AKİL ADAMLAR VE BARIŞ SÜRECİ RAPORU

Aydın Usalp

Batı dünyası, kendi yaşam tarzını Kapitalizm ideolojisi ile inşa ettikten sonra, kendisi dışındaki dünyanın diğer halklarını da kendi yaşam felsefesi ile şekillendirme yoluna gitti. Bunu, diğer halkları hegemonyalarının altına almak için, daha modern bir sömürme yöntemi olarak kullandığı halde, bir lütuf olarak göstermiştir. Öyle ki hayata dair geliştirdiği kendi değerleri dışında başka değerlere yaşam hakkı tanımamaktadır. Halkları, kendi değerlerinden yoksun bırakarak bir ütopya olan ‘demokrasi’ hayranı haline getirmiştir.

Egemen Batılı güçlerin son yüzyılda şekil vermeye çalıştığı dünya halkları ve özellikle Müslüman nüfuslu İslam beldeleri, savaş, zulüm ve geri kalmışlığın merkezi oldu. Dönüşüm ve şekillenme bütün sancıları ile sürdürülmektedir. Yaşatılan bunca acılar ‘üstün Batı uygarlığına ve değerlerine ulaşmak’ adına çekildi ve halen çekilmeye devam edilmektedir.

Batı yaşam tarzı temelinde kurdurulan ve şekillendirme sürecini doksan yıldır daha tamamlamamış ülkelerden biri de Türkiye’dir. Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir devletin bakiyesi üzerinde modern bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan miras kalan heterojen kitleden homojen bir millet var etmek istedi. Siyasal bir üst kimlik olarak kurgulanan vatandaşlık; etnik açıdan Türk soyuna, dinsel açıdan sekülerize edilmiş İslam dinine, mezhepsel olarak Sünnilik içerisinde Hanefiliğe dayandırıldı. Bunun doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak, diğer bütün unsurlar belirlenen bu esaslar çerçevesinde şekillendirme yoluna gidildi. Sonuç olarak, seküler ve ulus devlet anlayışına binaen kurulup geliştirilen Türkiye, reddi miras yoluna girerek suni sınırlar içerisinde kalan diğer kültür ve milletleri yok saymıştır. Yok saymanın sonucu olarak asimilasyon ve doğal olarak olmadık zulümlere imza atmıştır.

“Barış” süreci adı altında Türkiye’nin bugünlerde çözmeye çalıştığı sorun, T.C.’nin kuruluşu ile başlamıştır. Yaklaşık bir asır önce, Batı’nın yönlendirmesi ile milliyetçi politikalar izlemeye başlayan İttihatçıların mutlak iktidarı döneminde açığa çıkmış ve Cumhuriyet ile birlikte şekillenen bir tarihi sorundan söz ediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu politikalarına karşılık Kürtlerce aksülamel ortaya konulunca ağır askeri operasyonlarla isyanlar birbirini takip etti. Askeri müdahale sonucunda yaşanan katliamlar ile birlikte geliştirilen tehcir ve iskân politikalarıyla Kürtler, ülkenin değişik yerlerine sürgüne gönderildiler. Güvenlikçi yaklaşım ve uygulamalar yıllarca sürdü ve devletle Kürtler arasındaki ilişkiler büyük yaralar aldı. Artık Kürtlerin önemli bir kısmının nazarında devlet, varlıklarını inkâr ederek kendilerine her türlü zulmü reva gören bir baskıcı otorite, hatta bir kısmına göre de düşmandı. Devlete göre ise Kürtler, kendisine başkaldıran, asi/eşkıya, bazı yönetici kadrolara göre ise, terbiye edilmesi, modernleştirilmesi gereken gayri medeni unsurlardı. Bu tarihi birikimin üstüne, 12 Eylül darbesinin uygulamaları da eklenince, Kürt meselesi, daha da karmaşık hale gelmiş ve ülkenin son otuz yılına damgasını vuran mevcut boyutlara ulaşmıştır.

Kürt meselesini doğuran ana ekseni özetleyen bir girişten sonra, çözüm adımlarının son halkası olan “barış” sürecinin önemli bir ayağı olan “akil” adamlar vakıasını ortaya çıkaran sürece bakalım.

Kürt meselesine dair ilk çözüm, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek parti dönemine ait çözümüdür. Cumhuriyet, meseleyi güvenlik ve asayiş sorunu olarak görmüş ve çözüm şeklini Kürtlerin tedibi, diğer yandan da inkâr, iskân, tehcir vb. politikalarla asimile edilip Türkleştirilmeleri olarak belirlemiştir.

1950’lerden sonra Demokrat Parti döneminde kimi uygulamalarda kısmi bir yumuşama görülmüşse de, bu dönemde de sorun köklü bir biçimde ele alınmamış; bunun yerine, Kürt aşiretlerinin veya dini cemaatlerinin önder isimleri milletvekili adayı gösterilerek, sadece Kürtlerle daha sıcak ilişkiler kurulması yoluna gidilmiştir.

Kürt meselesinin çözümüne dair ilk ciddi adım Özal tarafından atılmıştır. Özal, 1991’de “Kürt meselesini mutlaka çözeceğim. Bu benim milletime yapacağım son hizmet olacaktır” dedi. Özal’ın arayışları sürerken, 1993’te Başbakan Süleyman Demirel ile Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Diyarbakır’da “Kürt realitesini tanıyoruz” çıkışını yaptılar. Özal başta olmak üzere, sorunun barışçıl çözümüne dair arayış ve girişimlere karşılık olarak, PKK ilk kez 20 Mart 1993’te tek taraflı ateşkes ilan etti.

1996-1997’de Başbakan Necmettin Erbakan, çözüme dair niyetini dillendirdi. Mesut Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyerek, AB üyeliği için bu sorunun çözülmesi gereğine işaret etti.

Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından PKK tarafından çeşitli zamanlarda yine tek taraflı ateşkesler ilan edildi. Barış ve demokratik çözüm talepleri dillendirildi ve hatta sınır dışına çekilme kararları alındı.

Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olan AKP’nin ilk iktidar yıllarında Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakerelere başlayıp bu çerçevede, Kopenhag Siyasi Kriterlerini karşılamak amacıyla bir dizi reform yapıldı. Buna bağlı olarak Ağustos 2005’te, Başbakan Erdoğan’ın Ankara’da aydınlarla görüşmesi ve ardından Diyarbakır’da halka hitaben yaptığı konuşmada ilk kez bir Başbakan, siyasi çerçevesi çizilmiş bir konuşma ile doğrudan “Kürt sorunu” diyor ve bu sorunun kendi sorunu olduğunu ilan ediyordu.

AK Parti iktidarı 2009 yılında, bu defa “Kürt Açılımı” düşüncesini kamuoyunun gündemine getirdi. Ancak bu girişime yönelik ülkenin batısında ortaya çıkan milliyetçi tepkiler sebebi ile kısa sürede isim değişikliğine gidildi ve önce “Demokratik Açılım”, daha sonra ise “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ismi kullanıldı.

Söz konusu “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” rafa kaldırıldı derken, devletin kapalı kapılar ardında MİT aracılığıyla Öcalan’la ve PKK ile sürdürdüğü ve daha sonra kamuoyuna “Oslo Süreci” adıyla yansıyan görüşmeler oldu. Oslo süreci, devletin PKK ile görüşmesini tepkilere rağmen normalleştirdi. Aslında bugünlerde yaşanan son çözüm/barış süreci de, yeni başlayan bir süreç olmaktan çok, Oslo’nun sağladığı deneyim ve birikimin üzerine bina edilen bir süreçtir.

Bütün bu süreçler bir sonraki adımlara zemin teşkil etmekle birlikte toplum nazarında hepsi başarısızlık ile sonuçlandı. Çözüm olarak ortaya konulan süreçler arasındaki zaman dilimlerinde çatışmalar veya tek taraflı şiddetin hız kesmemesi de toplum bazında ‘başarısızlık’ düşüncesini etkilemiştir.

Demokratik açılımın başarısızlığı ve Oslo sürecinin akabinde yaşanan şiddet ortamının ardından toplumun çözüme yönelik umutlarını yitirmeye yüz tuttuğu sırada barış süreci başlatılmıştır. Bu sürece hızlı bir şekilde başlanmasında, son iki yılda Orta Doğu’da meydana gelen olaylar, özellikle Suriye’de yaşananlar etkili olmuştur.

Yaşanan bu son süreçte, devlet aygıtı dışında sivil unsurların işin içinde bulunması gerekliliği öne çıkmış ve son sürece ‘akil adamlar’ dâhil edilmiştir. Bu çerçevede yazarlar, akademisyenler, sanatçılar ve STK temsilcilerinden 63 kişilik Akil İnsanlar Heyeti oluşturuldu. Bu heyet 4 Nisan 2013 günü İstanbul’da Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında ve ilgili bakan, milletvekili ve bürokratların da katılımıyla ilk toplantısını yapmıştır. Heyet’in esas olarak toplumu çözüm sürecine hazırlama ve farklı kesimlerin talep ve beklentilerini, kaygılarını karar alıcılara taşıma işlevini görmesi öngörülmüştür.

Türkiye’nin her bölgesinde çalışma yapmak üzere yedi gruba ayrılan “akil adamlar” yaptıkları çalışmaları rapor ederek ilgili mercilere sunmuşlardır. Raporlarda Doğu ve Güneydoğu bölgeleri dışında kalan bölgelerde öne çıkan hususlar, devletin doksan yıldır oluşturduğu algının dönüşümü mahiyetinde idi. Liberal bir takım çevrelerin, anayasal haklar çerçevesinde özgürlüklerin artırılması dileklerinin yanında kaygılar, süreç boyunca devletin PKK’nın taleplerine karşılık taviz vermesi noktasında odaklanmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu heyetlerinin raporunda ise, istek ve öngörüler tam tersi bir resim oluşturuyor. Öne çıkan taleplerin tamamı bir arada düşünüldüğünde, sürece taraf olan PKK’nın dillendirdiği taleplerden daha fazlasını bulmak mümkündür. Raporda, Kürt meselesinin çözümüne dair bu güne kadar söylenen hemen her şeye değinilmiştir.

Ana dilde eğitim hakkından kültürel haklara, faili meçhullerin aydınlanmasından koruculuk sisteminin ve terörle mücadele kanunun kaldırılmasına, karakol ve HES yapımlarından GAP’a, seçim barajından Öcalan’a af ve genel af meselesine, Diyanet’in kaldırılmasından toprak reformuna kadar onlarca talepler raporda yerini almıştır.

Raporda yer alıp ilgi çeken hususlardan birisi de Alevilerin ve Ezicilerin haklarının verilmesi konusu ve cem evlerinin yasal statüye kavuşma talepleri idi.

Ayrıca raporda inanç özgürlüğünden, PKK ile Mustazaflar Hareketi (Hizbullah) arasında kritik bir gerilim ihtimali bulunduğundan da bahsetmektedir. Öte yandan, bölgede sosyolojik karşılıkları küçük olsa da, entelektüel kapasiteleri açısından bunlar kadar hatta belki bunlardan da önemli unsurların bulunduğu, aralarında federasyonu savunanların da bulunduğu liberal/demokratlar, PKK dışındaki sosyalistler, Hizbullah dışındaki radikal İslami gruplar, ciddi toplumsal tabanı olan geleneksel dini cemaatlerin bulunduğu ve bunların sürece dahil edilip aktörleşmeleri gerektiğinden bahsetmektedir.

“Akil adamlar” heyetinin yaptığı çalışmalardan sonra yetkililere sunduğu bu rapor, yetkilileri kararlarında etkileyecek midir? Elbette ki hayır. Hükümet veya devlet, ülkenin hangi bölgesinde, nasıl taleplerin veya kaygıların olduğunu bilmiyor mu? Şüphesiz ki biliyor. O halde akil adamlar heyetinin ve raporlarının gerçeği nedir?

Birincisi; hükümet, izlemiş olduğu burnunun dikine gitme siyaseti ile muhalefetin kamuoyu üzerindeki etkisini azaltmak adına kamuoyuna mal olmuş insanları öne çıkartmıştır. Çünkü otoriter veya militarist devlet anlayışından sıyrılıp demokratik ülke olma yolunda sivil unsurların kamuoyu üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda “akil adamlar” fikri oldukça cazip gelmektedir.

İkincisi; heyetin çalışmaları, kamuoyunu süreçle yakından ilgili kılmak, zaman kazanmak ve süreci bir oldubittiye getirmekten ziyade daha kontrollü hareket etme imkânı tanıyor olmasıdır. Çünkü süreç, istikrarsızlığı ile her türlü sonuca gebedir. Ayrıca raporlara yansıyan talep ve kaygılar her türlü sonuca ulaşma sebebini barındırmaktadır.

Üçüncüsü ve bence en önemlisi; söz konusu raporlarda, öne çıkan kaygı ve taleplerin tamamının, makalemizin girişinde bahsettiğimiz egemen güçlerin hayatı şekillendirme projesi ile uyumlu olmasıdır. Heyetlerin kimlerle ve ne kadar yoğunlukta görüştüğü önemli olsa da rapora yansıyan kaygı ve taleplerin İslam’dan, İslami bakıştan uzak olması ilginçtir. İnanç özgürlüğü kapsamında birkaç husustan bahsedilmektedir. Ancak bu husus zaten Kapitalist dünya görüşünde yer almakta olup fiili anlamda ne şekilde yürürlükte olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak mevcut devlet, doksan yıldır kurum ve kuruluşları ile halkları belli bir tarz ile belli bir oranda şekillendirmiş olup, bu değişimi tamamlamak adına küçükte olsa yaptığı hamlelerden bir tanesi de “akil adamlar” heyetidir. Söz konusu rapordaki talep ve kaygıların, toplumun tamamının veya büyük bir kısmının talep ve kaygıları olduğu “bağımsız” ve “sivil” bir heyet tarafından tescillenmeye çalışılmıştır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz