ÜMMET BİLİNCİ VE ÜMMET-DEVLET İLİŞKİSİ -2-

Aydın Usalp

Dergimizin bir önceki sayısında yayınlanan makalemizin birinci bölümünde ayetler ışığında “ümmet” kavramını ele aldık. “İslam Ümmeti”nin vasıflarından bahsederek Allah Subhanehu ve Teala’nın İslam Ümmeti’ne yüklediği İslam’a davet etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, hak ile adaleti gerçekleştirmek, insanlığa şahit ve önder olma görevini, siyasi erk olan devlet aygıtından bağımsız bir şekilde yerine getiremeyeceğini söyledik.

Aynı dine/ideolojiye veya ilkeler bütününe inanan ve bu din/ideoloji etrafında birleşen, inandığı ideoloji hayatta pratik etmeye çalışan insanlar “ümmet” tanımını alıyorsa bu ümmetin imamsız yani devletsiz olması düşünülemez.

Kaldı ki devlet olgusu da ümmeti gerektirmektedir. Farklı sözcüklerle çeşitli şekillerde tanımlanan “devlet” kavramı için şu özellikler öne çıkmaktadır. Toprak parçası, insanlar, insanların hak, görev ve sorumluluklarını belirten kısacası hayatlarını düzenleyecek olan nizamlar ve bu nizamları uygulayacak siyasi bir iktidar.

Devlet aygıtında bulunması elzem olan özelliklerin “ümmet” kavramı için yapılan tarif ve tanımlama ile nasıl örtüştüğünü görebiliyoruz. Her ikisinde insan faktörü ve hayata dair nizam yani dinin/ideolojinin varlığı ilk göze çarpan ortak özellikleridir. Diğer taraftan birinci bölümden hatırlanırsa bazı ayetlerde de geçtiği üzere ümmetin, kopukluğu olmayan aynı zaman ve mekan ortaklığı olan insanlar anlamını da geldiğinden bahsettik. Dolayısı ile mekân yani toprak parçası da devlet ve ümmet kavramları için ortaktır.

İdeolojiyi tenfiz etme yani insanların hak, görev ve sorumluklarını belirleyen, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen, bir esas üzerine bina edilen hayata dair nizamların uygulanmasına gelince; bu özellik ümmet kavramının en belirgin yönü olup devlet için gerekli olan erk, iktidar kavramı ile anlamını bulur. İnanılan dinin ya da ilkeler bütününün etrafında birleşebilmek, söz konusu bu dinin ya da ilkelerin fiili olarak uygulanması halinde mümkündür.

Allah Subhanehu ve Teala Hac Suresi’nin 67. ayetinde şöyle buyurmaktadır:


“Biz her ümmet için bir şeriat tayin ettik ki onlar onunla amel ederler. Bunun için (ey Muhammed!) bu konuda seninle hiçbir zaman çekişmesinler. (İnsanları) Rabbine (ibadet etmeye) çağır. Şüphesiz sen gerçekten hidayete götüren doğru bir yol üzerindesin.”

Yüce Rabbimiz yine Maide süresinin 48. ayetinde de şöyle buyurmaktadır:


“Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kurʾân)’ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.”

Bu durumda “ümmet” kavramının anlamını bulması ve kendisindeki özellikleri (kanun-şeriat ile adaleti tesis etmek, şahitliği) icra edebilmesi için devlet aygıtına gereksinim vardır. Söz konusu İslam ümmeti ise devlet aygıtı kendisi için olmazsa olmazlardandır. Diğer taraftan “devlet” de en az bir ümmete muhtaçtır.

“Ümmet” ve “imam/önder/halife” arasındaki anlam ilişkisini kuran Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumunu da hatırlatmakta fayda vardır.

“Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hâkim olan bir topluluktur… Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili, Müslümanların imandan sonra ilk dinî farizalardır…

Ümmet ve devlet kavramlarının arasındaki bu anlamsal ve birbirine muhtaç olma ilişkisini konu edinmemizin bir diğer sebebi ise, Müslümanların sıkça dillendirdiği ancak kendisine nasıl ulaşacaklarını bilmedikleri “vahdet” olgusudur.

Farklı fikir ve metotlara sahip İslami camiaların müntesipleri bir araya geldiklerinde, en fazla dillendikleri kavramlardan biridir vahdet. Kurtuluşun yegâne yolu olarak gördükleri vahdeti, bir türlü nasıl sağlayacaklarını bilemezler. Bazen vahdet kavramının anlamı üzerinde dahi “vahdeti” sağlamadıklarına tanıklık etmekteyiz. Ancak, bu kavramı sıkça dile getiren Müslümanların, İslam Ümmeti’nin karşı karşıya kaldığı bu katliam ve zulümlerden dolayı acı çektiklerini ve kendi içinde İslami hayatı yaşayan, dış saldırılara karşı güçlü bir yapıya özlem duyduklarını görmekteyiz. Bunun adını koyamasalar da.

Evet, vahdet kurtuluştur ve İslam, vahdeti emretmektedir. Ancak, vahdetin gerekli veya farz olduğu yerleri bizler değil İslam belirler. Söz gelimi Müslümanlar, en çok cemaat ve İslami STK’lar arasında vahdeti diler ve gerekli görürler. Ancak, böylesi bir vahdet İslam’ın bir emri olmamasıyla birlikte, realite açısından da mümkün değildir; tıpkı mezhepler arasında bir bütünleşmenin mümkün olmayacağı gibi.

Mezheplerin oluşumunda müçtehitlerin usullerinin farklılığı, dolayısı ile içtihatların farklılığının etkin olduğunu bilen birinin, cemaati oluşturan fikirlerin farklılığı da içtihatlara dayandığını bilir. Bu içtihadi farklılığı, İslam’ın kerih görmediğini ve doğal olarak farklı içtihatlar ile farklı fikir ve metotlara sahip yapıların olmasını da makul görmesi gerekmektedir. Bunlar arasında vahdet oluşturma gayretinin hem şerʿî olmadığı hem de realite açısından mümkün olmadığını da görmeleri gerekiyor. İşin gerçeği, her fikir ve amelinde sadece İslam’ı referans alan yapıların böylesi bir vahdete de ihtiyacı yoktur.

Allah Subhanehu ve Teala, kurtuluş ipi olarak Kurʾan etrafında, elçisi Muhammed (sav) etrafında kısacası Tevhid dini olan İslam etrafında birleşmemizi vahdet olmamızı emretmektedir. Bununla birlikte İslam’ın uygulayıcısı olan tek bir imam/halife etrafında vahdet oluşturmamızı, savaşta da tek bir komutanın emri altında savaşmamızı ve bir hac emiri altında hac etmemizi emretmektedir.

Bundan dolayı, İslam’a inanan biz Müslümanlar, İslam’ın fikirleri etrafındaki vahdetimizi somut bir vahdete dönüştürmek için ümmet olma bilinci ile hareket etmek zorundayız. Ümmet bilinci ile hareket ettiğimiz takdirde, vahdetimizi sağlayacak yegâne İslami Hilafet Devleti’ne ulaşabiliriz. Bir imam/halife etrafında birleşmek, vahdet oluşturmak İslam’ın bir emridir. Ayrıca ümmet olmanın, İslami ümmet vasıflarının kendisi ile gerçekleşeceği yer İslam devletidir. Vahdet olmadan bir kurtuluştan, devlet olmadan bir vahdetten bahsedilemez.

Fıkhın bir kaidesinde geçtiği gibi “imam/halife ihtilafları giderendir”.

İslam Devleti ile Müslümanlar İslam’ı yaşama imkânına sahip olur. İslam Devleti ile iyilikler emredilir, bütün münkerlere mani olunur. İslam Devleti ile sadece Müslümanların değil tebaasındaki bütün insanların canı, malı, aklı, dini, nesebi ve izzeti korunur.

Rasulullah (sav)’ın dediği gibi “İmam/halife bir kalkandır, ümmet onunla korunur ve onun arkasında savaşılır.”

Allah Subhanehu ve Teala Enbiya süresinin 92. ayetinde şöyle buyurmaktadır:


“Doğrusu bu sizin Ümmet’iniz (Tevhid dini olan Müslümanlık), bir tek ümmettir. (Bir tek din olarak sizin dininizdir.) Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde bana kulluk edin.”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz