KUTUPLAŞMA SORUNU VE ÇÖZÜMÜ

Aydın Usalp

Toplumun kutuplaşması, son zamanlarda bazı sosyolog ve yazarların sıkça dile getirip, tehlikesinden bahsettikleri bir mesele oldu. Çünkü kutuplaşmanın getirdiği acı sonuçlar büyümüş ve her kesimin kapısına dayanmıştır. Bu söylemin, on yıllarca Müslümanları sindirip, çeşitli çirkef ithamlarla niteleyen, ellerindeki gücü kaybettikten ve özellikle gezi olaylarından sonra Kemalist cenahtan gelmesi de ilginçtir. Özellikle mevcut iktidar karşıtlarının dillendirdikleri bu söylem ile yeni bir toplum mühendisliği yaptıkları da görülmektedir. Ancak, konunun aslı itibari ile Müslümanları daha çok ilgilendirdiği ve bu meseleye dair İslâm’ın bakış açısının ne olduğu bizim için büyük önem arz ettiğinden, meseleyi daha genel çerçevede değerlendirmek niyetindeyim.

Söz konusu kutuplaşmanın günümüz Türkiye’sinde ve Ortadoğu’da meydana getirdiği acı bir tablo var. Bu kutuplaşmayı olumsuz anlamda meydana getiren faktörleri ele almadan önce, kutuplaşmanın doğal bir yanının olduğunu da hatırlatayım. Bu doğal ve ölçülü kutuplaşmanın nasıl olduğuna dair açıklamayı daha sonraya bırakarak öncelikle mevcut durumdan bahsedelim.

Hayata dair bütün ifsatların temelinde olduğu gibi yine bu meselenin temelinde de toplumlara dayatılan başta Kapitalizm olmak üzere gayri İslâmî yaşam tarzları vardır. Özellikle insanlığa şerden başka bir şey getirmeyen ve Müslümanlara dayatılan habis Kapitalist ideoloji, bireyselliği öne çıkararak insanları bencilleştirmiştir. Öyle ki bu fasit ideoloji ile hayatını düzenleyen bireyler neredeyse sadece kendini hayatın öznesi haline getirmektedirler. Ayrıca bu ideoloji, insanlar için belirlediği fayda ve zarar ölçüleri ile insanları nefislerinin kölesi haline getirmiştir.  Bu bağlamda Kapitalist ideoloji, bütünden tekile doğru sürekli ayrıştırma unsurları geliştirmiştir.

En bütüncül ama ayrıştırmanın ilk basamağı, ulus devlet anlayışıdır. Buna göre bütün ırkların/kavimlerin kendilerine has devletleri olmalıdır. Böylece halkları, bir arada yaşamaktan kavmiyetçilik/milliyetçilik anlayışı ile engellemektedirler.  Öyle ki gayri insani olan milliyetçilik duyguları ile insanları birbirine kırdırmaktadırlar. Bu anlayışa gayri insani diyorum. Çünkü insanın seçme hakkına sahip olmadığı milliyeti, ten rengi ve dili gibi unsurları yerme ve övme konusu haline getirmek, bu uğurda ölmek ve öldürmenin aklî ya da insani bir yönü olamaz. Bu anlayışın İslâm Ümmeti’ne verdiği zarar gerçekten öldürücü bir darbe mahiyetinde olmuştur. Buna ilaveten aynı milliyetten olmalarına rağmen mezhepçilik, vatancılık ve aşiretçilik gibi daha alt farklılıkları devreye koymuştur. Tek bir ulus olan Arapların birçok devlete bölünmesi ve aynı devletin mezhep unsurları ile tekrar bölünmesi buna bariz bir örnektir.

Kapitalizmin yaşatıldığı toplumlarda, tek tek fertlere inilinceye kadar bütün farklılıklar kutuplaştırma ve ayrıştırma vesilesi kılınmaktadır. Örneğin siyasi partiler ve taraftarları bir ülkedeki en genel kutuplaşmayı meydana getirir. Özellikle seçim dönemlerinde tansiyon bir hayli yüksek olur. Aynı partinin taraftarları olmakla birlikte kendi içerisinde farklı unsurları barındıran birçok cemaat, Stk ve fraksiyonlar vardır. Bu farklı yapılar arasındaki çekişme, kutuplaşma ve ötekileştirme çok vahim durumlara gelebilmektedir.

Toplumda sıkça rastladığımız gibi insanlar, şehirlerine göre, aynı şehrin ilçelerine göre, oturdukları mahallerine göre ve hatta mensup oldukları ailelere göre birbirinden ayrışmaya çalışmaktadırlar. Şu millet şöyle bu millet böyledir, bu şehirde ya da şu ilçeden olanlar şöyledir, falan cemaat, filan futbol takımını tutanlar, şu meslektekiler vs. şöyle şöyledirler şeklindeki genelleme cümlelerini sık bir şekilde duymuyor muyuz? Öyle ki en sonunda sen şöylesin ben de böyleyim diyerekten ayrılmada gelinecek en son hücreye varılmaktadır.

İşte bu gayri insani ideoloji, insanları ten renklerinden yaşadıkları bölgeye kadar, maddi durumlarından mesleki durumlarına kadar, mezheplerinden tuttukları takımlara kadar var olan bütün farklılıkları, insanların ayrışmasına, birbirini ötekileştirmesine ve böylece bir diğerine cephe almasına ve zulüm etmesine sebep olmuştur. Dünyada yaşanan savaşların, gerçekleştirilen katliamların ve yerel anlamda meydana gelen çoğu zulümlerin temelinde bu acımasız ve ölçüsüz ayrışma ve kutuplaşmalar vardır.

Eğer sosyal medyayı kullanıyorsanız kutuplaşmanın vardığı noktayı çok iyi görebilirsiniz. Mevcut sistem, insanları kutuplaştırmakla yetinmeyip ahlaki anlamda tamamen çökertmiştir. Öyle ki bir zamanlar tuvalet kapılarının arkasında yazılan yazıların milyon katı kadar hayâsızca sanal ekranlara yazılmaktadır. Yazılan ahlaksız sözlerin dışında insanların ne kadar kin ve nefretle dolduğunu görmekteyiz.

Yaşadığımız ülkede, doğal farklılıkları ayrılık ve düşmanlık unsuru haline getirip böylece yüz binlerce insanın öldürülmesine ve zulüm görmesine tanıklık etmedik mi? En başta, Kürt milliyetini tanımazlıktan gelip, Türk milliyetçiliğini önceleyen ve dayatan devletin başlattığı fitne savaşında ne kadar çok insanımızı kaybettik? Oluşturulan sağ-sol çatışmaları, alevi-sünni çatışmaları ne kadar çok insanın canına mal oldu? İki farklı takımın taraftarları arasında meydana gelen kavgalarda bile birçok ölümler vuku bulmadı mı?

Benzer şekilde İslâm coğrafyasında var olan ırk, mezhep ve aşiret farklılığı birer çatışma ve ayrışma unsuru haline getirilmeye devam edilmektedir.

Peki, bu durumdan kurtulmanın yolu veya bunun çözümü nedir? Şüphesiz ki bunun çözümü, insanlığa gelen son çare olan İslâm’ın belirlediği yoldur. Allah Subhanehû ve Teâlâ, insanları farklı özelliklerle yarattığını, farklı kavimlere ayırdığını buyurmaktadır. Ancak, bu farklılığın bir ayrışma için değil, aksine tanışma ve birlikte yaşam için olduğunu,  renklerimizin ve dillerimizin farklı yaratılmasının kendisinin birer ayeti olduğunu ifade etmektedir. Yine insanların bir kısmına az, bir kısmına çok rızık verdiğini, bunun bir kavga vesilesi olmasını değil, zenginin fakiri kollaması ile bir muhabbetin olmasını emretmektedir. Kadın ve erkeği farklı özelliklerde yaratıp birbirini tamamlamalarını, yetim, zayıf ve yolda kalmışların gözetilmesini istemektedir. Kısacası İslâm, insanların sahip olduğu doğal, yani insanların tercihi sonucu olmayan hiçbir farklılığı bir övme veya yerme konusu haline getirmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Bu farklılıklar etrafında oluşacak bir ayrışmaya veya kutuplaşmaya asla izin vermemektedir.

İslâm’a göre insanlar ancak iki ümmettir. Birincisi İslâm’a inananlar, ikincisi İslâm’a inanmayanlar. İslâm’a inananlar tek bir ümmettir. İslâm’a inanmayanlar kendi içinde farklı olsalar da İslâm’a göre hepsi kâfir olup onlar da tek bir ümmettirler. Bu da sünnettullah kapsamında olan ve ölçüleri olan bir kutuplaşmadır. Çünkü Allahu Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de:

“Rabbin eğer dileseydi yeryüzünde yaşayan herkes mümin olurdu. Hâl böyle iken sen mümin olmaları için insanlara baskı mı yapacaksın?” (Yunus 99) buyurmaktadır. Bu manada başka ayetler de bulunmakla birlikte Allahu Teâlâ, insanların inanma konusunda kesinlikle zorlanamayacaklarını bildirmektedir.

“Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256)

 Dikkat edildiğinde bu ayrışma ancak tercih ile meydana gelen bir ayrışmadır. İnsanlar ya akledip, tercihini haktan ve adaletten yana kullanır ya da inkâr ve zulûmattan yana kullanır. Burada farklılık değil zıtlık bulunmaktadır. Çünkü kabul ve ret, varlık ve yokluk, aydınlık ve karanlık, iyilik ve kötülük, adalet ve zulüm bir hususun farklı boyutları değil, iki farklı uçta bulunan birbirine zıt unsurlardır. Bunların aynı olmadığını Allahu Teâlâ birçok yerde ifade etmektedir. Dolayısı ile bunlar arasında bir birliktelikten veya bunların birbirini tamamlamasından bahsedilemez. Sonuç olarak bu hususlar hem tercih sonucu oluşmakta hem de bir arada bulunması mümkün olmayan hususlardır. Yani böylesi bir kutuplaşma hem doğal hem de kaçınılmazdır.

Bununla birlikte ve daha da önemlisi İslâm, olumsuz diğer kutbu tercih edenlere karşı son derece nazik ve adil davranmasını emretmektedir. Bu duruma birkaç ayet ile örnekler verilebilir.  Örneğin

Allah’u Teâlâ İslâm Ümmeti için:

“Sizler insanlık için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredip kötülükten nehyeder ve Allah’a iman edersiniz.” (Ali İmran 110) buyurmaktadır.

Müslümanların küfür ümmetine davranışını şu ayet açıklamaktadır.

“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” (Mümtehine 8)

Başka bir ayette: 

“İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir (aynı ilahtır). Biz sadece O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Ankebut 46) buyurmaktadır.

Ve son olarak:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide 8) diyerek Müslümanların nasıl üstün bir ahlaka sahip olmaları gerektiğini belirtmiştir.

Sadece bu dört ayette bile İslâm, hakka rağmen bâtılı, aydınlığa rağmen karanlığı seçen zümrelere karşı nasıl davranılması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde bu konu ele alındığında, İslâm Devleti’nin tebaasında bulunan gayrimüslimlere nasıl muamele yapılması gerektiği araştırıldığında İslâm’ın adaleti daha net görülecektir.

Yine bizler İslâm Risaletinin geldiği dönemde birbirinden farklı toplumları nasıl bir araya getirip tek bir ümmet haline dönüştürdüğünü biliyoruz. Yüzyıllarca birbiri ile savaşmış Evs ve Hazrec gibi kabileleri nasıl kardeş kıldığını biliyoruz. Çünkü İslâm, insanların sahip olduğu hiçbir doğal farklılığı bir ayrışma unsuru olarak görmez. İslâm, inkârcılara karşı bile hikmet ile yaklaşmayı, onları dinlerinde fitneye düşürülmemelerini emreder. Müslümanlara, İslâmî kaynaklara dayalı ve usulünce olduğu sürece geniş bir içtihat alanı oluşturmuş ve bütün bunların makbul olduğunu bizlere göstermiştir.

Ancak Müslümanlar, ne zaman ki bu bakış açısından uzaklaştı ve fikren gerilemeye başladı ise kapıldıkları taassuplar yüzünden kendi aralarında da kutuplaştı ve bu yüzden birçok acılar yaşandı. İslâm’ın temel kaynakları fikir ve amellerin yegâne ölçüsü olmaktan çıkıp, bunların yerine başka unsurlar geçirildiği sürece ümmet bilincine ulaşılmayacaktır. İslâm’ın, çerçevesini net bir şekilde çizdiği “ümmet” profiline ulaşamadığımız sürece, İslâm Ümmeti olarak parçalanmışlığımız ve bunun doğal sonucu olarak yaşadığımız her coğrafyada her türlü zulme maruz kalmamız devam edecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz