok kavmi içerisinde barındıran Osmanlı Hilâfet’i Kürtlere karşı negatif ayrımcılık yapmış mıdır? Osmanlı döneminde ortaya çıkan Kürt ayaklanmaları kavmiyetçilik temelli ayaklanmalar mıdır?

Tarihsel veriler, Kürtlerin Türklerden daha önce Anadolu’yu yurt edindiklerini ve daha önce İslâm ile tanıştıklarını göstermektedir. Ömer RadiyAllahu Anh döneminde, İyaz Bin Ğanem komutanlığında 639 yılında Diyarbakır fethedilir ve Kürtler İslâm’a girmeye başlar.

Tarihsel süreçte ilk defa Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer (ölümü 1157) döneminde, Zağros Dağları'nı merkeze alarak etrafındaki birçok kenti içine alan geniş bir bölgeyi “Kürdistan” diye isimlendirildiği kabul edilmektedir. Nitekim daha sonraki tarihlerde Osmanlı Devleti de merkezi Diyarbakır olmak üzere bir “Kürdistan Eyaletini” tesis etmiştir. [Kürt Sorunu-Altan Tan]  

Kürdistan coğrafyasında birçok hanedanlık ve beylik kuran Kürtler; 16. asrın başında âlim ve siyasetçi kimliği ile ön plana çıkan İdris-i Bitlisi’nin girişimi sonucunda Safevi Devleti'nin egemenliğinden Osmanlı Devleti'nin egemenliğine gönül rızası ile girerler.

1515 yılında ilk olarak Amid (Diyarbekir) merkez olmak üzere Diyarbekir Beylerbeyliği kurulur. Osmanlı doğuda kurduğu idari sistem ile Kürt beylerini yönetici olarak atamaktan imtina etmediği gibi Kürtler aynı zamanda kendi dil ve kültürleriyle rahatça da yaşarlardı. Bu durum, karşılıklı güven ekseninde asırlarca huzurlu bir birlikteliğin anahtarı olmuştur. 

Ancak Osmanlı; Tanzimat Fermanı’nı (1839) ilan etmeyle birlikte toprak, vergi düzeninin değişmesi ve askerlik düzenlemeleri bölgesel isyanlara sebebiyet vermiştir. 19. yüzyılda ortaya çıkan birçok ayaklanma devletin merkezileştirme çabalarına ve Kürt aşiret reislerinin statülerinin değişmesine karşı birer tepkiden öte bir anlam taşımadığının bilinmesi gerekir.

2- Cumhuriyetin ilk döneminde yaşanan Şeyh Said kıyamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt Meselesi olarak konuşulan ve tartışılan sosyal ve siyasi olgu üzerinde bu kalkışmanın bir etkisinin olduğunu düşünüyor musunuz? Şeyh Said kıyamını başlatan sebep nedir? Kürtçülük müdür yoksa Hilâfet’in yıkılması mı?

29 Ekim 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti millî ve laik bir esas üzerine kuruldu. Asırlarca İslâm ahkâmı ile idare edilen topluma gayrı İslâmi fikirler dayatılmaya başlandı. Hayatın her alanında devrim adı altında zulümler yapıldı. Öyle ki bu zulümler Müslümanların yönetimine kadar uzandı. Ve 3 Mart 1924’te Hilâfet kaldırıldı.

Cumhuriyetin kuruluşu ve akabinde Hilâfet’in kaldırılması dünya genelinde özellikle İslâm dünyasında büyük bir etki oluşturdu. Ülke genelinde İslâmi hassasiyetlerden kaynaklı birçok ayaklanma gerçekleşti. Bunlardan en fazla ses getiren ve en geniş kapsamlısı şüphesiz Şeyh Said ayaklanmasıdır.

Şeyh Said’in, kıyam sürecindeki görüşmeleri, demeçleri ve tutuklanıp yargılama sürecindeki ifadelerine bakıldığında, ayaklanmasının milliyetçilik ile ilgisi olmadığı, tamamen İslâmi olduğu görülmektedir. Bu husus bölge halkı tarafından zaten bilinmektedir. Ancak Kürt ulusalcı hareketler de Türk miliyyetçileri gibi Şeyh Said kıyamını yıllardır milliyetçi bir hareket gibi gösterip propagandalarına malzeme yapmaktalar. Çünkü Şeyh Said’in bölge halkı tarafından sevildiği biliniyor ve halkın desteğini almak için bunu kullanıyorlar.

Şeyh’in kıyamının tamamen İslâmi olduğunu, Hilâfet’in kaldırılması akabinde uygulanan İslâm dışı kanunlara karşı gerçekleştiğini, İslâm şeriatını tekrar tatbik etmek olduğuna dair birkaç örnek vermek yeterli olacaktır.

Şeyh’in torunu Abdülmelik Fırat, o dönemde Hınıs’ta müftü olan Şeyh’in kardeşi Bahaeddin Efendi ile Şeyh Said’in aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiğini aktarır:

“Keko (ağabey), sen yapılan bu inkılâpları kabul etmediğini söylüyor ve ‘Ben Hz. Muhammed’in ümmetine mensup bir âlim olarak, İslâm’ı saf dışı eden bu harekete karşı sessiz kalamam. Çünkü yarın ruz-i cezada Allah’a, Rasulü’ne ne yüzle bakacağım, ne cevap vereceğim?’ diyorsun fakat bu millet olgunlaşmamış, birlik sağlanamadığından neticeye varmaz. Sen en iyisi gel, biz buradan hicret edip Türkiye’yi terk edelim.’ deyince Şeyh Said Efendi, kardeşi Bahaeddin’e kızıyor ve diyor ki: ‘Bahaeddin, Bahaeddin! Ben bu işe elimdeki tek değnekle de olsa karşı çıkacağım.’’

Yine Şeyh’in, hanımına söylediği şu cümleler, Şeyh’in niyetini ve gayesini net bir şekilde ortaya koymaktadır:

"Hanım! Yarın ben kıyamet gününde Allah'ın ve Peygamberi’nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana 'Ey Said! İslâm dininin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?' diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allah'a ki yalnız ben ve elimdeki asa bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp kıyam edeceğim. Şehit olana kadar da mücadelemden asla dönmeyeceğim. Hem ne ben Hz. Hüseyin'den daha makbulüm ve ne de siz O'nun ailesinden, Ehl-i Beyt'inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allah'a emanet olun!"

Şeyh, seyahati sırasında Kırıkhan köyünde bölgenin ileri gelenleri ile yaptığı bir toplantı sonrasında Arapça olarak şöyle bir fetvayı kaleme alır:

“Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedi’nin temellerini yıkamaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Rasulü’nü inkâr ettikleri ve Halife-i İslâm’ı sürdükleri için gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslâmlar üzerine farz olduğunu, Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı garayı Ahmediyye’ye göre helal olduğu...”[1]

Şeyh Said Efendi’nin dilinden dökülen bu ifadeler, Şeyh’in kıyamının tamamen İslâmi olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki o dönemde Kürt ulusalcı şahsiyetlerin ifadelerinden de Şeyh Said’in milliyetçi duygulardan uzak olduğu ifade edilmektedir.

3- Kürt Meselesi ve terör sorunu aynı mı yoksa farklı farklı şeyler midir? Her ikisinin çıkış noktasını değerlendirdiğinizde Kürt Meselesi ve terör sorununun kaynaklarını hangi faktörler temelinde açıklarsınız?

Öncelikle ifade edeyim ki Kürt meselesi ile terör sorunu aynı şeyler değildir. Kürt meselesinin asıl kaynağı, Osmanlı Devleti'ni parçalamak için milliyetçilik duyguları etrafında örgütler kurup kendi yaşam tarzları ile donatan Batı devletleridir. Osmanlı’nın son dönemlerinde, devlete egemen olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve benzeri oluşumlar eli ile Türk milliyetçiliği ve buna bağlı olarak ulus devlet anlayışı yayılmaya başladı. Yükselen Türk milliyetçiliğine karşı Kürt milliyetçiliği de bir aksülamel olarak ortaya çıktı. Lakin cumhuriyetten önce Kürt milliyetçiliği çok az bir kesimde vuku bulmuştu.

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte ümmet anlayışından ulus anlayışına geçiş yapıldı. İslâm ortadan kaldırıldı ve jakoben bir anlayışla herkes Türk kabul ettirilmeye çalışıldı. Yeni bir ulus yaratmak şiarıyla yola koyulan cumhuriyet rejimi, tarihi boyunca Kürtlere yönelik çok yönlü inkâr, imha, sürgün ve asimilasyon politikasını hayata geçirdi.

Tali olaylar göz ardı edilerek dikkatli bir şekilde Kürt meselesi değerlendirilirse asıl sebebin Hilâfet’in kaldırılması olduğu görülecektir. Çünkü Hilâfet, farklı din ve kültürlere sahip milletleri bir arada tutan yegâne sistemdi. 

Cumhuriyetin Kürtlere yönelik asıl inkâr ve sindirme politikası Şeyh Said kıyamı akabinde gerçekleşmiştir. Şeyh Said kıyamından sonra M. Kemal’in liderliğinde ülke genelinde bir “temizlik harekâtı” başlatıldı. Çıkarılan Takrir-i Sükûn ve iskân politikaları ile doğuda yapılacak katliamlar için meşru zemin oluşturuldu. Kürt dilinin men edilmesi maddesi dâhil birçok maddeyi kendi içinde barındıran “Şark Islahat Planı” yol haritası kabul edildi.

Devletin bu somut zulmü karşısında Kürt milliyetçiliği ekseninde birçok örgüt kuruldu. Bunların birçoğu da komünizmin farklı yorumları ile düşüncelerini şekillendirdi. Fikrî ve siyasi olarak hareket edenlerin yanında silahlı mücadeleyi benimseyenler daha baskın çıktılar.

Silahlı örgütlerin faaliyetlerinin artması akabinde devletin zulmü daha da arttı. Zulüm artıkça da örgütler güçlendi ve sonunda Kürt meselesi terör meselesine indirgenmeye başlandı.

Sonuç olarak, Kürt meselesinin asıl kaynağı cumhuriyetin seküler ve Türk milliyetçiliğine dayalı ulus devlet olarak kurulmasıdır. Terör sorunu ise -her ne kadar egemen devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda kullandıkları bir unsur olsa da- Kürt meselesi ile bağlantılı olarak ortaya çıktıklarını söylemek mümkündür. Eğer terör örgütü olarak tanımlanan bir yapı marjinal değil de halkın kayda değer bir kısmı tarafından destekleniyorsa burada rejimin ciddi bir payı olduğu gerçeğini ortaya koyar.

4- Gerek Türkiye'de gerek İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde Kürt Meselesi gündeme geldiğinde, konu sürekli olarak dış güçler ve sömürgeci devletler ile ilişkilendirilir. ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri ile Kürt Meselesi arasındaki ilişki sizce nedir? Bu Batılı ülkeler neden Kürt Meselesini sürekli gündemde tutmaya çalışmaktadırlar?

Burada asıl unsur Batı devletlerinin sahip oldukları ideolojileridir. Hem ABD hem de Avrupa devletleri kapitalist ideoloji ile şekillenmiş ve onunla amel etmektedirler. Dolayısı ile egemen olma isteği ve sömürge anlayışı bu devletlerin tabii yapısında mevcuttur.

Sömürgeci Batı devletleri Birinci Dünya Savaşı akabinde Osmanlı Devleti’nden onlarca ulus devlet çıkarıp hepsini de kendi çıkarlarına uygun bir şeklide dizayn ettiler. Önceleri Kürtler için de bir ulus devlet düşündülerse de daha sonra belki de ileride yine farklı bir şekilde kullanmak amacı ile Kürtleri dört farklı devletin arasında böldüler.

Batı devletleri de kendi içinde ciddi bir rekabet hâlinde olduklarından her biri kendi çıkarını sağlamak adına ülkelere ve örgütlere nüfuz etmek istemektedirler. Dolayısı ile sömürmek adına milyonları katleden bu emperyalist devletler, yeri geldiğinde “insan hakları” adı altında hümanist kesilebiliyorlar. Çıkarlarını sağlayan diktatörleri savunmaktan ve korumaktan çekinmeyen emperyalist bir devlete karşı, kendilerinden faydalanamayan bir başka devletin onları suçlamak ve sıkıştırmak adına Kürtlerin mağduriyetini kullandıklarını düşünüyorum. 

5- ABD’nin, PKK ve Suriye’deki PYD-YPG gibi gruplara yüksek miktarda silah desteği sağladığı deklare edildiği hâlde, Türkiye’nin ABD’yi müttefik olarak görmesi ya da bu meselenin Türk-Amerika ilişkilerine bir sorun olarak yansımamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin bu çelişkiyi çıkarlar temelinde açıklamaya çalışması sizce ilkeli bir dış politika mıdır?

Sömürgeci devletler için ilkesel bir tutumdan bahsedilemez. İttifakları da çıkarları ekseninde gerçekleşir. Bu devletlerin “geri kalmış” veya “gelişmekte olan ülkeler” ile olan ilişkileri de esasında “ittifak” ilişkisi değildir. Bu ilişki, büyük devlet ve ona bağlı tabi veya uydu devlet ilişkisidir. Dolayısı ile ABD’nin Türkiye ile olan ilişkisi de birbirine denk iki devletin ilişkisi değildir. Her ne kadar iktidar, topluma bu şekilde yansıtmaya çalışsa da soruda ifade edilen husus bunun tersini ortaya koymaktadır.

İdeolojik olarak Türkiye’nin Batı ile ilişkisi kesilene kadar mahkûmiyet derecesindeki bu bağlılık devam edecektir. Siyasi, iktisadi ve teknolojik bağımlılık maalesef böylesi bir çelişkiyi yaşatmaktadır.

6- Terör sorunu, oy kaygısı ve seçim kazanma planı üzerine yürütülen günlük politikalarla bugüne kadar çözülemedi. Buna rağmen aynı yöntem ve metotlarla çözülmeye çalışılmasını nasıl izah ediyorsunuz?

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt meselesi hakkında en ciddi adımları AK Parti hükümetlerinin attığını söylemek mümkündür. Lakin iki ileri bir geri şeklinde süren bu husus gerek örgüte nüfuz eden devletlerin farklı oluşu ve gerekse hükümetin iktidarını sürdürme önceliği sebebiyle kördüğüm hâlini almıştır. Dolayısı ile emperyalist devletler için çıkarları nasıl en öncelikli husus ise yerelde hükümetlerin en öncelikli meselesi de iktidarlarını sürdürmektir. Kapitalist devletlerde siyasete egemen olan pragmatik ve makyavelist anlayıştır.

7- Türkiye’deki siyasi parti, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerinin Kürt Meselesi ve terör sorununun çözümünde üstlenmesi gereken rol nedir? Neler Yapılmalı?

Bu mesele her ne kadar asıl olarak devlet veya sistem meselesi ise de siyasi parti ve sivil toplum kuruluşlarının da üstlenebileceği bir görev vardır. Öncelikle sivil kuruluşlar kendilerini iktidarın ve örgütün konjonktürüne karşı konumlanmaktan uzaklaşıp bağımsız bir şekilde meseleye yaklaşmalıdır. Hakkaniyet ölçülerine riayet etmeli, her türlü milli duygudan arınarak köklü çözüme odaklanmalıdır. Dolayısı ile meselenin çıkış kaynağına dikkatleri çekmeli ve çözümü de orada arayıp dillendirmelidir.

8- Erken seçim ya da 2023 için ittifaklar üzerinden Kürt Meselesinin gündeme taşınması çözüme katkı sunabilir mi?

Başkanlık, diğer adı ile cumhurbaşkanlığı sisteminde partiler arası ittifaklar kaçınılmaz oldu. Gelinen noktada iktidar olan Cumhur İttifakı’nın bir sonraki seçimde iktidar olması sıkıntılı görünmektedir. Dolayısı ile mevcut cumhur ittifakı için çok fazla seçenek bulunmamaktadır. Ya karşıt ittifak bozulacak ya da kendi ittifakına yeni partilerin eklenmesi gerekecektir.

Bir önceki yerel seçimde görüldüğü özere Kürtlerin oyu olası erken seçim veya 2023 seçiminde kritik bir rol almaktadır. Dolayısı ile ilk seçim öncesi iktidarın Kürtler hakkında söyleminde yumuşamaya gitmesi beklenebilir. Kendi yanına çekmesi mümkün olmasa bile karşıt ittifaktan ayırma yoluna gidebilir.

Çözüm konusundaki katkısına gelince bir katkı sağlayacağını zannetmiyorum sadece toplumsal kutuplaşmanın hafifletilmesine katkısı olabilir.

9- Kürt Meselesinin sizce HDP ve terör sorunu üzerinden konuşulması doğru mudur? HDP Müslüman Kürt halkını ne kadar temsil ediyor?

Kürt meselesini HDP ve terör sorunu üzerinden konuşmak veya bunları merkeze alarak çözüm arayışına girmek elbette doğru değildir. Lakin bu iki hususu Kürt meselesinden bağımsız düşünmek de mümkün değildir. Öncelikle HDP ve daha önce farklı isimlerde kurulup kapanan siyasi partilerin asıl değil, PKK’nin siyasi arenadaki yüzü olduklarını unutmamak gerekir. Dolayısı ile varlığını Kürt meselesi üzerinde inşa eden örgütün görmezlikten gelinmesi de mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte örgütün Kürtler arasında hâlen kayda değer bir destekçi potansiyeli olmasına rağmen Kürt halkının temsilcisi olduğunu söylemek mümkün değildir.

Diğer taraftan HDP’nin aldığı oy oranı ile örgüte olan desteği aynı görmek hatadır. Çünkü milliyetçi, incinmiş, zulüm görmüş kayda değer bir kitle için HDP’den başka bir alternatif bulunmamaktadır. Yine daha önce hem iktidar hem de medyanın bu meselede örgütü asli muhatap olarak görmesi, toplumda da böyle bir algının yerleşmesine sebep olmuştur.

10- Kürt Meselesi ve terör sorununun çözümünde, bugüne kadar konuşulan ve uygulanan güvenlikçi yaklaşım, ulusçu ve kimlikçi yaklaşım, liberal ve demokratik yaklaşımları değerlendirdiğinizde sorun ile bu yaklaşımlar arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Soruna İslâmi bir çözümün katkısını nasıl görüyorsunuz? Bu sorunun İslâmi çözümü nedir?

Bugüne kadar uygulanan güvenlikçi yaklaşım, sorunu daha çok derinleştirmiştir. Aynı şekilde halklara enjekte edilen ulusçu duygular mevcut oldukça da bu mesele yine çözülmeyecektir. Yine bir ulus devlet olarak bir “Kürt Devleti” kurulsa dahi bu mesele çözülmüş olmayacaktır.

Dolayısıyla halkların hayatlarını ifsat eden, onları Batı devletlerinin kölesi hâline getiren kapitalizmin semereleri olan liberal ve demokratik fikirler sorunun kaynağı iken nasıl çözüm olabilirler? Kısacası, onlarca halktan müteşekkil İslâm ümmetinin karşı karşıya kaldığı bütün sorunların tek çözümü İslâm olduğu gibi Kürt meselesi de ancak ve ancak İslâm ile köklü çözüme kavuşabilir.

 Bunun için demokratik laik düzenler Müslümanların hayatlarından, düşüncelerinden uzaklaştırılıp İslâm şeriatı tekrar tatbik edilmelidir. 13. asır dünyaya yön vermiş İslâm ideolojisi, farklı dil, ırk, renk ve coğrafyadaki Müslümanları kardeş hâline getirirken diğer halkları da adaletle yönetmiş olması bu iddiamızın delilidir. Böylesi bir düzen, milliyetçi laik sistemin kırdığı kalplere sürur, yaktığı fitne ateşine su, zehirlediği dimağlara şifa verebilir. İslâm şeriatının tatbik edilmesiyle üstünlüğün ırkta, renkte olmayıp sadece takvada olduğu tüm benliklerde hissedilir. Adalet terazisi herkesi hak ettiğiyle ölçer. Aynı idealin peşinde koşan Müslümanlar sadece Allah Subhânehû ve Teâlâ’yı razı etme yarışında olur. Kâfirlerin fitnelerinden emin olunur. Bu temel hususlarla iktifa etmeyi yeterli görüyorum. Bugün beşerî ideolojilerin ortaya çıkardığı tüm sorunları ve de Kürt meselesini hakkıyla çözebilecek yegâne sistemin adının Hilâfet olduğunu tekrardan vurguluyorum.



[1] Kıyamlar Tarihi. M. İslamoğlu


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz