Tarih, zaman
değirmeni ile öğütülen insanların içinden,
nicelerini farklı yönleri ile kaydedip bizlere aktardı. Daha yerinde bir
ifade ile bu insanlar, farklı yönleri ile kendilerini tarihe nakşettirmişlerdir. Yaptıkları ve söyledikleri ile tarih içinde
ünlenen insanların, bize göre olumlu ya da olumsuz olsun hepsinin sevenleri ya
da takipçileri olmuştur. Öyle ki bu şahsiyetlerin çoğu, yine bakılan pencereye
göre ya gereğinden fazla yüceltilmiş ya da fazlası ile hak ettiği değeri
görmemişlerdir.
Tamamen
objektif bir bakış açısı ile tarihi kişilikleri değerlendiren bir insan,
değerlendirmeye tabi tuttuğu şahsiyeti, bir bütün olarak ve o şahsiyetin kendi
değerleri ile ele alır. “Yiğidi öldür ama hakkını teslim et” kavli ile hareket
edildiğinde adil bir yaklaşım olur. Aksi takdirde taassup ve tarafgirlik ile
insanların zulmetmesi kaçınılmazdır.
Bu bağlamda,
hak terazisini elinden düşüren insanların, tarihi öncü şahsiyetleri günümüz
maslahatlarını celbetmek için lehte ya da aleyhte değerlendirdiklerini
görmekteyiz. Özellikle kitlelere ya da sistemlere yön veren âlim, mütefekkir ve
siyasî şahsiyetler bu yanlı değerlendirmelerden paylarını almakta ve olmadık
meselelere malzeme edilmektedirler. Ölmüş olsa da bir hak ihlalinin olabileceği
konusu unutulmaktadır.
Bizler için
insanı değerli kılan tıpkı gaddar Ömer’i, sadece insanlara karşı değil,
hayvanlara dahi merhametli bir konuma getiren, adalet timsali bir insana
dönüştüren mayanın kendisidir. İşte İslam mayası ile mayalanan insanlar bu sayede
sevgi ve saygıyı celp ederler. Bu şahsiyetlerin bizce öncü, lider, komutan ve âlim
olarak kabul görülmesinin yegâne ölçüsü bu insanların İslam boyası ile
boyanarak, İslam’ın hudutlarına riayet etmeleridir.
İslam
tarihinde de nice insanlar âlim, mütefekkir, komutan, devlet adamı ve sair özellikleri
ile öne çıkmış ve adeta tarihe damgalarını vurmuşlardır. Farklı yönleri ile
öncülük eden şahsiyetler her asırda mevcut olmuştur. Bu öncülerin, hepsi değilse
de büyük bir kısmı bu gün İslam ümmetinin evlatları tarafından bilinmekte ve
sevilmektedir. Ancak bazı şahsiyetler vardır ki belli başlı özellikleri ile
değil, ürettikleri büyük projelerle zor ama doğru olanı gerçekleştirmek için
bütün hayatlarını ortaya koymakla birlikte gelecek nesiller için hayatın çetrefilli
yollarını daha bir aydınlatmışlardır.
Bu
makalemde, bahsettiğim özelliklere sahip, geçtiğimiz Aralık ayında ölüm
yıldönümü münasebeti ile kendisini rahmetle andığımız, asrın âlim, mütefekkir
ve hareket öncülerinden olan Şeyh Takiyyuddin en Nebhani (rahmetullahi
aleyh)’den bahsetmek istedim. Fikrî çöküntüye uğramış, Emperyalist güçlerce
bütün beldeleri işgal edilmiş olan İslam ümmetinin tekrar eski izzetli
günlerine kavuşması için İslam'ı, günümüz insanlarının idrakine yeni bir tasnif
ile sunmuştur. Gerçek anlamda bir müceddit olan Şeyh Takiyyuddin en Nebhani son
asrımızın âlim ve öncülerindendir. Dolayısı
ile yaşadığımız son asırda gelişen iletişim araçlarının yardımı ile asrımızın
öncülerini daha yakından tanıma imkânına sahip olmaktayız.
Âlim
denilince insanın aklına sadece bilgili kişi geliyorsa burada “âlim” kavramı
eksik anlaşılıyordur. Çünkü İslam’a göre âlim, bilgili olmaktan daha fazlasını
bünyesinde barındırmaktadır. Bu konu ile ilgili iki hadisin mefhumuna bakmak
yeterli olur. Bunlardan birincisi âlimlerin Nebilerin varisleri olduğunu ifade
eden hadis, ikincisi kurtuluşa erenlerin ancak ilimleri ile ihlaslı bir şekilde
amel eden âlimlerden bahseden hadistir.
İşte kendisi
ile ilgili bir araştırma yapıldığında Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin böyle bir
âlim olduğu görülecektir. Edindiği ilim ile yeni bir usûl belirleyerek mutlak
müçtehit konumuna gelmiş ve Rasul'ün İslam ile hayatı şekillendirme misyonunu
yani varislik vazifesini hakkı ile yerine getirmiş, aynı zamanda hayatını İslami
mücadele içinde geçirip bu hal üzere vefat etmiştir.
Şeyh
Takiyyuddin en Nebhani’nin etrafını kuşatan aile fertlerinin tamamı İslami
ilimlerde zirve yapmış şahsiyetlerdi. Onlarca kitabın müellifi olan, fakih, Osmanlı’nın
gözde âlimlerinden olan bir dedenin torunu, bir fıkıh âlimi ve müderris
olmasının yanı sıra aynı zamanda Filistin ve Şam’da şeriat kadılığı yapmış bir
babanın ve geniş İslami bilgiye sahip olması münasebeti ile bayanların kendisine
fetva için başvurdukları bir annenin evladı olarak, 1911 yılında Filistin'de dünyaya
gelmiştir. Böylesi bir ilim yuvasında yetişen Şeyh Takiyyuddin en Nebhani, daha
on yaşında iken Kur’an hafızı olmuş ve başta dedesinin çabaları ile İslami
eğitim almaya devam etmiştir. Mümtaz âlim, Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin
kaleme aldığı onlarca eserinden, nasıl yüksek bir ilme sahip olduğu
anlaşılmaktadır. Ancak bununla birlikte Şeyh’in biyografisinden bazı kesitleri
sunmak, okurlarımız açısından Şeyh’in hayatına dair daha bir aydınlatıcı
olacaktır.
Şeyh Takiyyuddin en Nebhani’nin Tahsili
ve İlmi Hayatı
Dedesinden
ve babasından şer'î ilimlerin temelini öğrenen Takiyyuddin en Nebhani ilkokulu,
dünyaya geldiği İczim köyünde, liseyi de Akka'da okudu. Dedesi Şeyh Yusuf en-Nebhani
siyasî yönü gelişmiş bir âlimdi ve torununun yeteneklerini keşfetmişti. Bu
nedenle masraflarını kendisi karşılayarak torununu daha liseyi bitirmeden 16
yaşına gelince el-Ezher’e gönderdi. Bunun üzerine Takiyyüddin en Nebhani
Mısır'a gidip 1928'de Ezher'in Lise bölümüne girdi. Ezher'in lise bölümünü
birincilikle bitirip diplomasını aldı. Ardından Ezher'e bağlı Dar'ul Ulûm'a
devam etmeye başladı. Dedesinin tavsiyesi üzerine Ezher âlimlerinden Muhammed
Hader Hüseyin'in derslerine devam etti. Ezher'in eski programını okuduğu gibi
Ezher'de okutulan yeni programa göre de okudu. Üstünlük gösterip bütün dersleri
birincilikle geçen Takiyyuddin en-Nebhani, hocalarının ve okul arkadaşlarının
dikkatini çekti. Fikirleri derin, görüşleri olgundu. Bu özelliğinden dolayı
Kahire'de yüksekokullarda fikrî münazaralara ve münakaşalara katılıyordu.
Böylece etrafında delilleri kuvvetli bir kişi olarak tanındı.
1932 yılında
Dar'ul Ulûm ve Ezher'i bitirdi. Arapça ilimleri, fıkıh, fıkıh usulü, hadis ve
hadis usulü, tefsir, tevhit ve kelam ilimlerini ve diğer ilimleri okudu. Bu
ilim derslerine katılan en uyanık ve derin düşünen kişi olarak tanındı.
Delilleri ince bir şekilde kavrayıp anlatıyordu. Fikir, münakaşa ve
münazaralarda ikna edici delillere sahipti.
Hilafet’in
yıkılmasından sonra Mısır’daki siyasî hava bayağı sarsılmıştı ve genelde
çağrılar ve atmosfer Hilafet’in geri dönmesi lehine idi. Nebhanî, İslam’a davet
edenler ve diğer cephede Batı kültürünün etkisi altında kalanların arasındaki
bu siyasî atmosferden etkilenmişti. Bu nedenle etkileyici, Hilafet içerikli ve
Hilafet ile ilgili övücü şiirler yazan şiir ustası Şair Ahmed Şevki’yi çok
sever ve Kahire’de Şair Ahmed Şevki’nin tüm seminerlerine katılırdı. Zira
kendisinin de çocukluğundan beri şiire merakı vardı.
Şeyh
Takiyyuddin, siyasî olaylara olan ilgisine rağmen hiçbir hareket veya siyasî
partiye katılmadı, çünkü onlar onun yüreğinde parlayan Hilafet sevgisinden
uzaktılar ve o zaman, Hilafet’in yıkılışının üzerinden sadece birkaç yılın geçmiş
olduğu bir zamandı.
Çalışma Hayatı
Tahsilini
bitirdikten hemen sonra Filistin'de bulunan Hayfa'daki devlet liselerine şer’î ilimler
hocası olarak tayin edildi. Aynı anda Hayfa İslam okulunda da hocalık yapmaya
başladı. 1938 yılına kadar farklı şehirlerde ve okullarda öğretmenlik yaptı. Bu
arada şer’î mahkemelerde çalışmak için müracaat etti ve Filistin'deki Bisan mahkemesine
kâtip olarak tayin edildi. Daha sonra 1939 Nisan ayında şeriat kadılığına terfi
ettikten sonra Hayfa’nın tüccarlarından olan Ali El-Miyasi’nin kızı ile
evlendi. 1945 yılında Remle şer’î mahkemesine kadı olarak atandı. 1948'de
Filistin'in Yahudiler tarafından işgal edilmesine kadar bu görevini sürdürdü.
1948'de Filistin Yahudiler tarafından işgal edilince Şam'a geçti. Arkadaşı
Prof. Enver el Hatib'in Kudüs mahkemesine kadı olarak tayin talebi üzerine aynı
yıl Kudüs'e geri dönerek şer’î mahkeme kadısı olarak çalışmaya başladı.
Ardından şer’î mahkemeler müdürü ve şer’î yargıtay başkanı şeyh Abdülhamid es Saih
tarafından şer’î yargıtay Üyeliğine tayin edildi. 1950'ye kadar yargıtay kadısı
olarak görev yaptı. 1950 yılında bu görevinden istifa ederek 1951 yılından
itibaren İslami ilimler fakültesine bağlı okullarda dersler vermeye başladı.
Nablus'un en büyük camii olan Mescid-i Kebir'de bir hutbe verdikten sonra
dönemin Ürdün Kralı Abdullah (bugünkü Kral Abdullah’ın dedesi olan Kral
Hüseyin'in babası) O’nu Amman’daki sarayına çağırdı. Kral Abdullah, dedesi Şeyh
Yusuf hakkında olumlu ve övücü şeyler söyledikten sonra Nablus’ta yaptığı
konuşmasından dolayı Şeyh’e sitem etti. Bunun üzerine Kral Abdullah'a şu cevabı
verdi: “Allah'ı dost edineni dost
edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz
verdim.” Bu cevaba
sinirlenen Kral Abdullah tarafından hapse atıldı. Lakin araya bölgenin etkili
âlimlerinin girmesi ile hapisten çıkartıldı. Sonra Kudüs'e dönüp yüklendiği
devlet görevlerinin tümünden istifa ederek şöyle dedi: "Benim gibi insanların herhangi bir
devlet görevinde çalışması doğru değildir."
İslam Davasına Adanmış Bir Hayat
Filistin’de
1936 İsyanı patlak verdi ve Şeyh Takiyyuddin o dönemde, Filistin’e Yahudi
göçünü sağlayan İngiliz yönetimine isyan eden kalabalıklara hitap ederdi.
Gerçek tepkinin Yahudilerden ziyade İngilizlere karşı verilmesi gerektiğini
söyler ve onun bu sözlerine karşın İzzeddin el Kassam -Allah O’ndan razı olsun ve O’na merhamet etsin-, Şeyh’in yaptığı
konuşmaları över ve elini Şeyh’in omzuna koyardı. Zira el Kassam, temel sorunun
Yahudiler değil de, aslında İngilizlerin olduğunu idrak eden nadir insanlardandı.
Bu nedenle tüm samimiyeti, takvası ve özverisi ile İngilizler onu şehit edene
kadar, onlarla çarpıştı. Bunun akabinde isyancı guruplar çözüldü ve İngilizler
dikkati Yahudilere çevirmeyi başardılar. Hatta bazı guruplara teçhizat ve silah
verdiler ki yanlarına alabilsinler.
Bu fırtınalı
olaylardan sonra şeyh Takiyyuddin “Filistin’in
Kurtuluşu” adlı kitabı yazdı. Arap kralları ve başkanlarına hitaben
yazılmıştı bu kitap ve onlara İslam’a karşı sorumluluklarını hatırlatıyordu.
Sonra “Arapların Mesajı” diye bir
kitap daha yazdı. Kısa bir süre sonra zihninde daha köklü çözümler ve
fikirlerin berraklaşması ile birlikte bu kitapları yazdığına pişman olmaya
başlamıştı.
Akabinde şeyh
Takiyyuddin en Nebhani sorunun sadece Filistin’in Yahudiler tarafından işgal
edilmesi veya Arap dünyasının içinde bulunduğu çalkantılı siyasî meselelerden
müteşekkil olmadığını görerek yeni bir fikir ile siyasî bir oluşumun
hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarına 1948’den sonra başladığı projesini 1953
yılında olgunlaştırıp açığa çıkardı. Böylece Rasululah’ın siretini inceleyerek,
İslami hayatı yeniden başlatmak gayesi ile fikrî ve siyasî bir metodu takip
eden Hizb-ut Tahrir’i kurdu. Böylece ilk hücre ve ilk halaka yani kıyadeyi oluşturdu.
Partinin ilk halakası Kudüs’te oluşturuldu ve bu halakada; Nimr El-Mısri, Davud
Hamdan, Ganem Abduh ve Adil Nablusi bulunuyordu. 1953’te ise Hizb’in resmen
kurulduğu duyuruldu ve kiralanan ofise “Hizb-ut
Tahrir” yazan bir tabelayı bizzat Şeyh Takiyyuddin kendi elleriyle astı.
Hizb, sıcak ve yoğun faaliyetlerini Batı Şeria’nın tüm şehirlerinde ve Amman’da
başlattı.
Dava, hiç
görülmemiş olumlu bir halk desteğiyle karşılandı. Hizb, kültürlendirme
aşamasında Şam, Bağdat ve Beyrut şehirlerine doğru hareket etti. Binlerce kişi
Hizb’in safında yer aldı. O dönem ile birlikte kaynaşma merhalesinde 1955’de Abdunnasır’ın
popülaritesi yavaş yavaş yükselmeye başladı. Hizb, Abdunnasır’ın Amerika’ya
yaptığı ajanlığı ifşa etti ve bunun akabinde Parti’ye olan destek düşüşe
geçmeye başladı. Genel halk baskısından dolayı Hizb’in birçok genci dökülmeye
başladı. Çünkü Abdunnasır’ın popülaritesi her yeri kasıp kavuruyordu. O kadar
ki Müslümanların zihnini işgal eden bu kasırga, Hizb’in önde gelen iki üyesi
olan Davud Hamdan ve Nimr el Mısri’yi vurdu. Bu üyeler, Abdunnasır ile yapılan
mücadelenin, Hizb’in sonunu getireceğini savunuyorlardı. Günler süren
tartışmadan sonra Şeyh Takiyyuddin onları partiden ihraç etti. Aynı zamanda
Kuveyt sorumlusu Halid el Hasan ve Şam Sorumlusu Abdulmunim Abu Laban’ı da
ihraç etti. Ümmet’in maslahatını gözeterek siyasî mücadelesine devam etmek için
parti safını daha belirgin hale getirdi ve kıyadeden boşalan bu iki kişinin
yerine Abdulkadim Zellum ve Ahmed ed Daur’u getirdi. Halk, Abdunnasır’ın
konuşmalarından etkilenmişti. Halktan gelen güçlü tepkilere rağmen Hizb, aynı
minvalde yürüdü. Zira Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak’taki Hizb’in gençleri Nasır
fırtınasına karşı mücadele edip dayandılar. Müslümanların çoğu karşı koyup
reddetmesine rağmen, tam bir samimiyet ve ihlasla Hizb’in siyasî
beyannamelerini dağıtmaya devam ettiler.
Hizb-ut
Tahrir’in kurucu emiri şeyh Takiyyuddin, 1955’de Ürdün’de gözaltına alınmak
için aranıyordu ve o yüzden Suriye’ye geçti. Lakin daha sonra 1956’da Suriye’ye
girişi engellendi ve O’da bunun yerine Lübnan’a gitti. 1957’de yakalanarak
tutuklandı ve 3 ay Beyrut’taki Raml hapishanesinde kaldı. İlk dava
duruşmasından sonra Lübnan’ın önde gelenlerinin kefil olması karşılığında
serbest bırakıldı. Çünkü Şeyh Lübnan’da çok meşhur ve sevilen biriydi.
Şeyh
Takiyyuddin en Nebhani daha sonra Lübnan’da yayın yapan “Hadarah (Kültür)” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Fakat
gazetenin yayınlanması durduruldu. O günlerde yüz felci geçirdi ama tedavisine
devam edemedi. Çünkü bir gazetede istihbarat tarafından arandığını okuduğunda
anladı ki, bir kaç gün içinde tutuklanacaktı. Bu yüzden gizlenmek zorunda
kaldı. 1959’da Beyrut’un dışındaki Burc el Baracina kentinde Hizb’in
gençlerinden birisinin evinde gizlenip orada iki ay kaldı. Ondan sonra bir süre
de Trablus’a bağlı Kuba bölgesinde kaldı. Daha sonra Lübnan istihbaratı yerini
bulmuş fakat onlardan birkaç gün önce Şeyh Takiyyuddin en Nebhani ile
Abdulkadim Zellum orayı terk ederek başka bir eve geçmişlerdi.
Bu tarihten
sonra vefat ettiği 1977 yılına kadar hep yasaklı bir hayat yaşamak zorunda
kaldı. Bir yandan istihbarattan gizlenip, diğer yandan yasaklanmış bir parti
liderliğini sürdürdü. Bir yandan parti gençlerinin kültürlenmelerini sağlamak
için kitaplar kaleme alıyor bir yandan partili gençleri kültürlendiriyordu.
Bununla birlikte halkı toplu bir şekilde kültürlendirme çabasını sürdürürken
aynı şekilde nusret arayışını sürdürüyordu. Bu mücadele içinde Şeyh, kendi ismi
ile değil Hizipli bir şahıs olarak tutuklanır ve aylarca işkence görür.
İstihbaratın bunca işkence ve hilelerine rağmen gözaltına aldıkları kişinin kim
olduğunu öğrenemediler şayet öğrenselerdi O’nu asla serbest bırakmazlardı. Daha
sonra Şeyh Takiyyuddin’i Suriye sınırına götürerek serbest bıraktılar. Şeyh
Takiyyuddin en-Nebhani bu işkencelerden dolayı felç geçirmişti ve vücudunun bir
tarafını hareket ettiremiyordu. Onu en son Bağdat’a giderken gören oğlu 90
kiloluk bir adamın 45 kiloya kadar düştüğünü görünce ağlamaktan kendini alıkoyamadığını
söylüyordu.
Beyrut’ta
gizlenen Şeyh Takiyyuddin yavaş yavaş kendine gelip önceki faaliyetlerine devam
ederken “Düşünme Metodu” adlı kitabı yazdı. Maruz kaldığı işkencelerden sonra
partiyi ve üyelerini geliştirme konusunda daha yoğun bir çalışma yapmak ve aynı
zamanda nusret aramanın nasıl daha iyi yapılabileceği konusunda düşünmeye
başlamıştı. Giriştiği bir kaç nusret talebi sonuç vermemişti.
Şeyh
Takiyyuddin 1977 baharında bir kalp krizi geçirdi ve Lübnan’da bir hastanede 10
gün kaldı. O günlerde yanında olan oğlu son günlerini şöyle anlatıyor: “Kasım ayında Enver Sedat Kudüs’e Camp David
antlaşmasının hazırlığı için küstahça gitmiş ve tüm İslam dünyası bundan dolayı
sarsılmıştı. Babam buna çok kızdı ve şunları söyledi: ‘Enver Sedat Mısır’a geri
dönmeden muhakkak ki aynı muameleyi İslam ümmetinden görmesi lazım.’ Ayrıca tam
o günlere rastlayan El-Aksa Camiinde yapılan Kurban Bayramı konuşmasını
radyodan canlı olarak takip ediyordu. Beklediği tepki gelmeyince kızdı ve
odasının içinde gidip gelirken, kızgın olduğu yüzünden belli oluyordu. Sonra
birden durdu ve bana şöyle dedi: “Ümmet
çöküntüye uğramıştı, bunu biliyordum, ama bu kadar düştüğünü bilmiyordum”.
Bundan bir
kaç gün sonra, Şeyh çok ağır bir gribe yakalanır ve bu hastalık onu yatağa
mahkûm eder. Yapılan bir enjeksiyondan sonra komaya girer. Hastaneye başka bir
isimle yatırılmıştı. Ama tedavi eden doktorun Baas sempatizanı olması Şeyh’in ölümünün
normal olduğuna inanmadığını söylüyordu yanında kalan oğlu. Böylece Şeyh
Takiyyuddin en Nebhani 12 saat sonra yani 11 Aralık 1977 günü sabah saat 04.00
gibi vefat etti. Aynı gün öğleden sonra Beyrut’taki şehitlik mezarlığında
defnedip toprağa verildi. Cenazeye toplam 20 kişi katılmıştı. Ölümü gençlere
gizli tutuldu. Ta ki Abdulkadim Zellum Türkiye’den dönüp parti liderliğine
geçene kadar. Rabbim kendisinden razı olsun ve geniş merhameti ile kendisine
muamele etsin.
Şeyh,
mücadele ile geçen hayatında onlarca kitap ve neşriyat yayınladı. Bir parti
kurdu ve kurduğu parti Hizb-ut Tahrir, bugün dünyanın elliden fazla ülkesinde
faaliyet göstermektedir. Kurduğu partide şahısları değil, fikri esas kıldı ve
fikrin liderliğinde nesiller yetiştirildi. Unutturulmaya çalışılan Hilafet
fikrini yeniden canlandırdı. Bir zamanlar sadece Hizb-ut Tahrir’lilerin
dillendirdiği bu proje çok şükür bu gün geniş kitleler tarafından söylenir ve
istenir hale geldi.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış