CUMHURİYET FİKRİNE “FAZİLET” DEME CEHALETİ!

Aydın Usalp

Yaklaşık bir asırdır, Batı kültürünün etkisinde bırakılan bazı Müslümanların da ballandırarak, dillerine pelesenk ettikleri “cumhuriyet fazilettir” cümlesi M. Kemal’e ait bir ifadedir. Bu ifadenin tamamı şöyledir: “Cumhuriyet fazilettir, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya tehdide dayandığı için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.”[1]

M. Kemal bunu, Fransız siyasi düşünür Montesquieu’dan etkilenerek söylemiştir. Montesquieu’ya göre “Her yönetim, varlığını sağlayan bir ilkeye dayanır. Demokrasinin ilkesi de siyasal erdemdir.” Buna göre erdemli olmak, yurt sevgisini, yurt çıkarlarını kişisel çıkarlardan üstün tutmayı, bencillikten, tutkulardan, hırs ve isteklerden, aç gözlülükten uzaklaşmayı, yasalara saygı duymayı gerektirir.

Sahip olduğu bütün fikirlerini Batı’dan edinen M. Kemal, bu meselede de Montesquieu’nun bu görüşünü alıp içselleştirip kendi durumuna göre uyarlayarak, “Cumhuriyet ahlak faziletine dayanan bir yönetimdir.” demektedir. Bununla kalmayıp “sultanlık” üzerinden Osmanlıyı da karalamaktadır. Aslında bu durum, bütün cumhuriyetçilerin taktiğidir. Tıpkı Süleyman Demirel’in “Cumhuriyeti sevdirmek için Osmanlıyı kötüledik.” sözünde açık bir şekilde ifade ettiği gibi… Batı’nın fikirlerine olan sevgi ve bağlılık ile İslâm’a olan nefretten dolayı geçmişini kötüleyen başka bir devlet örneğine rastlamak mümkün değildir.

En son yazacağım hususu en başta ifade edeyim: İslâm’a inanan hiçbir Müslüman, İslâm dışı, bir küfür yönetim nizamı olan cumhuriyet için “fazilettir” ifadesini kullanamaz. Çünkü kökeni, mahiyeti ve uygulaması İslâm ile hiçbir şekilde örtüşmemektedir. Hatta cumhuriyet, İslâm’a zıt ve İslâm’ı hayat sahnesinden kaldırarak onun yerine ikame edilen bir küfür yönetim modelidir. 

Batı dillerinde karşılığı “republic” olan cumhuriyet kelimesi, Arapça “cumhur” kökünden gelmektedir. “Cem” ve “cuma” kelimelerinin de aynı kökten geldiği “cumhur” kelimesi; “birikme, bir araya gelme, yığın, birikinti, çoğunluk, topluluk, halk, kalabalık" anlamlarına gelmektedir. “Cumhur” kelimesinin sonuna Türkçe ek olan “-iyet” getirilerek, Fransız Devrimi sonunda somutlaşan ve ilk olarak 1792 yılında Fransa’da uygulanan yeni rejim “republic” anlamında kullanılmıştır. Kavram olarak cumhuriyet, Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğü’nde “Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği mebuslar aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.” olarak tanımlanmıştır. Cumhuriyet “Seçilmiş liderin idaresi altında bulunan devlet, millet hâkimiyetine yaslanan devlet şekli.” olarak da tarif edilmektedir.

Nasıl ki demokrasi, eski Yunanca’da “halk” manasına gelen “demos” ve “yönetmek” manasına gelen “kratein” kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş ve “halkın yönetimi” anlamında kullanılmışsa cumhuriyet de Latince‘de “konu, şey” anlamındaki “res” ile “halk, halka dair” anlamına gelen “public” kelimelerin birleşmesinden “respublica“, “halk için olan devlet” gibi bir anlama gelmektedir. Dolayısı ile köken ve uygulamada cumhuriyet ile demokrasi iç içe girmiş ve yer yer aynı anlamda kullanılmaktadır.

Cumhuriyet ve demokraside, teorik olarak halkın kendisi ile yönetileceği kanun ve yasaları, halkın seçtiği kişilerin oluşturduğu meclisler yapar. Ancak fiilî anlamda bunun realitesi bulunmamaktadır. Her zaman için -özellikle kapital sahipleri gibi- çok küçük bir azınlığın istediği ve belirlediği şahıslar vekil adayı olur, halk da kendileri için belirlenen adaylardan birine oy verir. Meclise gelen vekiller de halkın istediği hususları değil, iktidar partisinin yöneticileri tarafından önlerine konulan yasa tasarıları için el kaldırıp indirirler. Kısacası cumhuriyet nizamında kanunlar, aciz ve sınırlı olan beşerin ürünü olup, insanların sorunlarını çözmekten ve tatmin etmekten uzak olduğundan sürekli değiştirilirler.  

Demokrasi ve cumhuriyet gibi milliyetçilik, vatancılık, ulus devlet anlayışı vb. birçok kavram, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Batı’nın yardımı ile devşirdikleri hayranlarınca İslâm dünyasına taşınmıştır. Jön Türkler ile başlayan, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile belli bir kesime benimsetilen bu kavramlar, I. Dünya Savaşı’ndan sonra aynı kadrolar tarafından resmî ve fiilî olarak Müslümanlar üzerinde uygulanmaya başlandı. Cumhuriyet, resmen 29 Ekim 1923’te ilan edildiğinde M. Kemal, cumhuriyeti “demokrasi sistemi” ile yönetilen bir devlet şekli olarak tanımlamıştır.

Cumhuriyet, bir devlet yönetim biçimi olarak Batı’dan ithal edilmiş ve İslâm’a zıt bir yönetim modelidir. Teoride halkın, kendisi adına kanunlar çıkartmak ve uygulamak için yöneticileri seçmenin halk tarafından yapıldığı iddia edilse de yukarıda da ifade ettiğim gibi pratikte bu pek mümkün olmamıştır. Gerek teoride ve gerekse pratikteki cumhuriyet, her şekli ile İslâm’a aykırıdır. Çünkü cumhuriyette yasama yani kanun koyma yetkisi insanda iken, İslâm’da yasaların kaynağı Allah Subhânehû ve Teâlâ’dır. Cumhuriyetin birçok şekli varken, İslâm’da bir tek yönetim şekli vardır ki o da Nübüvvet yolu üzere olan Râşidî Hilâfet’tir. Cumhuriyette hem hâkimiyet/yasama kaynağı hem de otorite insana/beşere dayanıyorken Râşidî Hilâfet’te hâkimiyet İslâm’a, otorite insana dayanmaktadır.

Birçok Müslümanı yanıltan ve cumhuriyeti İslâm ile bağdaştırmalarına sebep olan husus, İslâmi yönetim nizamı olan Hilâfet’te de otoritenin halka dayanması, yani yöneticilerin seçimle belirlenmesidir. Oysa seçim vakası bir yönetim biçimi değildir. Birçok farklı yönetim modellerinde de seçim vardır ama birbirine benzemezler. Örneğin, her yönü ile birbirinden farklı olan İslâm, kapitalizm ve sosyalizmde de yönetici seçimi vardır.  Ancak bu üç ideoloji (yaşam tarzı), hem fikir hem de nizam açısından birbirlerinden tamamen farklıdır. Cumhuriyetin değişmez esası laikliktir. Diğer bütün yasalar, laiklik ilkesine aykırı olmadığı müddetçe istenildiği zaman değiştirilebilir. İslâmi yönetim nizamı olan Râşidî Hilâfet’te ise İslâm’ın belirlediği yasalar asla değişmez. 

Cumhuriyetin İslâm’dan olmadığını yazdıktan sonra, fazilet olup olmadığına bakalım. Ne demişti M. Kemal? “Cumhuriyet, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya tehdide dayandığı için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir.” 97 yıllık cumhuriyet tarihi bize uzak ve kapalı değildir. Aslında cumhuriyetin cürümlerini ve yetiştirdiği insanların durumunu yazmaya takat yetmez ama cüzü ifade edip külü anlamak mümkündür. Zaten cumhuriyetin nasıl bir insan yetiştirdiğini, hâlihazırda toplumu getirdiği noktayı herkes görmektedir.

Öncelikle, cumhuriyetin ilanı halkın talebi doğrultusunda değil bir avuç Batı hayranı tarafından dayatma ile olmuştur. Bununla birlikte şu sorulara cevap vermek gerekir: Fazilet olarak vasıflandırılan cumhuriyetin ilanından sonra çıkartılan kanunlar ile sırf cumhuriyeti istemedikleri için on binlerce Müslüman katledilmedi mi? On binlerce insan, sürgün veya hapis edilmedi mi? “Halka rağmen halk için” mantığı ile hareket edilip ülkenin tamamı adeta bir hapishaneye çevrilip ağızlara gem vurulmadı mı? Cumhuriyet, dayattığı Türk milliyetçiliği ile on binlerce insanın ölmesine ve onlarca olumsuz bilançolarla devam eden Kürt meselesini doğuran rejim değil midir? Halkın yönetimi denilen cumhuriyette, neden kurulan ikinci bir parti hemen kapatıldı ve tekrar ikinci bir partinin kurulmasına ancak 23 sene sonra izin verildi? Sonra, cumhuriyeti kuran parti dışındaki partilerin, seçimle iktidar olmalarına rağmen kendilerine neden defalarca askerî darbeler yapıldı? İslâm’ı ve İslâmi yönetimi sürekli aşağılayarak, çağdışı olarak gören cumhuriyetçilere sormak lazım, Türkçe’nin bütün dillerin esası olduğu konusunda ve kafatası ölçümleri dışında, hangi “bilimsel buluş(!)” gerçekleştirildi? Şapka takma, ant içme zorunluluğu, askerî bir disiplin ile eğitim dışında nasıl bir “teknoloji” geliştirildi? Kötülenen Osmanlı Dönemi’nde kaç tane kumarhane, kaç tane sığınma evi, kaç tane huzur evi, kaç tane fuhuş evi ya da kaç tane LGBT’li vardı? vs. vs.

Kısacası, tarihin hiçbir döneminde cumhuriyetin bu 97 senelik ömründe olduğu kadar, halkın değerleri ile alay etme, halkı hor görme, fuhuş, hırsızlık, yolsuzluk, sapıklık, ırkçılık, rüşvet, kumar, torpil, hukuksuzluk, emek sömürüsü ve daha bin bir türlü kötülük ve zulüm görülmemiştir. Resmî kurumlarca verilen suç istatistikleri ortadadır. Cumhuriyetin yetiştirdiği, ucube giyimli, ellerinden alkol düşmeyen, bencil, putperest ve dünyaya tapan neslin neresi erdemlidir?

Aslında işin gerçeği, bütün bu olumsuzluklar, özgürlük söylemi ile demokrasi ve cumhuriyetin özünde vardır. Zira cumhuriyeti kuran M. Kemal şöyle demektedir: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle şahıslarla memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.”[2] Dolayısı ile bu toplumda meydana gelen ve sapıklıkta zirve olan LGBT, aile içi cinsellik veya çocuk istismarlarının bu denli artması, cumhuriyetin kendi ahlak ve namus anlayışını yansıtmaktadır. Sonuç olarak şunu görmekteyiz ki cumhuriyet, fazilet olmadığı gibi erdemli ve namuslu insanlar değil, düşük ve rezil insanlar yetiştirmiştir.

Kaldı ki demokrasi fikri ve cumhuriyet rejimi emperyalist Batı devletleri için birer sömürme araçlarıdır. Emperyalist devletler, ajan ve uşak yöneticileri aracılığıyla İslâm beldelerine ihraç ettikleri bu fikir ve rejimlerle Müslümanları kültürel olarak yozlaştırdıkları gibi Müslümanların zenginliklerini de çalmaktadırlar. Bireyi, aileyi ve toplumu ifsat eden, her türlü ahlaksızlığı yaygınlaştırmak adına projeler sunmakta ve bu projelere maddi destekler ve fonlar oluşturmaktadırlar. Bu konuda hem medyayı hem sivil toplum örgütlerini çok etkili bir şekilde kullanmaktadırlar. Aynı şeklide emperyalist devletler, İslâm beldelerini maddi anlamda ciddi bir şekilde sömürmektedirler. Yatırım ve istihdam adına yüzlerce şirket aracılığı ile yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı kendi ülkelerine aktarmaktadırlar. Ham maddeyi çok ucuza alıp işledikten sonra çok pahalı bir şeklide yine bize satarlar. Ayrıca zeki ve yetenekli bireyleri kendi ülkelerine göç ettirerek kendi halkları ve devletlerine hizmet ettirirler.

Bireyi, tutkularının esiri ve menfaatperest kılan, aileyi huzur ve sükûnet ortamı olmaktan çıkarıp dağıtan, ekini ve nesli bozan, toplumu dayanışma ve merhametten uzaklaştıran, emperyalistlerin sömürme aracı olan cumhuriyet, nasıl fazilet olabilir? Bu, olsa olsa rezalettir. Çünkü fazilet, ancak fıtratı bozulamamış insani bir özellik ve İslâmi ilkeler ile elde edilebilen bir meziyettir.

Türkçeye “erdem” olarak tercüme edilen fazilet kelimesi “fazl” kelimesinin mastarı olarak “artmak, fazlalaşmak, üstün olmak”, isim olarak ise “eksikliğin zıddı, fazlalık, ihsan” gibi manalara gelir. Klasik sözlüklerde “fazl”ın ileri derecesine “fazilet” dendiği belirtilmiştir. Ünlü dil bilgini Râgıb el-İsfahânî, felsefe kültürünün geliştirdiği anlayışın etkisiyle fazilet terimini “insanın başkalarından üstün ve imtiyazlı olmasını sağlayan durum, kişiyi mutluluğa götüren şey” diye tarif etmiş ve bunun zıddına “rezilet” denildiğini belirtmiştir.[3]

Fazilet kavramının, bir terim olarak ahlâk literatüründe sonradan kazandığı kapsamlı manalar ile birçok ayet ve hadiste geçen hususları ifade ettiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’in genelinde adalet, itidal, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük, azim ve sebat, ülfet, kardeşlik ve dostluk, sevgi ve dayanışma, barışçılık, cömertlik, tövbe, tevekkül, kanaatkârlık, itaat ve teslimiyet, hikmet, hayırda yarışma, güler yüzlülük, ölçü ve tartıda dürüst davranma, selamlaşma, ağırbaşlılık, cesaret ve kahramanlık gibi birçok faziletli tutum ve davranış üzerinde durulmuştur. Ayrıca bazı ayetlerde özellikle faziletlerin işlendiği görülür. Örneğin, Âl-i İmran Suresi 134-135. ayetlerinde, Kur’an’ın temel fazilet olarak ısrarla vurguladığı takvaya sahip olanlardan bahsedilirken, bunların başlıca nitelikleri şöyle sıralanır: “Bollukta da darlıkta da mallarını Allah için harcarlar, öfkelerine hâkim olurlar, insanları bağışlarlar, kötülükte ısrar etmezler.” Bu ayetlerde cömertlik, hilm, affetme ve tövbe erdemlerinin yer aldığı görülür. Bakara Suresi’nin 177. ayetinde Kur’an’ın diğer bir temel ahlâk kavramı olan “birr”in kapsamı içinde iman, ibadet ve hayırseverlik konuları yanında ahde vefa, sabır, metanet, doğruluk ve takva faziletlerine işaret edilir.

Yine benzer şekilde hadis kitaplarında çeşitli faziletlere dair pek çok hadis bulunmaktadır. Özellikle “Kitabü’l-Edeb” ve “Kitabü’l-Birr” başlıklı bölümlerin ağırlıklı konuları arasında ana babaya itaat, hısım akrabayı ziyaret (sıla-i rahim), kardeşlik, dostluk, sevgi, dayanışma ve yardımlaşma, insanlarla iyi geçinme, doğru sözlülük, adalet ve ihsan, misafirperverlik, hayâ, takva, tövbe, tevekkül, tevazu, hilm, sabır, şükür gibi ahlaki faziletler yer alır. Ayrıca geçmiş nebi ve rasuller, efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile diğer Sahabelerin (Allah hepsinden razı olsun) ahlak ve şahsiyetlerinin tanıtıldığı “fezâil” veya “menâkıb” başlığını taşıyan bölümlerde İslâm ahlakında fazilet sayılan niteliklere dair önemli bilgiler bulunmaktadır.

Dolayısı ile fazilet, İslâm’dan nasiplenen insanlarda vardır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhânehû ve Teâlâ’ya teslim olan, O’nun Rasulü’nü örnek edinen bireyler erdem sahibi olurlar. Rabbimizin tabiri ile “şeref ve izzet” bulurlar. İslâm’dan yüz çeviren, tutku ve arzularını kendisine ilah edinen insanlar ise Rabbimizin tabiri ile “aşağıların en aşağısına” dönüşürler.

İslâm, Rabbimizin biz insanlar için indirdiği pak, duru ve tastamam kılınmış bir dindir. İslâm’ın bireye yönelik hükümleri vardır ki birey bunları her zaman ve mekânda icra edebilir. Ancak bununla birlikte İslâm’ın bireye ve topluma yönelik ve ancak bir erk/devlet eli ile uygulanacak hükümleri vardır ki bunların kendisi ile uygulandığı devlet Râşidî Hilâfet’tir. 

Gerek cehaletinden ve gerekse ihanetinden dolayı sözüm ona bazı âlim, yazar veya düşünürler, İslâm’daki şûra kavramını demokrasi ile; Hilâfet’teki yöneticiyi seçme vakasını cumhuriyet ile bağdaştırmaktadırlar. Böylece milyonlarca Müslüman’ın küfür olan demokrasi ve cumhuriyeti sevmelerine ve sahiplenmelerine sebep olmaktadırlar. Bu büyük bir günah ve ihanettir. Apaçık bir şekilde hak ile batılı birbirine karıştırmaktır. İslâm bir vadide diğer bütün fikir ve nizamlar başka bir vadidedir.

Ey Müslümanlar! Rabbimize gerçek anlamda kul olmanın, O’nun rızasını kazanmanın tek yolu, cumhuriyet, demokrasi, milliyetçilik vb. İslâm dışı bütün fikir, nizam ve duygulardan sıyrılıp sadece O’na teslim olmaktan, O’na itaat etmekten geçer. İzzet ve şeref sadece O’nun yanındadır. Fazilet sadece O’nun nizamındadır.

[مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ] “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.”[4]

[يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَآ إِلَى ٱلْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ ٱلْأَعَزُّ مِنْهَا ٱلْأَذَلَّ ۚ وَلِلَّهِ ٱلْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِۦ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلٰكِنَّ ٱلْمُنَٰفِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ] “Onlar: Andolsun eğer Medine'ye dönersek üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Hâlbuki izzet (asıl üstünlük), ancak Allah'ın, Rasulü’nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.”[5]



[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 231

[2] Uğur Mumcu, K. Karabekir anlatıyor, Tekin yayınevi 1993

[3] Ez-Zeriʿa, s. 132

[4] Fatır Suresi 10

[5] Münafikun Suresi 8


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz