Gazze meselesi yalnızca Gazze veya Filistin halkının davası değil, topyekûn
ümmetin ortak davası ve mücadelesidir. Fakat bu dava ve mücadele, ulus devlet
sınırlarına hapsedilmiş ümmeti bölge rejimleri ve yöneticiler aracılığıyla
etkisiz hâle getirmiştir. Türkiye’nin Gazze ile ilgili dış politika manzarasına
göz attığımızda kırık, menfi ve aldatıcı bir görüntüyle karşılaşırız. Bir
taraftan sesi yüksek beyanatlar, açıklamalar, kınamalar ve sembolik yardımlar;
gerçekte ise sahada büyük bir sessizlik ve tutarsızlık hüküm sürmektedir.
Türkiye’nin özellikle son dönem Gazze politikası niyette direnişçi, söylemde
hamasi, eylemde ise diplomatik dengeci bir çizgiye sıkışmıştır. Bu sıkışmanın
en önemli sebebi, dış politikada uydusu olduğu ABD’nin çizdiği hatlar olsa da,
iç politikada iktidarını koruma refleksi, ekonomideki kırılganlık ve meseleye
çıkar temelli bakış büyük bir iradesizliği ortaya koymuştur.
Diplomatik tepkilerin dilini ve sınırını ekonomik çıkarlar ile konjonktürün
belirlediği Türk siyasetinde, gasıp Yahudi varlığı ile tarihin hiçbir döneminde
tam anlamıyla ticari ya da diplomatik kopuş yaşanmamıştır; mevcut kısıtlamalar
ise sembolik düzeyde kalmıştır. Bu gasıp varlığın kuruluşundan günümüze kadar
gerçekleştirdiği soykırım ve işgallere rağmen -Mavi Marmara katliamı dâhil-,
diplomatik ve ekonomik ilişkiler sıfırlanmamıştır. 2010 Mavi Marmara
hadisesiyle diplomatik alanda yaşanan gerilim, ticari iştahla dengelenmiştir.
2022’de Türkiye–Yahudi varlığı diplomatik ve ekonomik ilişkileri adeta bahar
havası estirirken, Filistin ve Gazze için bu durum, kara kışın habercisiydi.
7 Ekim’den önce Türkiye–Yahudi varlığı ilişkilerindeki belirgin “normalleşme”,
her alanda güçlü bir şekilde hissediliyordu. Elçiliklerin yeniden açılması,
karşılıklı ziyaretler, Yahudi varlığı Cumhurbaşkanı Herzog’un Mart 2022’de
Türkiye’yi ziyareti, bu normalleşmenin işaretlerindendi. Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın Eylül 2023’te New York’ta gasıp varlığın Başbakanı Netanyahu ile yüz
yüze iki kez görüşmesi, Erdoğan’ın Nahcivan dönüşünde “Netanyahu’nun Türkiye’ye
ziyaretinin yakın olduğu” ifadeleri, sinsi normalleşmenin boyutunu göstermekteydi.
Yine ticaretin artarak sürmesi ve dahası… Oysa bu dönem, Gazze’de kuşatmanın en
sert biçimde derinleştiği yıllardı.
Resmî verilere göre; Türkiye’nin gasıp Yahudi varlığı ile ticaret hacmi,
2022’de 9 milyar dolara yaklaşmış, stratejik nitelikli lojistik ve enerji
yatırımları hız kesmeden devam etmişti. Doğalgaz boru hattı projeleri ve enerji
iş birliği çalışmaları ile ticaret hacminin çok daha büyümesi hedeflenmişti. Tüm
bunlar yaşanırken aynı dönemde işgalci varlık, Gazze’ye yakıt ve gıda girişini
engelliyor; Türkiye limanlarından ise Yahudi varlığına tonlarca inşaat, kimyevi
malzeme, sanayi ve tarım ürünü akıyordu. Ankara, Filistin’i her konuşmada “kardeş”
hatta “kırmızıçizgi” olarak anarken; Tel Aviv’le ekonomik ve siyasi
entegrasyonu reel politik, çıkar mantığıyla normalleştiriyordu. Bu çelişki,
ümmetin hafızasında ve vicdanında derin yaralar açsa da bu, yöneticilerin
umurunda değildi. Bunun en somut örneğini, 7 Ekim sonrasındaki tutumda görmek
mümkündür. Yahudi varlığı, Gazze’de terör estirip on binlerce Müslümanı
katletmesine rağmen diplomatik ve ekonomik ilişkiler hiçbir şey olmamış gibi
devam etti. Ümmetin evlatları gasıp varlığın mallarını boykot ederken limanlardan
hâlâ gemiler işliyordu. Vicdanını yitirmiş kiralık trol ve yazarlar bu durumu
normalleştirmeye çalıştı. Halkın tepkisi yönetilemez hâle gelince aylar sonra
belli kalemlerde malların Yahudi varlığına yasaklandığı söylendi. Gerçekte ise
ümmet, bırakın belirli kalemlerin yasaklanmasını, tek bir kibrit çöpünün dahi
bu varlığa ulaşmasından rahatsızdı. Tepkiler artınca 8 ayın sonunda ticaretin
tamamen durdurulduğu ifade edildi. İfade edildi, fakat herkes biliyordu ki
kıbleleri Batı’ya, dolara endeksli siyasilerin arka kapılardan tamahkârlıkları
devam edecekti ve öyle de oldu maalesef. Arkadan dolanma kurnazlığı ile üçüncü
ülkeler üzerinden gemilerle ticaret sürdü. Gasıp Yahudi varlığının ihtiyaç
duyduğu toplam petrolün üçte ikisi Kazak ve Azeri petrolü olup Türkiye
üzerinden bu lanetli varlığa aktı ve hâlâ akmaya devam etmektedir.
İslâm’ın nuru ile meseleyi görenler fark edecektir ki siyasi irade, iki yıl
boyunca ticari ilişkiler üzerinden halkın bütün odağını bu alana çekip Yahudi
varlığının soykırımına son verecek gerçek çözüm olan askerî harekâtı gözlerden
ve zihinlerden uzak tutmaya çalıştı. Bu hususta kısmen de başarılı oldu.
Gazze, Türkiye’nin yalnızca sözle değil fiilen de yanında olmasını
bekliyordu. Oysa yaşananlar, diplomatik açıklama ve hamasi söylemlerden ibaret
bir vitrinin ötesine geçemedi. Türkiye’nin politikası, Gazze’yi savunur gibi
yaparken gasıp varlıkla ilişkileri koruma dengesine oturtuldu; hal böyle olunca,
Gazze lehine kayda değer somut bir adım atılmazken gasıp varlığın lehine sayısız
adımlar atıldığı görüldü. Ne diyelim; soykırım karşısında en çok konuşup en az
adım atan ülke yöneticileri, ümmetin boynunu bükmüş; Gazze’yi katil gasıp
varlığın insafına terk etmiştir. Halbuki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir hadiste şöyle buyurmaktadır:
[مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ
بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ
فَبِقَلْبِهِ، وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ] “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin;
buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz
etsin, bu ise imanın en zayıfıdır.”
İş bu kadar ciddi iken, Türkiye’nin Gazze politikası —elinde devasa bir
ordu ve imkânlar bulunmasına rağmen— kalben buğz etme noktasında bile
tereddütlü bir hâl almıştır.
Soykırımın yaşandığı Gazze’de iki yıl boyunca Türkiye’nin attığı somut
adımlar nelerdi? Gazze’ye izin verildiği ölçüde sivil toplum kuruluşlarının
(STK) gıda yardımları; özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla düzenlenen
mitingler; İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı toplantıya çağırma girişimleri ve her
defasında yapılan kınama mesajları; ABD’den savaşın durdurulmasını isteme;
saldırıların arttığı dönemlerde Netanyahu’ya yönelik sert ifadeler; soykırımın
üzerinden sekiz ay geçtikten sonra ticaretin sıfırlandığı iddiası; ateşkesten
sonra başlatılan enkaz kaldırma çalışmaları ve medyada yapılmayanı yapılmış
gibi gösteren şişirme haberler… Türkiye’de yıllarca iç siyaset malzemesi olarak
kullanılan Filistin ve Gazze meselesi, iktidarın bu konudaki en “somut” adımları
olarak sahneye sürülmüştür.
Olması gereken neydi? Fakatsız, amasız, lakinsiz; lafı uzatmadan, eğip bükmeden atılması gereken en etkili ve çözüm odaklı adım askeri harekâttı. Nasıl ki kâfirler gasıp varlığın yanında saf tuttuysa, Türkiye’ye düşen tarihî, insanî ve İslâmî görev de Gazze’nin yanında ordularıyla saf tutmaktı. Bu, bunca katliamın önüne geçecek ve bu terör varlığına hak ettiği cevabı verecek yegâne yoldu.
Gerçek çözüme cesaret edilemeyince gasıp varlığa karşı geriye kalan hiçbir
yaptırımın bir anlamı kalmadı. Diplomatik ilişkilerin devam etmesi, Yahudi
varlığının büyükelçisinin dahi kovulmayıp bazı şer yuvalarının kapatılamamış
olması, onları cesaretlendiren başka bir gelişme oldu. Ticari ilişkilerde
bitmeyen iştah ve oburluk; yüz bin Gazzeli Müslümanın kanı petrole ve ticarete
kurban edilmesine rağmen devam etti. Belki de bu, gasıp varlığın lehine atılmış
en somut adımdı.
Ayrıca Türkiye vatandaşı olup gasıp Yahudi varlığının saflarında Gazzeli
kardeşlerimizi katleden yüzlerce, belki binlerce katil hakkında tek bir ciddi
soruşturma açılmamış; mal varlıklarıyla ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.
Bu da bu katilleri daha da cesaretlendirmiştir.
ABD ile ilişkilerin hiçbir şey olmamış gibi sürmesi; bu ülkenin gasıp
varlığa her türlü askerî, ekonomik, siyasî ve istihbarî desteği açıkça vermesi;
medya aracılığıyla pompalanan “stratejik ortaklık” avuntuları ve siyasî
kalpazanlıklar… Tüm bunlar, katilleri gün be gün daha da cesaretlendirmiştir.
Şimdi akıl ve insaf sahibi herkes bu tabloya baktığında kimin nereye yakın
olduğunu rahatlıkla görebilir: Bir tarafta sadece lafta “Gazze’nin yanındayız”
diyenler; diğer tarafta ise sözde karşı oldukları gasıp varlıkla her türlü işi
tutup ilişkilerine devam edenler…
İnsanın, “Böyle dostlar düşman başına; böyle düşmanlık da dostlar
başına!” diyesi geliyor.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur:
[وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا
فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ] “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”[1]
Maalesef başımızdaki yöneticiler, bu ayetin muhatabı olabilecek bir çizgiye
yaklaştıklarının farkına dahi belki de varamadılar. Zulmedenlerle aynı masada
oturup onların çarkına payanda olanlar, aynı ticaret hesaplarını yapar hâle
geldiler.
İrade kaybı, direnişi masada boğma anlaşmasıydı. Trump’ın ateşkes planı
Gazze’yi “yeniden inşa” adı altında bir vesayet bölgesi hâline getirmeyi;
direnişi “terör” ve “aşırıcılık” başlıklarıyla bastırmayı ve güdümlü bölgesel aktörleri
ABD’nin kontrol ettiği bir güvenlik çemberine dâhil etmeyi hedefliyordu. Bu
planla amaçlanan, Gazze’nin sesini ve nefesini kesmek için ambargoyu “güvenlik”
gerekçesiyle kalıcılaştırmaktı. Direniş silahsızlandırılacak, meşruiyetini
kaybedecekti; bölge ülkeleri ise barış elçileri gibi sunularak ekonomik yardım
ve yatırımla ödüllendirilecekti.
Trump planının hayata geçirilmesi için Türkiye, Mısır ve Katar; direnişi
masaya çekmek adına tüm maharetlerini gösterdiler. Öyle ki iki yıl boyunca
yaşanan soykırım karşısında somut tek bir adım atmayan bu ülkeler, Trump’ın
talebi olunca adeta altın kâsede direnişe zehir ikram etmekten çekinmediler.
Akıl sahibi herkes bilir ki bu anlaşma, Gazze’yi teslim etme anlaşmasıdır.
Türkiye’nin “kalıcı barış olursa ticaret tekrar devam eder” açıklamaları,
gerçekte iradeleri ipotek altındaki tüm bölge ülkelerinin 7 Ekim öncesindeki
ortama dönme arzu ve isteklerinin açık göstergesidir. Sözde garantör ülke
pozisyonunda olan Türkiye ve diğerleri, gasıp varlığın adet hâline getirdiği
anlaşmalara asla sadık kalmadığını defalarca görmüştü. Yüzlerce Müslümanı
katletmelerine rağmen kafalarını kuma gömen yöneticiler, ümmete utanç üzerine
utanç yaşatmaya devam ettiler.
“Yeter ki kan dursun” cümlesi, her siyasi beceriksizliğe
bir örtü hâline getirildi. Halbuki olması gereken, Gazze’nin kanının sadece
durdurulması değil; verilen yüz binlerce canın hesabının sorulmasıyla dinecek
bir acıydı. İnsani yardım anlayışı, askerî ve siyasi eylemlerin yerini aldı.
Siyasi söylem yüksek ancak pratikte uyumlu, bağımlı çizgiden dışarı çıkmayı göze
almayan bir anlayış, baştan beri Türkiye’nin Gazze politikası oldu.
Ateşkes başlamış olsa da gasıp varlığın gölgesinde zulüm, yıkım ve katliam
devam ediyor. Ticari dengeler İslâmi, insanî ve ahlaki dengelerin önüne geçmiş
durumda… Bu, kimin umurunda? Direnişe açıkça destek olmak yerine diplomatik
dengeyi tercih eden anlayış, ümmetin sahipsizliğinin çığlığı gibidir. Mazlumun
yanında saf tutmayan yöneticiler, mazluma uzaktan acıyarak ve birkaç damla
gözyaşı dökerek kararmış vicdanlarını rahatlatmaya çalıştılar.
Tüm bu gelişmeler bize gösterdi ki direnişi bu anlaşmaya ikna edenler, hem
7 Ekim öncesi ilişkilere dönmek hem de direnişin ölüm fermanını “kardeş”
görülenlerin elleriyle imzalatmak istediler. Şimdilik bu hesaplarında başarılı
gibi görünmektedirler.
Hükümet – STK İlişkileri
Türkiye’de 7 Ekim sonrası dönemde gerçekleştirilen Gazze eylemleri bize bir
hakikati daha gösterdi: Toplum, bu sarsıntı karşısında derin bir vicdanî ve
ahlakî refleks ortaya koyarak duygusal bir kırılma yaşadı. Ancak iktidar, bu
refleksi kontrolsüz biçimde nereye savrulacağı belirsiz bir enerji olarak gördü
ve yönlendirilmesi gereken bir kalabalık hareketi gibi değerlendirdi; buna
uygun aparatları da sahaya sürdü. Özellikle son yıllarda büyük kısmı iktidar
yörüngesinde hareket eden yarı resmî STK’lar, kontrol dışına çıkabilecek bu
enerjinin paratoneri olarak öne çıkarıldılar.
Bir yandan “Gazze bizim kırmızı çizgimizdir” söylemiyle halkın öfkesine
hitap eden bir dil üretildi; diğer yandan diplomatik ve ticari ilişkiler
“denge” adı altında meşrulaştırıldı. Sözü muhatabına söylemeyi ilke edinen
hareketler, Gazze konusunda somut adım atması gereken merciin hükümet olduğunu
açıkça ifade ediyordu. Bu çağrıları yapan Müslümanların sesi kısıldı, eylemleri
engellendi. Bu engellemelere dolaylı destek veren STK’lar ise hükümetin
günahlarını örtmekle meşgul oldu. Bu tutum, iktidarın Gazze hassasiyetini
yalnızca kendi kontrolündeki platformlarda tolere ettiğini gösterdi. Sonuç
olarak Gazze’ye destek söylemi, fiilen rejimle uyumlu bir sadakat gösterisine
dönüştü.
Son iki yıldır Gazze’de yaşanan soykırıma karşı bu yarı resmî STK’lar,
iktidarın yörüngesinde hareket etmek yerine hakkı söyleme; yöneticilere,
sorumluluklarını yerine getirme çağrısını İslâm’ın emrettiği şekilde haykırma
cesaret ve ferasetini gösterebilseydi, iktidarın somut adımlar hususunda bu
kadar ayak diremesi mümkün olmayacaktı.
Evet, siyaset toplumun işlerini bir fikre göre yürütme sanatıdır. Lakin
bugün siyaset, yöneticilerin iktidarda kalma sanatına dönüşmüştür. Toplumun
öfkesini ve duygularını boş cephelere kanalize edenler, bu günahın ortakları
oldular. Bunlar olmasaydı, toplumun öfkesi iktidarlarını sağlama almaya çalışan
yöneticileri somut adımlar atmaya zorlayabilirdi. Fakat bırakın ülke içinde
toplumu vicdanı ve aklıyla baş başa bırakmayı; hükümet aleyhine doğabilecek en
küçük meselede bile bir takım medyatik şahısları devreye sokarak PR yapmaktan
geri durmadılar.
Öyle ki filoya katılanların gasıp varlığın eline esir düşüp işkence görmeleri
göz ardı edildi. Türkiye vatandaşlarının deport edilip THY uçağıyla yurda
getirilmeleri, savaş kazanmış bir ülke ve hükümet görüntüsü verilerek takdim
edilecek kadar utanmazca bir tutum sergilendi; bu utanç ümmetin gözüne sokuldu.
Sonuç
Gazze meselesi, özelde Türkiye’de; genelde ise tüm İslâm coğrafyasında
ABD’nin çizdiği hatlar doğrultusunda şekillenmiş, denge–menfaat ekseninde
başlayıp aynı eksende son bulan bir politika ile karşılanmıştır. Bölgede devasa
ordu ve imkânlara sahip yöneticilerin iradeleri, bağlı oldukları Batılı
güçlerin ipoteği altındadır. Bu rezil tabloyu gizlemek için halka hamasi
söylemler sunulmakta; bu kirli çarka su taşıyan STK, vakıf, dernek, cemaat,
parti ve medya hem halka hem de hakka ihanet etmektedir. Türkiye ve bölge rejimleri,
7 Ekim öncesi sürece dönebilmek için direnişin cellatlığına dahi soyunmaktan
çekinmemiştir. Ekonomik ve diplomatik ilişkiler İslâm akidesiyle değil reel
politik hesaplarla yürütüldüğü sürece, ümmet başlarına musallat olmuş bu
yönetim ve yöneticilerden beratını sağlayamayacaktır.
Gazze, bize çok net bir hakikati yeniden hatırlatmıştır: Bu ümmete,
ümmetin akidesinden çıkan Hilâfet yönetiminden başka hiçbir sistem sahip
çıkmayacaktır; değerlerimizi koruyacak yegâne nizam budur. Azgın kâfirlere
hak ettiği karşılığı verecek, ümmeti yeniden yeryüzünün yıldızı ve kutbu
yapacak yegâne sistem Hilâfet’tir. Artık bu şerefli nizamı hayata taşımak için
adımları hızlandırma vaktidir.
Kaynakça:
1] İsrail-Türkiye ilişkileri - Vikipedi (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0srail-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri)
[2] Türkiye-İsrail ilişkilerinin kronolojisi: Son 1 yılda neler yaşandı?
(https://www.voaturkce.com/a/kronoloji-turkiye-israil-hattinda-son-1-yilda-neler-yasandi-turkiye-israil-iliskilerinin-kronolojisi-son-1-y%C4%B1lda-neler-ya%C5%9Fand%C4%B1-/7717530.html)
[3] İnişler ve çıkışlar: 1949'dan 7 Ekim'e Türkiye-İsrail ilişkilerinin...
(https://www.haksozhaber.net/inisler-ve-cikislar-1949dan-7-ekime-turkiye-israil-iliskilerinin-kisa-tarihi-188713h.htm)
[4] T.C. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye–İsrail İlişkileri Ülke Sayfası (2024)
[5] Anadolu Ajansı, “Gazze’ye Ulaşan Türkiye Yardımları 30 Bin Tonu Aştı”
(2024)
[6] BloombergHT, “Türkiye–İsrail Ticaretinde Düşüş” (2025)
[7] TÜİK & Ticaret Bakanlığı, İhracat–İthalat İstatistikleri
(2022–2025)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış