Toplumun kutuplaşması,
son zamanlarda bazı sosyolog ve yazarların sıkça dile getirip, tehlikesinden
bahsettikleri bir mesele oldu. Çünkü kutuplaşmanın getirdiği acı sonuçlar
büyümüş ve her kesimin kapısına dayanmıştır. Bu söylemin, on yıllarca
Müslümanları sindirip, çeşitli çirkef ithamlarla niteleyen, ellerindeki gücü kaybettikten
ve özellikle gezi olaylarından sonra Kemalist cenahtan gelmesi de ilginçtir.
Özellikle mevcut iktidar karşıtlarının dillendirdikleri bu söylem ile yeni bir
toplum mühendisliği yaptıkları da görülmektedir. Ancak, konunun aslı itibari
ile Müslümanları daha çok ilgilendirdiği ve bu meseleye dair İslâm’ın bakış
açısının ne olduğu bizim için büyük önem arz ettiğinden, meseleyi daha genel
çerçevede değerlendirmek niyetindeyim.
Söz konusu kutuplaşmanın
günümüz Türkiye’sinde ve Ortadoğu’da meydana getirdiği acı bir tablo var. Bu
kutuplaşmayı olumsuz anlamda meydana getiren faktörleri ele almadan önce,
kutuplaşmanın doğal bir yanının olduğunu da hatırlatayım. Bu doğal ve ölçülü
kutuplaşmanın nasıl olduğuna dair açıklamayı daha sonraya bırakarak öncelikle
mevcut durumdan bahsedelim.
Hayata dair bütün
ifsatların temelinde olduğu gibi yine bu meselenin temelinde de toplumlara dayatılan
başta Kapitalizm olmak üzere gayri İslâmî yaşam tarzları vardır. Özellikle
insanlığa şerden başka bir şey getirmeyen ve Müslümanlara dayatılan habis
Kapitalist ideoloji, bireyselliği öne çıkararak insanları bencilleştirmiştir.
Öyle ki bu fasit ideoloji ile hayatını düzenleyen bireyler neredeyse sadece
kendini hayatın öznesi haline getirmektedirler. Ayrıca bu ideoloji, insanlar
için belirlediği fayda ve zarar ölçüleri ile insanları nefislerinin kölesi
haline getirmiştir. Bu bağlamda
Kapitalist ideoloji, bütünden tekile doğru sürekli ayrıştırma unsurları
geliştirmiştir.
En bütüncül ama
ayrıştırmanın ilk basamağı, ulus devlet anlayışıdır. Buna göre bütün ırkların/kavimlerin
kendilerine has devletleri olmalıdır. Böylece halkları, bir arada yaşamaktan
kavmiyetçilik/milliyetçilik anlayışı ile engellemektedirler. Öyle ki gayri insani olan milliyetçilik
duyguları ile insanları birbirine kırdırmaktadırlar. Bu anlayışa gayri insani
diyorum. Çünkü insanın seçme hakkına sahip olmadığı milliyeti, ten rengi ve
dili gibi unsurları yerme ve övme konusu haline getirmek, bu uğurda ölmek ve
öldürmenin aklî ya da insani bir yönü olamaz. Bu anlayışın İslâm Ümmeti’ne
verdiği zarar gerçekten öldürücü bir darbe mahiyetinde olmuştur. Buna ilaveten
aynı milliyetten olmalarına rağmen mezhepçilik, vatancılık ve aşiretçilik gibi
daha alt farklılıkları devreye koymuştur. Tek bir ulus olan Arapların birçok
devlete bölünmesi ve aynı devletin mezhep unsurları ile tekrar bölünmesi buna
bariz bir örnektir.
Kapitalizmin yaşatıldığı
toplumlarda, tek tek fertlere inilinceye kadar bütün farklılıklar kutuplaştırma
ve ayrıştırma vesilesi kılınmaktadır. Örneğin siyasi partiler ve taraftarları
bir ülkedeki en genel kutuplaşmayı meydana getirir. Özellikle seçim
dönemlerinde tansiyon bir hayli yüksek olur. Aynı partinin taraftarları olmakla
birlikte kendi içerisinde farklı unsurları barındıran birçok cemaat, Stk ve
fraksiyonlar vardır. Bu farklı yapılar arasındaki çekişme, kutuplaşma ve
ötekileştirme çok vahim durumlara gelebilmektedir.
Toplumda sıkça
rastladığımız gibi insanlar, şehirlerine göre, aynı şehrin ilçelerine göre,
oturdukları mahallerine göre ve hatta mensup oldukları ailelere göre
birbirinden ayrışmaya çalışmaktadırlar. Şu millet şöyle bu millet böyledir, bu
şehirde ya da şu ilçeden olanlar şöyledir, falan cemaat, filan futbol takımını
tutanlar, şu meslektekiler vs. şöyle şöyledirler şeklindeki genelleme
cümlelerini sık bir şekilde duymuyor muyuz? Öyle ki en sonunda sen şöylesin ben
de böyleyim diyerekten ayrılmada gelinecek en son hücreye varılmaktadır.
İşte bu gayri insani
ideoloji, insanları ten renklerinden yaşadıkları bölgeye kadar, maddi durumlarından
mesleki durumlarına kadar, mezheplerinden tuttukları takımlara kadar var olan
bütün farklılıkları, insanların ayrışmasına, birbirini ötekileştirmesine ve
böylece bir diğerine cephe almasına ve zulüm etmesine sebep olmuştur. Dünyada
yaşanan savaşların, gerçekleştirilen katliamların ve yerel anlamda meydana
gelen çoğu zulümlerin temelinde bu acımasız ve ölçüsüz ayrışma ve kutuplaşmalar
vardır.
Eğer sosyal medyayı
kullanıyorsanız kutuplaşmanın vardığı noktayı çok iyi görebilirsiniz. Mevcut
sistem, insanları kutuplaştırmakla yetinmeyip ahlaki anlamda tamamen
çökertmiştir. Öyle ki bir zamanlar tuvalet kapılarının arkasında yazılan
yazıların milyon katı kadar hayâsızca sanal ekranlara yazılmaktadır. Yazılan
ahlaksız sözlerin dışında insanların ne kadar kin ve nefretle dolduğunu görmekteyiz.
Yaşadığımız ülkede,
doğal farklılıkları ayrılık ve düşmanlık unsuru haline getirip böylece yüz binlerce
insanın öldürülmesine ve zulüm görmesine tanıklık etmedik mi? En başta, Kürt
milliyetini tanımazlıktan gelip, Türk milliyetçiliğini önceleyen ve dayatan
devletin başlattığı fitne savaşında ne kadar çok insanımızı kaybettik?
Oluşturulan sağ-sol çatışmaları, alevi-sünni çatışmaları ne kadar çok insanın
canına mal oldu? İki farklı takımın taraftarları arasında meydana gelen
kavgalarda bile birçok ölümler vuku bulmadı mı?
Benzer şekilde İslâm
coğrafyasında var olan ırk, mezhep ve aşiret farklılığı birer çatışma ve ayrışma
unsuru haline getirilmeye devam edilmektedir.
Peki, bu durumdan
kurtulmanın yolu veya bunun çözümü nedir? Şüphesiz ki bunun çözümü, insanlığa
gelen son çare olan İslâm’ın belirlediği yoldur. Allah Subhanehû ve Teâlâ, insanları farklı özelliklerle yarattığını,
farklı kavimlere ayırdığını buyurmaktadır. Ancak, bu farklılığın bir ayrışma
için değil, aksine tanışma ve birlikte yaşam için olduğunu, renklerimizin ve dillerimizin farklı yaratılmasının
kendisinin birer ayeti olduğunu ifade etmektedir. Yine insanların bir kısmına
az, bir kısmına çok rızık verdiğini, bunun bir kavga vesilesi olmasını değil,
zenginin fakiri kollaması ile bir muhabbetin olmasını emretmektedir. Kadın ve
erkeği farklı özelliklerde yaratıp birbirini tamamlamalarını, yetim, zayıf ve
yolda kalmışların gözetilmesini istemektedir. Kısacası İslâm, insanların sahip
olduğu doğal, yani insanların tercihi sonucu olmayan hiçbir farklılığı bir övme
veya yerme konusu haline getirmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Bu farklılıklar
etrafında oluşacak bir ayrışmaya veya kutuplaşmaya asla izin vermemektedir.
İslâm’a göre insanlar
ancak iki ümmettir. Birincisi İslâm’a inananlar, ikincisi İslâm’a inanmayanlar.
İslâm’a inananlar tek bir ümmettir. İslâm’a inanmayanlar kendi içinde farklı
olsalar da İslâm’a göre hepsi kâfir olup onlar da tek bir ümmettirler. Bu da
sünnettullah kapsamında olan ve ölçüleri olan bir kutuplaşmadır. Çünkü Allahu
Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de:
“Rabbin eğer dileseydi yeryüzünde yaşayan herkes mümin
olurdu. Hâl böyle iken sen mümin olmaları için insanlara baskı mı yapacaksın?” (Yunus 99) buyurmaktadır.
Bu manada başka ayetler de bulunmakla birlikte Allahu Teâlâ, insanların inanma
konusunda kesinlikle zorlanamayacaklarını bildirmektedir.
“Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256)
Dikkat edildiğinde bu ayrışma ancak tercih ile
meydana gelen bir ayrışmadır. İnsanlar ya akledip, tercihini haktan ve
adaletten yana kullanır ya da inkâr ve zulûmattan yana kullanır. Burada
farklılık değil zıtlık bulunmaktadır. Çünkü kabul ve ret, varlık ve yokluk,
aydınlık ve karanlık, iyilik ve kötülük, adalet ve zulüm bir hususun farklı
boyutları değil, iki farklı uçta bulunan birbirine zıt unsurlardır. Bunların
aynı olmadığını Allahu Teâlâ birçok yerde ifade etmektedir. Dolayısı ile bunlar
arasında bir birliktelikten veya bunların birbirini tamamlamasından
bahsedilemez. Sonuç olarak bu hususlar hem tercih sonucu oluşmakta hem de bir
arada bulunması mümkün olmayan hususlardır. Yani böylesi bir kutuplaşma hem
doğal hem de kaçınılmazdır.
Bununla birlikte ve daha
da önemlisi İslâm, olumsuz diğer kutbu tercih edenlere karşı son derece nazik
ve adil davranmasını emretmektedir. Bu duruma birkaç ayet ile örnekler
verilebilir. Örneğin
Allah’u Teâlâ İslâm Ümmeti
için:
“Sizler insanlık için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği
emredip kötülükten nehyeder ve Allah’a iman edersiniz.” (Ali İmran 110) buyurmaktadır.
Müslümanların küfür
ümmetine davranışını şu ayet açıklamaktadır.
“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi
yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil
davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” (Mümtehine 8)
Başka bir ayette:
“İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir
yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: Biz, bize indirilene de, size
indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir (aynı ilahtır).
Biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Ankebut 46) buyurmaktadır.
Ve son olarak:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan,
adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi
adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha
yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan
hakkıyla haberdardır.” (Maide 8) diyerek Müslümanların nasıl üstün bir ahlaka
sahip olmaları gerektiğini belirtmiştir.
Sadece bu dört ayette
bile İslâm, hakka rağmen bâtılı, aydınlığa rağmen karanlığı seçen zümrelere
karşı nasıl davranılması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an
ve Sünnet bütünlüğü içinde bu konu ele alındığında, İslâm Devleti’nin tebaasında
bulunan gayrimüslimlere nasıl muamele yapılması gerektiği araştırıldığında İslâm’ın
adaleti daha net görülecektir.
Yine bizler İslâm
Risaletinin geldiği dönemde birbirinden farklı toplumları nasıl bir araya
getirip tek bir ümmet haline dönüştürdüğünü biliyoruz. Yüzyıllarca birbiri ile
savaşmış Evs ve Hazrec gibi kabileleri nasıl kardeş kıldığını biliyoruz. Çünkü İslâm,
insanların sahip olduğu hiçbir doğal farklılığı bir ayrışma unsuru olarak
görmez. İslâm, inkârcılara karşı bile hikmet ile yaklaşmayı, onları dinlerinde
fitneye düşürülmemelerini emreder. Müslümanlara, İslâmî kaynaklara dayalı ve
usulünce olduğu sürece geniş bir içtihat alanı oluşturmuş ve bütün bunların
makbul olduğunu bizlere göstermiştir.
Ancak Müslümanlar, ne
zaman ki bu bakış açısından uzaklaştı ve fikren gerilemeye başladı ise kapıldıkları
taassuplar yüzünden kendi aralarında da kutuplaştı ve bu yüzden birçok acılar
yaşandı. İslâm’ın temel kaynakları fikir ve amellerin yegâne ölçüsü olmaktan
çıkıp, bunların yerine başka unsurlar geçirildiği sürece ümmet bilincine
ulaşılmayacaktır. İslâm’ın, çerçevesini net bir şekilde çizdiği “ümmet”
profiline ulaşamadığımız sürece, İslâm Ümmeti olarak parçalanmışlığımız ve
bunun doğal sonucu olarak yaşadığımız her coğrafyada her türlü zulme maruz
kalmamız devam edecektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış