BİR ÂLİM, BİR MÜTEFEKKİR VE HAREKET ÖNCÜSÜ; EN-NEBHANİ

Aydın Usalp

Tarih, zaman değirmeni ile öğütülen insanların içinden,  nicelerini farklı yönleri ile kaydedip bizlere aktardı. Daha yerinde bir ifade ile bu insanlar, farklı yönleri ile kendilerini tarihe nakşettirmişlerdir.  Yaptıkları ve söyledikleri ile tarih içinde ünlenen insanların, bize göre olumlu ya da olumsuz olsun hepsinin sevenleri ya da takipçileri olmuştur. Öyle ki bu şahsiyetlerin çoğu, yine bakılan pencereye göre ya gereğinden fazla yüceltilmiş ya da fazlası ile hak ettiği değeri görmemişlerdir.

Tamamen objektif bir bakış açısı ile tarihi kişilikleri değerlendiren bir insan, değerlendirmeye tabi tuttuğu şahsiyeti, bir bütün olarak ve o şahsiyetin kendi değerleri ile ele alır. “Yiğidi öldür ama hakkını teslim et” kavli ile hareket edildiğinde adil bir yaklaşım olur. Aksi takdirde taassup ve tarafgirlik ile insanların zulmetmesi kaçınılmazdır.

Bu bağlamda, hak terazisini elinden düşüren insanların, tarihi öncü şahsiyetleri günümüz maslahatlarını celbetmek için lehte ya da aleyhte değerlendirdiklerini görmekteyiz. Özellikle kitlelere ya da sistemlere yön veren âlim, mütefekkir ve siyasî şahsiyetler bu yanlı değerlendirmelerden paylarını almakta ve olmadık meselelere malzeme edilmektedirler. Ölmüş olsa da bir hak ihlalinin olabileceği konusu unutulmaktadır.

Bizler için insanı değerli kılan tıpkı gaddar Ömer’i, sadece insanlara karşı değil, hayvanlara dahi merhametli bir konuma getiren, adalet timsali bir insana dönüştüren mayanın kendisidir. İşte İslam mayası ile mayalanan insanlar bu sayede sevgi ve saygıyı celp ederler. Bu şahsiyetlerin bizce öncü, lider, komutan ve âlim olarak kabul görülmesinin yegâne ölçüsü bu insanların İslam boyası ile boyanarak, İslam’ın hudutlarına riayet etmeleridir.

İslam tarihinde de nice insanlar âlim, mütefekkir, komutan, devlet adamı ve sair özellikleri ile öne çıkmış ve adeta tarihe damgalarını vurmuşlardır. Farklı yönleri ile öncülük eden şahsiyetler her asırda mevcut olmuştur. Bu öncülerin, hepsi değilse de büyük bir kısmı bu gün İslam ümmetinin evlatları tarafından bilinmekte ve sevilmektedir. Ancak bazı şahsiyetler vardır ki belli başlı özellikleri ile değil, ürettikleri büyük projelerle zor ama doğru olanı gerçekleştirmek için bütün hayatlarını ortaya koymakla birlikte gelecek nesiller için hayatın çetrefilli yollarını daha bir aydınlatmışlardır.

Bu makalemde, bahsettiğim özelliklere sahip, geçtiğimiz Aralık ayında ölüm yıldönümü münasebeti ile kendisini rahmetle andığımız, asrın âlim, mütefekkir ve hareket öncülerinden olan Şeyh Takiyyuddin en Nebhani (rahmetullahi aleyh)’den bahsetmek istedim. Fikrî çöküntüye uğramış, Emperyalist güçlerce bütün beldeleri işgal edilmiş olan İslam ümmetinin tekrar eski izzetli günlerine kavuşması için İslam'ı, günümüz insanlarının idrakine yeni bir tasnif ile sunmuştur. Gerçek anlamda bir müceddit olan Şeyh Takiyyuddin en Nebhani son asrımızın âlim ve öncülerindendir.  Dolayısı ile yaşadığımız son asırda gelişen iletişim araçlarının yardımı ile asrımızın öncülerini daha yakından tanıma imkânına sahip olmaktayız.

Âlim denilince insanın aklına sadece bilgili kişi geliyorsa burada “âlim” kavramı eksik anlaşılıyordur. Çünkü İslam’a göre âlim, bilgili olmaktan daha fazlasını bünyesinde barındırmaktadır. Bu konu ile ilgili iki hadisin mefhumuna bakmak yeterli olur. Bunlardan birincisi âlimlerin Nebilerin varisleri olduğunu ifade eden hadis, ikincisi kurtuluşa erenlerin ancak ilimleri ile ihlaslı bir şekilde amel eden âlimlerden bahseden hadistir.

İşte kendisi ile ilgili bir araştırma yapıldığında Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin böyle bir âlim olduğu görülecektir. Edindiği ilim ile yeni bir usûl belirleyerek mutlak müçtehit konumuna gelmiş ve Rasul'ün İslam ile hayatı şekillendirme misyonunu yani varislik vazifesini hakkı ile yerine getirmiş, aynı zamanda hayatını İslami mücadele içinde geçirip bu hal üzere vefat etmiştir.

Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin etrafını kuşatan aile fertlerinin tamamı İslami ilimlerde zirve yapmış şahsiyetlerdi. Onlarca kitabın müellifi olan, fakih, Osmanlı’nın gözde âlimlerinden olan bir dedenin torunu, bir fıkıh âlimi ve müderris olmasının yanı sıra aynı zamanda Filistin ve Şam’da şeriat kadılığı yapmış bir babanın ve geniş İslami bilgiye sahip olması münasebeti ile bayanların kendisine fetva için başvurdukları bir annenin evladı olarak, 1911 yılında Filistin'de dünyaya gelmiştir. Böylesi bir ilim yuvasında yetişen Şeyh Takiyyuddin en Nebhani, daha on yaşında iken Kur’an hafızı olmuş ve başta dedesinin çabaları ile İslami eğitim almaya devam etmiştir. Mümtaz âlim, Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin kaleme aldığı onlarca eserinden, nasıl yüksek bir ilme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bununla birlikte Şeyh’in biyografisinden bazı kesitleri sunmak, okurlarımız açısından Şeyh’in hayatına dair daha bir aydınlatıcı olacaktır.

Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin Tahsili ve İlmi Hayatı

Dedesinden ve babasından şer'î ilimlerin temelini öğrenen Takiyyuddin en Nebhani ilkokulu, dünyaya geldiği İczim köyünde, liseyi de Akka'da okudu. Dedesi Şeyh Yusuf en-Nebhani siyasî yönü gelişmiş bir âlimdi ve torununun yeteneklerini keşfetmişti. Bu nedenle masraflarını kendisi karşılayarak torununu daha liseyi bitirmeden 16 yaşına gelince el-Ezher’e gönderdi. Bunun üzerine Takiyyüddin en Nebhani Mısır'a gidip 1928'de Ezher'in Lise bölümüne girdi. Ezher'in lise bölümünü birincilikle bitirip diplomasını aldı. Ardından Ezher'e bağlı Dar'ul Ulûm'a devam etmeye başladı. Dedesinin tavsiyesi üzerine Ezher âlimlerinden Muhammed Hader Hüseyin'in derslerine devam etti. Ezher'in eski programını okuduğu gibi Ezher'de okutulan yeni programa göre de okudu. Üstünlük gösterip bütün dersleri birincilikle geçen Takiyyuddin en-Nebhani, hocalarının ve okul arkadaşlarının dikkatini çekti. Fikirleri derin, görüşleri olgundu. Bu özelliğinden dolayı Kahire'de yüksekokullarda fikrî münazaralara ve münakaşalara katılıyordu. Böylece etrafında delilleri kuvvetli bir kişi olarak tanındı.

1932 yılında Dar'ul Ulûm ve Ezher'i bitirdi. Arapça ilimleri, fıkıh, fıkıh usulü, hadis ve hadis usulü, tefsir, tevhit ve kelam ilimlerini ve diğer ilimleri okudu. Bu ilim derslerine katılan en uyanık ve derin düşünen kişi olarak tanındı. Delilleri ince bir şekilde kavrayıp anlatıyordu. Fikir, münakaşa ve münazaralarda ikna edici delillere sahipti.

Hilafet’in yıkılmasından sonra Mısır’daki siyasî hava bayağı sarsılmıştı ve genelde çağrılar ve atmosfer Hilafet’in geri dönmesi lehine idi. Nebhanî, İslam’a davet edenler ve diğer cephede Batı kültürünün etkisi altında kalanların arasındaki bu siyasî atmosferden etkilenmişti. Bu nedenle etkileyici, Hilafet içerikli ve Hilafet ile ilgili övücü şiirler yazan şiir ustası Şair Ahmed Şevki’yi çok sever ve Kahire’de Şair Ahmed Şevki’nin tüm seminerlerine katılırdı. Zira kendisinin de çocukluğundan beri şiire merakı vardı.

Şeyh Takiyyuddin, siyasî olaylara olan ilgisine rağmen hiçbir hareket veya siyasî partiye katılmadı, çünkü onlar onun yüreğinde parlayan Hilafet sevgisinden uzaktılar ve o zaman, Hilafet’in yıkılışının üzerinden sadece birkaç yılın geçmiş olduğu bir zamandı.

Çalışma Hayatı

Tahsilini bitirdikten hemen sonra Filistin'de bulunan Hayfa'daki devlet liselerine şer’î ilimler hocası olarak tayin edildi. Aynı anda Hayfa İslam okulunda da hocalık yapmaya başladı. 1938 yılına kadar farklı şehirlerde ve okullarda öğretmenlik yaptı. Bu arada şer’î mahkemelerde çalışmak için müracaat etti ve Filistin'deki Bisan mahkemesine kâtip olarak tayin edildi. Daha sonra 1939 Nisan ayında şeriat kadılığına terfi ettikten sonra Hayfa’nın tüccarlarından olan Ali El-Miyasi’nin kızı ile evlendi. 1945 yılında Remle şer’î mahkemesine kadı olarak atandı. 1948'de Filistin'in Yahudiler tarafından işgal edilmesine kadar bu görevini sürdürdü. 1948'de Filistin Yahudiler tarafından işgal edilince Şam'a geçti. Arkadaşı Prof. Enver el Hatib'in Kudüs mahkemesine kadı olarak tayin talebi üzerine aynı yıl Kudüs'e geri dönerek şer’î mahkeme kadısı olarak çalışmaya başladı. Ardından şer’î mahkemeler müdürü ve şer’î yargıtay başkanı şeyh Abdülhamid es Saih tarafından şer’î yargıtay Üyeliğine tayin edildi. 1950'ye kadar yargıtay kadısı olarak görev yaptı. 1950 yılında bu görevinden istifa ederek 1951 yılından itibaren İslami ilimler fakültesine bağlı okullarda dersler vermeye başladı. Nablus'un en büyük camii olan Mescid-i Kebir'de bir hutbe verdikten sonra dönemin Ürdün Kralı Abdullah (bugünkü Kral Abdullah’ın dedesi olan Kral Hüseyin'in babası) O’nu Amman’daki sarayına çağırdı. Kral Abdullah, dedesi Şeyh Yusuf hakkında olumlu ve övücü şeyler söyledikten sonra Nablus’ta yaptığı konuşmasından dolayı Şeyh’e sitem etti. Bunun üzerine Kral Abdullah'a şu cevabı verdi: “Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim.” Bu cevaba sinirlenen Kral Abdullah tarafından hapse atıldı. Lakin araya bölgenin etkili âlimlerinin girmesi ile hapisten çıkartıldı. Sonra Kudüs'e dönüp yüklendiği devlet görevlerinin tümünden istifa ederek şöyle dedi: "Benim gibi insanların herhangi bir devlet görevinde çalışması doğru değildir."

İslam Davasına Adanmış Bir Hayat

Filistin’de 1936 İsyanı patlak verdi ve Şeyh Takiyyuddin o dönemde, Filistin’e Yahudi göçünü sağlayan İngiliz yönetimine isyan eden kalabalıklara hitap ederdi. Gerçek tepkinin Yahudilerden ziyade İngilizlere karşı verilmesi gerektiğini söyler ve onun bu sözlerine karşın İzzeddin el Kassam -Allah O’ndan razı olsun ve O’na merhamet etsin-, Şeyh’in yaptığı konuşmaları över ve elini Şeyh’in omzuna koyardı. Zira el Kassam, temel sorunun Yahudiler değil de, aslında İngilizlerin olduğunu idrak eden nadir insanlardandı. Bu nedenle tüm samimiyeti, takvası ve özverisi ile İngilizler onu şehit edene kadar, onlarla çarpıştı. Bunun akabinde isyancı guruplar çözüldü ve İngilizler dikkati Yahudilere çevirmeyi başardılar. Hatta bazı guruplara teçhizat ve silah verdiler ki yanlarına alabilsinler.

Bu fırtınalı olaylardan sonra şeyh Takiyyuddin “Filistin’in Kurtuluşu” adlı kitabı yazdı. Arap kralları ve başkanlarına hitaben yazılmıştı bu kitap ve onlara İslam’a karşı sorumluluklarını hatırlatıyordu. Sonra “Arapların Mesajı” diye bir kitap daha yazdı. Kısa bir süre sonra zihninde daha köklü çözümler ve fikirlerin berraklaşması ile birlikte bu kitapları yazdığına pişman olmaya başlamıştı.

Akabinde şeyh Takiyyuddin en Nebhani sorunun sadece Filistin’in Yahudiler tarafından işgal edilmesi veya Arap dünyasının içinde bulunduğu çalkantılı siyasî meselelerden müteşekkil olmadığını görerek yeni bir fikir ile siyasî bir oluşumun hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarına 1948’den sonra başladığı projesini 1953 yılında olgunlaştırıp açığa çıkardı. Böylece Rasululah’ın siretini inceleyerek, İslami hayatı yeniden başlatmak gayesi ile fikrî ve siyasî bir metodu takip eden Hizb-ut Tahrir’i kurdu. Böylece ilk hücre ve ilk halaka yani kıyadeyi oluşturdu. Partinin ilk halakası Kudüs’te oluşturuldu ve bu halakada; Nimr El-Mısri, Davud Hamdan, Ganem Abduh ve Adil Nablusi bulunuyordu. 1953’te ise Hizb’in resmen kurulduğu duyuruldu ve kiralanan ofise “Hizb-ut Tahrir” yazan bir tabelayı bizzat Şeyh Takiyyuddin kendi elleriyle astı. Hizb, sıcak ve yoğun faaliyetlerini Batı Şeria’nın tüm şehirlerinde ve Amman’da başlattı.

Dava, hiç görülmemiş olumlu bir halk desteğiyle karşılandı. Hizb, kültürlendirme aşamasında Şam, Bağdat ve Beyrut şehirlerine doğru hareket etti. Binlerce kişi Hizb’in safında yer aldı. O dönem ile birlikte kaynaşma merhalesinde 1955’de Abdunnasır’ın popülaritesi yavaş yavaş yükselmeye başladı. Hizb, Abdunnasır’ın Amerika’ya yaptığı ajanlığı ifşa etti ve bunun akabinde Parti’ye olan destek düşüşe geçmeye başladı. Genel halk baskısından dolayı Hizb’in birçok genci dökülmeye başladı. Çünkü Abdunnasır’ın popülaritesi her yeri kasıp kavuruyordu. O kadar ki Müslümanların zihnini işgal eden bu kasırga, Hizb’in önde gelen iki üyesi olan Davud Hamdan ve Nimr el Mısri’yi vurdu. Bu üyeler, Abdunnasır ile yapılan mücadelenin, Hizb’in sonunu getireceğini savunuyorlardı. Günler süren tartışmadan sonra Şeyh Takiyyuddin onları partiden ihraç etti. Aynı zamanda Kuveyt sorumlusu Halid el Hasan ve Şam Sorumlusu Abdulmunim Abu Laban’ı da ihraç etti. Ümmet’in maslahatını gözeterek siyasî mücadelesine devam etmek için parti safını daha belirgin hale getirdi ve kıyadeden boşalan bu iki kişinin yerine Abdulkadim Zellum ve Ahmed ed Daur’u getirdi. Halk, Abdunnasır’ın konuşmalarından etkilenmişti. Halktan gelen güçlü tepkilere rağmen Hizb, aynı minvalde yürüdü. Zira Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak’taki Hizb’in gençleri Nasır fırtınasına karşı mücadele edip dayandılar. Müslümanların çoğu karşı koyup reddetmesine rağmen, tam bir samimiyet ve ihlasla Hizb’in siyasî beyannamelerini dağıtmaya devam ettiler.

Hizb-ut Tahrir’in kurucu emiri şeyh Takiyyuddin, 1955’de Ürdün’de gözaltına alınmak için aranıyordu ve o yüzden Suriye’ye geçti. Lakin daha sonra 1956’da Suriye’ye girişi engellendi ve O’da bunun yerine Lübnan’a gitti. 1957’de yakalanarak tutuklandı ve 3 ay Beyrut’taki Raml hapishanesinde kaldı. İlk dava duruşmasından sonra Lübnan’ın önde gelenlerinin kefil olması karşılığında serbest bırakıldı. Çünkü Şeyh Lübnan’da çok meşhur ve sevilen biriydi. 

Şeyh Takiyyuddin en Nebhani daha sonra Lübnan’da yayın yapan “Hadarah (Kültür)” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Fakat gazetenin yayınlanması durduruldu. O günlerde yüz felci geçirdi ama tedavisine devam edemedi. Çünkü bir gazetede istihbarat tarafından arandığını okuduğunda anladı ki, bir kaç gün içinde tutuklanacaktı. Bu yüzden gizlenmek zorunda kaldı. 1959’da Beyrut’un dışındaki Burc el Baracina kentinde Hizb’in gençlerinden birisinin evinde gizlenip orada iki ay kaldı. Ondan sonra bir süre de Trablus’a bağlı Kuba bölgesinde kaldı. Daha sonra Lübnan istihbaratı yerini bulmuş fakat onlardan birkaç gün önce Şeyh Takiyyuddin en Nebhani ile Abdulkadim Zellum orayı terk ederek başka bir eve geçmişlerdi.

Bu tarihten sonra vefat ettiği 1977 yılına kadar hep yasaklı bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Bir yandan istihbarattan gizlenip, diğer yandan yasaklanmış bir parti liderliğini sürdürdü. Bir yandan parti gençlerinin kültürlenmelerini sağlamak için kitaplar kaleme alıyor bir yandan partili gençleri kültürlendiriyordu. Bununla birlikte halkı toplu bir şekilde kültürlendirme çabasını sürdürürken aynı şekilde nusret arayışını sürdürüyordu. Bu mücadele içinde Şeyh, kendi ismi ile değil Hizipli bir şahıs olarak tutuklanır ve aylarca işkence görür. İstihbaratın bunca işkence ve hilelerine rağmen gözaltına aldıkları kişinin kim olduğunu öğrenemediler şayet öğrenselerdi O’nu asla serbest bırakmazlardı. Daha sonra Şeyh Takiyyuddin’i Suriye sınırına götürerek serbest bıraktılar. Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani bu işkencelerden dolayı felç geçirmişti ve vücudunun bir tarafını hareket ettiremiyordu. Onu en son Bağdat’a giderken gören oğlu 90 kiloluk bir adamın 45 kiloya kadar düştüğünü görünce ağlamaktan kendini alıkoyamadığını söylüyordu.

Beyrut’ta gizlenen Şeyh Takiyyuddin yavaş yavaş kendine gelip önceki faaliyetlerine devam ederken “Düşünme Metodu” adlı kitabı yazdı. Maruz kaldığı işkencelerden sonra partiyi ve üyelerini geliştirme konusunda daha yoğun bir çalışma yapmak ve aynı zamanda nusret aramanın nasıl daha iyi yapılabileceği konusunda düşünmeye başlamıştı. Giriştiği bir kaç nusret talebi sonuç vermemişti.

Şeyh Takiyyuddin 1977 baharında bir kalp krizi geçirdi ve Lübnan’da bir hastanede 10 gün kaldı. O günlerde yanında olan oğlu son günlerini şöyle anlatıyor: “Kasım ayında Enver Sedat Kudüs’e Camp David antlaşmasının hazırlığı için küstahça gitmiş ve tüm İslam dünyası bundan dolayı sarsılmıştı. Babam buna çok kızdı ve şunları söyledi: ‘Enver Sedat Mısır’a geri dönmeden muhakkak ki aynı muameleyi İslam ümmetinden görmesi lazım.’ Ayrıca tam o günlere rastlayan El-Aksa Camiinde yapılan Kurban Bayramı konuşmasını radyodan canlı olarak takip ediyordu. Beklediği tepki gelmeyince kızdı ve odasının içinde gidip gelirken, kızgın olduğu yüzünden belli oluyordu. Sonra birden durdu ve bana şöyle dedi: “Ümmet çöküntüye uğramıştı, bunu biliyordum, ama bu kadar düştüğünü bilmiyordum”.

Bundan bir kaç gün sonra, Şeyh çok ağır bir gribe yakalanır ve bu hastalık onu yatağa mahkûm eder. Yapılan bir enjeksiyondan sonra komaya girer. Hastaneye başka bir isimle yatırılmıştı. Ama tedavi eden doktorun Baas sempatizanı olması Şeyh’in ölümünün normal olduğuna inanmadığını söylüyordu yanında kalan oğlu. Böylece Şeyh Takiyyuddin en Nebhani 12 saat sonra yani 11 Aralık 1977 günü sabah saat 04.00 gibi vefat etti. Aynı gün öğleden sonra Beyrut’taki şehitlik mezarlığında defnedip toprağa verildi. Cenazeye toplam 20 kişi katılmıştı. Ölümü gençlere gizli tutuldu. Ta ki Abdulkadim Zellum Türkiye’den dönüp parti liderliğine geçene kadar. Rabbim kendisinden razı olsun ve geniş merhameti ile kendisine muamele etsin.

Şeyh, mücadele ile geçen hayatında onlarca kitap ve neşriyat yayınladı. Bir parti kurdu ve kurduğu parti Hizb-ut Tahrir, bugün dünyanın elliden fazla ülkesinde faaliyet göstermektedir. Kurduğu partide şahısları değil, fikri esas kıldı ve fikrin liderliğinde nesiller yetiştirildi. Unutturulmaya çalışılan Hilafet fikrini yeniden canlandırdı. Bir zamanlar sadece Hizb-ut Tahrir’lilerin dillendirdiği bu proje çok şükür bu gün geniş kitleler tarafından söylenir ve istenir hale geldi.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz