Dergimizin bir önceki
sayısında yayınlanan makalemizin birinci bölümünde ayetler ışığında “ümmet”
kavramını ele aldık. “İslam Ümmeti”nin vasıflarından bahsederek Allah Subhanehu
ve Teala’nın İslam Ümmeti’ne yüklediği İslam’a davet etmek, iyiliği emredip kötülükten
sakındırmak, hak ile adaleti gerçekleştirmek, insanlığa şahit ve önder olma
görevini, siyasi erk olan devlet aygıtından bağımsız bir şekilde yerine
getiremeyeceğini söyledik.
Aynı dine/ideolojiye
veya ilkeler bütününe inanan ve bu din/ideoloji etrafında birleşen, inandığı
ideoloji hayatta pratik etmeye çalışan insanlar “ümmet” tanımını alıyorsa bu
ümmetin imamsız yani devletsiz olması düşünülemez.
Kaldı ki devlet olgusu
da ümmeti gerektirmektedir. Farklı sözcüklerle çeşitli şekillerde tanımlanan “devlet”
kavramı için şu özellikler öne çıkmaktadır. Toprak parçası, insanlar,
insanların hak, görev ve sorumluluklarını belirten kısacası hayatlarını
düzenleyecek olan nizamlar ve bu nizamları uygulayacak siyasi bir iktidar.
Devlet aygıtında
bulunması elzem olan özelliklerin “ümmet” kavramı için yapılan tarif ve
tanımlama ile nasıl örtüştüğünü görebiliyoruz. Her ikisinde insan faktörü ve
hayata dair nizam yani dinin/ideolojinin varlığı ilk göze çarpan ortak
özellikleridir. Diğer taraftan birinci bölümden hatırlanırsa bazı ayetlerde de
geçtiği üzere ümmetin, kopukluğu olmayan aynı zaman ve mekan ortaklığı olan
insanlar anlamını da geldiğinden bahsettik. Dolayısı ile mekân yani toprak
parçası da devlet ve ümmet kavramları için ortaktır.
İdeolojiyi tenfiz etme
yani insanların hak, görev ve sorumluklarını belirleyen, insanlar arasındaki
ilişkileri düzenleyen, bir esas üzerine bina edilen hayata dair nizamların
uygulanmasına gelince; bu özellik ümmet kavramının en belirgin yönü olup devlet
için gerekli olan erk, iktidar kavramı ile anlamını bulur. İnanılan dinin ya da
ilkeler bütününün etrafında birleşebilmek, söz konusu bu dinin ya da ilkelerin
fiili olarak uygulanması halinde mümkündür.
Allah Subhanehu ve Teala
Hac Suresi’nin 67. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Biz her ümmet için bir şeriat tayin ettik ki onlar onunla
amel ederler. Bunun için (ey Muhammed!) bu konuda seninle hiçbir zaman
çekişmesinler. (İnsanları) Rabbine (ibadet etmeye) çağır. Şüphesiz sen
gerçekten hidayete götüren doğru bir yol üzerindesin.”
Yüce Rabbimiz yine Maide
süresinin 48. ayetinde de şöyle buyurmaktadır:
“Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve
onları kollayıp koruyan Kitab (Kurʾân)’ı hak ile indirdik. Onların aralarında
Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak sana gelen
haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah
dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiklerinde sizi denemek
istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa
düştüğünüz şeyleri size haber verir.”
Bu durumda “ümmet”
kavramının anlamını bulması ve kendisindeki özellikleri (kanun-şeriat ile
adaleti tesis etmek, şahitliği) icra edebilmesi için devlet aygıtına gereksinim
vardır. Söz konusu İslam ümmeti ise devlet aygıtı kendisi için olmazsa
olmazlardandır. Diğer taraftan “devlet” de en az bir ümmete muhtaçtır.
“Ümmet” ve “imam/önder/halife”
arasındaki anlam ilişkisini kuran Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumunu da
hatırlatmakta fayda vardır.
“Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli
insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir
imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet
gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hâkim olan bir topluluktur…
Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve
imamet (önderlik) teşkili, Müslümanların imandan sonra ilk dinî farizalardır…”
Ümmet ve devlet
kavramlarının arasındaki bu anlamsal ve birbirine muhtaç olma ilişkisini konu
edinmemizin bir diğer sebebi ise, Müslümanların sıkça dillendirdiği ancak
kendisine nasıl ulaşacaklarını bilmedikleri “vahdet” olgusudur.
Farklı fikir ve
metotlara sahip İslami camiaların müntesipleri bir araya geldiklerinde, en
fazla dillendikleri kavramlardan biridir vahdet. Kurtuluşun yegâne yolu olarak
gördükleri vahdeti, bir türlü nasıl sağlayacaklarını bilemezler. Bazen vahdet
kavramının anlamı üzerinde dahi “vahdeti” sağlamadıklarına tanıklık etmekteyiz.
Ancak, bu kavramı sıkça dile getiren Müslümanların, İslam Ümmeti’nin karşı
karşıya kaldığı bu katliam ve zulümlerden dolayı acı çektiklerini ve kendi
içinde İslami hayatı yaşayan, dış saldırılara karşı güçlü bir yapıya özlem
duyduklarını görmekteyiz. Bunun adını koyamasalar da.
Evet, vahdet kurtuluştur
ve İslam, vahdeti emretmektedir. Ancak, vahdetin gerekli veya farz olduğu
yerleri bizler değil İslam belirler. Söz gelimi Müslümanlar, en çok cemaat ve
İslami STK’lar arasında vahdeti diler ve gerekli görürler. Ancak, böylesi bir
vahdet İslam’ın bir emri olmamasıyla birlikte, realite açısından da mümkün
değildir; tıpkı mezhepler arasında bir bütünleşmenin mümkün olmayacağı gibi.
Mezheplerin oluşumunda
müçtehitlerin usullerinin farklılığı, dolayısı ile içtihatların farklılığının
etkin olduğunu bilen birinin, cemaati oluşturan fikirlerin farklılığı da
içtihatlara dayandığını bilir. Bu içtihadi farklılığı, İslam’ın kerih
görmediğini ve doğal olarak farklı içtihatlar ile farklı fikir ve metotlara
sahip yapıların olmasını da makul görmesi gerekmektedir. Bunlar arasında vahdet
oluşturma gayretinin hem şerʿî olmadığı hem de realite açısından mümkün
olmadığını da görmeleri gerekiyor. İşin gerçeği, her fikir ve amelinde sadece
İslam’ı referans alan yapıların böylesi bir vahdete de ihtiyacı yoktur.
Allah Subhanehu ve
Teala, kurtuluş ipi olarak Kurʾan etrafında, elçisi Muhammed (sav) etrafında
kısacası Tevhid dini olan İslam etrafında birleşmemizi vahdet olmamızı
emretmektedir. Bununla birlikte İslam’ın uygulayıcısı olan tek bir imam/halife
etrafında vahdet oluşturmamızı, savaşta da tek bir komutanın emri altında
savaşmamızı ve bir hac emiri altında hac etmemizi emretmektedir.
Bundan dolayı, İslam’a
inanan biz Müslümanlar, İslam’ın fikirleri etrafındaki vahdetimizi somut bir
vahdete dönüştürmek için ümmet olma bilinci ile hareket etmek zorundayız. Ümmet
bilinci ile hareket ettiğimiz takdirde, vahdetimizi sağlayacak yegâne İslami
Hilafet Devleti’ne ulaşabiliriz. Bir imam/halife etrafında birleşmek, vahdet
oluşturmak İslam’ın bir emridir. Ayrıca ümmet olmanın, İslami ümmet
vasıflarının kendisi ile gerçekleşeceği yer İslam devletidir. Vahdet olmadan
bir kurtuluştan, devlet olmadan bir vahdetten bahsedilemez.
Fıkhın bir kaidesinde
geçtiği gibi “imam/halife ihtilafları giderendir”.
İslam Devleti ile
Müslümanlar İslam’ı yaşama imkânına sahip olur. İslam Devleti ile iyilikler
emredilir, bütün münkerlere mani olunur. İslam Devleti ile sadece Müslümanların
değil tebaasındaki bütün insanların canı, malı, aklı, dini, nesebi ve izzeti
korunur.
Rasulullah (sav)’ın
dediği gibi “İmam/halife bir kalkandır,
ümmet onunla korunur ve onun arkasında savaşılır.”
Allah Subhanehu ve Teala
Enbiya süresinin 92. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Doğrusu bu sizin Ümmet’iniz (Tevhid dini olan Müslümanlık),
bir tek ümmettir. (Bir tek din olarak sizin dininizdir.) Ben de sizin
Rabbinizim. O hâlde bana kulluk edin.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış