Batı dünyası, kendi yaşam tarzını
Kapitalizm ideolojisi ile inşa ettikten sonra, kendisi dışındaki dünyanın diğer
halklarını da kendi yaşam felsefesi ile şekillendirme yoluna gitti. Bunu, diğer
halkları hegemonyalarının altına almak için, daha modern bir sömürme yöntemi
olarak kullandığı halde, bir lütuf olarak göstermiştir. Öyle ki hayata dair
geliştirdiği kendi değerleri dışında başka değerlere yaşam hakkı
tanımamaktadır. Halkları, kendi değerlerinden yoksun bırakarak bir ütopya olan
‘demokrasi’ hayranı haline getirmiştir.
Egemen Batılı güçlerin son
yüzyılda şekil vermeye çalıştığı dünya halkları ve özellikle Müslüman nüfuslu
İslam beldeleri, savaş, zulüm ve geri kalmışlığın merkezi oldu. Dönüşüm ve
şekillenme bütün sancıları ile sürdürülmektedir. Yaşatılan bunca acılar ‘üstün Batı uygarlığına ve değerlerine
ulaşmak’ adına çekildi ve halen çekilmeye devam edilmektedir.
Batı yaşam tarzı temelinde
kurdurulan ve şekillendirme sürecini doksan yıldır daha tamamlamamış ülkelerden
biri de Türkiye’dir. Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir devletin bakiyesi
üzerinde modern bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan
miras kalan heterojen kitleden homojen bir millet var etmek istedi. Siyasal bir
üst kimlik olarak kurgulanan vatandaşlık; etnik açıdan Türk soyuna, dinsel
açıdan sekülerize edilmiş İslam dinine, mezhepsel olarak Sünnilik içerisinde
Hanefiliğe dayandırıldı. Bunun doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak, diğer bütün
unsurlar belirlenen bu esaslar çerçevesinde şekillendirme yoluna gidildi. Sonuç
olarak, seküler ve ulus devlet anlayışına binaen kurulup geliştirilen Türkiye,
reddi miras yoluna girerek suni sınırlar içerisinde kalan diğer kültür ve
milletleri yok saymıştır. Yok saymanın sonucu olarak asimilasyon ve doğal
olarak olmadık zulümlere imza atmıştır.
“Barış” süreci adı altında
Türkiye’nin bugünlerde çözmeye çalıştığı sorun, T.C.’nin kuruluşu ile
başlamıştır. Yaklaşık bir asır önce, Batı’nın yönlendirmesi ile milliyetçi
politikalar izlemeye başlayan İttihatçıların mutlak iktidarı döneminde açığa
çıkmış ve Cumhuriyet ile birlikte şekillenen bir tarihi sorundan söz ediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bu
politikalarına karşılık Kürtlerce aksülamel ortaya konulunca ağır askeri
operasyonlarla isyanlar birbirini takip etti. Askeri müdahale sonucunda yaşanan
katliamlar ile birlikte geliştirilen tehcir ve iskân politikalarıyla Kürtler,
ülkenin değişik yerlerine sürgüne gönderildiler. Güvenlikçi yaklaşım ve
uygulamalar yıllarca sürdü ve devletle Kürtler arasındaki ilişkiler büyük
yaralar aldı. Artık Kürtlerin önemli bir kısmının nazarında devlet,
varlıklarını inkâr ederek kendilerine her türlü zulmü reva gören bir baskıcı
otorite, hatta bir kısmına göre de düşmandı. Devlete göre ise Kürtler,
kendisine başkaldıran, asi/eşkıya, bazı yönetici kadrolara göre ise, terbiye
edilmesi, modernleştirilmesi gereken gayri medeni unsurlardı. Bu tarihi
birikimin üstüne, 12 Eylül darbesinin uygulamaları da eklenince, Kürt meselesi,
daha da karmaşık hale gelmiş ve ülkenin son otuz yılına damgasını vuran mevcut
boyutlara ulaşmıştır.
Kürt meselesini doğuran ana
ekseni özetleyen bir girişten sonra, çözüm adımlarının son halkası olan “barış”
sürecinin önemli bir ayağı olan “akil” adamlar vakıasını ortaya çıkaran sürece
bakalım.
Kürt meselesine dair ilk çözüm,
Türkiye Cumhuriyeti’nin tek parti dönemine ait çözümüdür. Cumhuriyet, meseleyi
güvenlik ve asayiş sorunu olarak görmüş ve çözüm şeklini Kürtlerin tedibi,
diğer yandan da inkâr, iskân, tehcir vb. politikalarla asimile edilip
Türkleştirilmeleri olarak belirlemiştir.
1950’lerden sonra Demokrat Parti
döneminde kimi uygulamalarda kısmi bir yumuşama görülmüşse de, bu dönemde de
sorun köklü bir biçimde ele alınmamış; bunun yerine, Kürt aşiretlerinin veya
dini cemaatlerinin önder isimleri milletvekili adayı gösterilerek, sadece
Kürtlerle daha sıcak ilişkiler kurulması yoluna gidilmiştir.
Kürt meselesinin çözümüne dair
ilk ciddi adım Özal tarafından atılmıştır. Özal, 1991’de “Kürt meselesini mutlaka çözeceğim. Bu benim milletime yapacağım son
hizmet olacaktır” dedi. Özal’ın arayışları sürerken, 1993’te Başbakan
Süleyman Demirel ile Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Diyarbakır’da “Kürt realitesini tanıyoruz” çıkışını
yaptılar. Özal başta olmak üzere, sorunun barışçıl çözümüne dair arayış ve
girişimlere karşılık olarak, PKK ilk kez 20 Mart 1993’te tek taraflı ateşkes
ilan etti.
1996-1997’de Başbakan Necmettin
Erbakan, çözüme dair niyetini dillendirdi. Mesut Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyerek, AB üyeliği için bu
sorunun çözülmesi gereğine işaret etti.
Abdullah Öcalan’ın yakalanarak
Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından PKK tarafından çeşitli zamanlarda yine
tek taraflı ateşkesler ilan edildi. Barış ve demokratik çözüm talepleri
dillendirildi ve hatta sınır dışına çekilme kararları alındı.
Kasım 2002 seçimlerinde tek
başına iktidar olan AKP’nin ilk iktidar yıllarında Avrupa Birliği’ne tam üyelik
için müzakerelere başlayıp bu çerçevede, Kopenhag Siyasi Kriterlerini
karşılamak amacıyla bir dizi reform yapıldı. Buna bağlı olarak Ağustos 2005’te,
Başbakan Erdoğan’ın Ankara’da aydınlarla görüşmesi ve ardından Diyarbakır’da
halka hitaben yaptığı konuşmada ilk kez bir Başbakan, siyasi çerçevesi çizilmiş
bir konuşma ile doğrudan “Kürt sorunu” diyor ve bu sorunun kendi sorunu
olduğunu ilan ediyordu.
AK Parti iktidarı 2009 yılında,
bu defa “Kürt Açılımı” düşüncesini kamuoyunun gündemine getirdi. Ancak bu
girişime yönelik ülkenin batısında ortaya çıkan milliyetçi tepkiler sebebi ile
kısa sürede isim değişikliğine gidildi ve önce “Demokratik Açılım”, daha sonra
ise “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ismi kullanıldı.
Söz konusu “Milli Birlik ve
Kardeşlik Projesi” rafa kaldırıldı derken, devletin kapalı kapılar ardında MİT
aracılığıyla Öcalan’la ve PKK ile sürdürdüğü ve daha sonra kamuoyuna “Oslo
Süreci” adıyla yansıyan görüşmeler oldu. Oslo süreci, devletin PKK ile
görüşmesini tepkilere rağmen normalleştirdi. Aslında bugünlerde yaşanan son
çözüm/barış süreci de, yeni başlayan bir süreç olmaktan çok, Oslo’nun sağladığı
deneyim ve birikimin üzerine bina edilen bir süreçtir.
Bütün bu süreçler bir sonraki
adımlara zemin teşkil etmekle birlikte toplum nazarında hepsi başarısızlık ile
sonuçlandı. Çözüm olarak ortaya konulan süreçler arasındaki zaman dilimlerinde
çatışmalar veya tek taraflı şiddetin hız kesmemesi de toplum bazında ‘başarısızlık’
düşüncesini etkilemiştir.
Demokratik açılımın başarısızlığı
ve Oslo sürecinin akabinde yaşanan şiddet ortamının ardından toplumun çözüme
yönelik umutlarını yitirmeye yüz tuttuğu sırada barış süreci başlatılmıştır. Bu
sürece hızlı bir şekilde başlanmasında, son iki yılda Orta Doğu’da meydana
gelen olaylar, özellikle Suriye’de yaşananlar etkili olmuştur.
Yaşanan bu son süreçte, devlet
aygıtı dışında sivil unsurların işin içinde bulunması gerekliliği öne çıkmış ve
son sürece ‘akil adamlar’ dâhil edilmiştir. Bu çerçevede yazarlar,
akademisyenler, sanatçılar ve STK temsilcilerinden 63 kişilik Akil İnsanlar
Heyeti oluşturuldu. Bu heyet 4 Nisan 2013 günü İstanbul’da Başbakan Erdoğan’ın
başkanlığında ve ilgili bakan, milletvekili ve bürokratların da katılımıyla ilk
toplantısını yapmıştır. Heyet’in esas olarak toplumu çözüm sürecine hazırlama
ve farklı kesimlerin talep ve beklentilerini, kaygılarını karar alıcılara
taşıma işlevini görmesi öngörülmüştür.
Türkiye’nin her bölgesinde
çalışma yapmak üzere yedi gruba ayrılan “akil adamlar” yaptıkları çalışmaları
rapor ederek ilgili mercilere sunmuşlardır. Raporlarda Doğu ve Güneydoğu
bölgeleri dışında kalan bölgelerde öne çıkan hususlar, devletin doksan yıldır
oluşturduğu algının dönüşümü mahiyetinde idi. Liberal bir takım çevrelerin,
anayasal haklar çerçevesinde özgürlüklerin artırılması dileklerinin yanında
kaygılar, süreç boyunca devletin PKK’nın taleplerine karşılık taviz vermesi
noktasında odaklanmaktadır.
Doğu ve Güneydoğu heyetlerinin
raporunda ise, istek ve öngörüler tam tersi bir resim oluşturuyor. Öne çıkan
taleplerin tamamı bir arada düşünüldüğünde, sürece taraf olan PKK’nın
dillendirdiği taleplerden daha fazlasını bulmak mümkündür. Raporda, Kürt
meselesinin çözümüne dair bu güne kadar söylenen hemen her şeye değinilmiştir.
Ana dilde eğitim hakkından
kültürel haklara, faili meçhullerin aydınlanmasından koruculuk sisteminin ve
terörle mücadele kanunun kaldırılmasına, karakol ve HES yapımlarından GAP’a,
seçim barajından Öcalan’a af ve genel af meselesine, Diyanet’in
kaldırılmasından toprak reformuna kadar onlarca talepler raporda yerini
almıştır.
Raporda yer alıp ilgi çeken
hususlardan birisi de Alevilerin ve Ezicilerin haklarının verilmesi konusu ve
cem evlerinin yasal statüye kavuşma talepleri idi.
Ayrıca raporda inanç
özgürlüğünden, PKK ile Mustazaflar Hareketi (Hizbullah) arasında kritik bir
gerilim ihtimali bulunduğundan da bahsetmektedir. Öte yandan, bölgede
sosyolojik karşılıkları küçük olsa da, entelektüel kapasiteleri açısından
bunlar kadar hatta belki bunlardan da önemli unsurların bulunduğu, aralarında
federasyonu savunanların da bulunduğu liberal/demokratlar, PKK dışındaki
sosyalistler, Hizbullah dışındaki radikal İslami gruplar, ciddi toplumsal
tabanı olan geleneksel dini cemaatlerin bulunduğu ve bunların sürece dahil
edilip aktörleşmeleri gerektiğinden bahsetmektedir.
“Akil adamlar” heyetinin yaptığı
çalışmalardan sonra yetkililere sunduğu bu rapor, yetkilileri kararlarında
etkileyecek midir? Elbette ki hayır. Hükümet veya devlet, ülkenin hangi
bölgesinde, nasıl taleplerin veya kaygıların olduğunu bilmiyor mu? Şüphesiz ki
biliyor. O halde akil adamlar heyetinin ve raporlarının gerçeği nedir?
Birincisi; hükümet, izlemiş
olduğu burnunun dikine gitme siyaseti ile muhalefetin kamuoyu üzerindeki
etkisini azaltmak adına kamuoyuna mal olmuş insanları öne çıkartmıştır. Çünkü
otoriter veya militarist devlet anlayışından sıyrılıp demokratik ülke olma
yolunda sivil unsurların kamuoyu üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda
“akil adamlar” fikri oldukça cazip gelmektedir.
İkincisi; heyetin çalışmaları,
kamuoyunu süreçle yakından ilgili kılmak, zaman kazanmak ve süreci bir
oldubittiye getirmekten ziyade daha kontrollü hareket etme imkânı tanıyor
olmasıdır. Çünkü süreç, istikrarsızlığı ile her türlü sonuca gebedir. Ayrıca
raporlara yansıyan talep ve kaygılar her türlü sonuca ulaşma sebebini
barındırmaktadır.
Üçüncüsü ve bence en önemlisi;
söz konusu raporlarda, öne çıkan kaygı ve taleplerin tamamının, makalemizin
girişinde bahsettiğimiz egemen güçlerin hayatı şekillendirme projesi ile uyumlu
olmasıdır. Heyetlerin kimlerle ve ne kadar yoğunlukta görüştüğü önemli olsa da
rapora yansıyan kaygı ve taleplerin İslam’dan, İslami bakıştan uzak olması
ilginçtir. İnanç özgürlüğü kapsamında birkaç husustan bahsedilmektedir. Ancak
bu husus zaten Kapitalist dünya görüşünde yer almakta olup fiili anlamda ne
şekilde yürürlükte olduğu görülmektedir.
Sonuç olarak mevcut devlet,
doksan yıldır kurum ve kuruluşları ile halkları belli bir tarz ile belli bir
oranda şekillendirmiş olup, bu değişimi tamamlamak adına küçükte olsa yaptığı
hamlelerden bir tanesi de “akil adamlar” heyetidir. Söz konusu rapordaki talep
ve kaygıların, toplumun tamamının veya büyük bir kısmının talep ve kaygıları
olduğu “bağımsız” ve “sivil” bir heyet tarafından tescillenmeye çalışılmıştır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış