TÜM YÖNLERİYLE TÜRKİYE’NİN GAZZE POLİTİKASI

Ahmet Sapa

Gazze meselesi yalnızca Gazze veya Filistin halkının davası değil, topyekûn ümmetin ortak davası ve mücadelesidir. Fakat bu dava ve mücadele, ulus devlet sınırlarına hapsedilmiş ümmeti bölge rejimleri ve yöneticiler aracılığıyla etkisiz hâle getirmiştir. Türkiye’nin Gazze ile ilgili dış politika manzarasına göz attığımızda kırık, menfi ve aldatıcı bir görüntüyle karşılaşırız. Bir taraftan sesi yüksek beyanatlar, açıklamalar, kınamalar ve sembolik yardımlar; gerçekte ise sahada büyük bir sessizlik ve tutarsızlık hüküm sürmektedir. Türkiye’nin özellikle son dönem Gazze politikası niyette direnişçi, söylemde hamasi, eylemde ise diplomatik dengeci bir çizgiye sıkışmıştır. Bu sıkışmanın en önemli sebebi, dış politikada uydusu olduğu ABD’nin çizdiği hatlar olsa da, iç politikada iktidarını koruma refleksi, ekonomideki kırılganlık ve meseleye çıkar temelli bakış büyük bir iradesizliği ortaya koymuştur.

Diplomatik tepkilerin dilini ve sınırını ekonomik çıkarlar ile konjonktürün belirlediği Türk siyasetinde, gasıp Yahudi varlığı ile tarihin hiçbir döneminde tam anlamıyla ticari ya da diplomatik kopuş yaşanmamıştır; mevcut kısıtlamalar ise sembolik düzeyde kalmıştır. Bu gasıp varlığın kuruluşundan günümüze kadar gerçekleştirdiği soykırım ve işgallere rağmen -Mavi Marmara katliamı dâhil-, diplomatik ve ekonomik ilişkiler sıfırlanmamıştır. 2010 Mavi Marmara hadisesiyle diplomatik alanda yaşanan gerilim, ticari iştahla dengelenmiştir. 2022’de Türkiye–Yahudi varlığı diplomatik ve ekonomik ilişkileri adeta bahar havası estirirken, Filistin ve Gazze için bu durum, kara kışın habercisiydi.

7 Ekim’den önce Türkiye–Yahudi varlığı ilişkilerindeki belirgin “normalleşme”, her alanda güçlü bir şekilde hissediliyordu. Elçiliklerin yeniden açılması, karşılıklı ziyaretler, Yahudi varlığı Cumhurbaşkanı Herzog’un Mart 2022’de Türkiye’yi ziyareti, bu normalleşmenin işaretlerindendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül 2023’te New York’ta gasıp varlığın Başbakanı Netanyahu ile yüz yüze iki kez görüşmesi, Erdoğan’ın Nahcivan dönüşünde “Netanyahu’nun Türkiye’ye ziyaretinin yakın olduğu” ifadeleri, sinsi normalleşmenin boyutunu göstermekteydi. Yine ticaretin artarak sürmesi ve dahası… Oysa bu dönem, Gazze’de kuşatmanın en sert biçimde derinleştiği yıllardı.

Resmî verilere göre; Türkiye’nin gasıp Yahudi varlığı ile ticaret hacmi, 2022’de 9 milyar dolara yaklaşmış, stratejik nitelikli lojistik ve enerji yatırımları hız kesmeden devam etmişti. Doğalgaz boru hattı projeleri ve enerji iş birliği çalışmaları ile ticaret hacminin çok daha büyümesi hedeflenmişti. Tüm bunlar yaşanırken aynı dönemde işgalci varlık, Gazze’ye yakıt ve gıda girişini engelliyor; Türkiye limanlarından ise Yahudi varlığına tonlarca inşaat, kimyevi malzeme, sanayi ve tarım ürünü akıyordu. Ankara, Filistin’i her konuşmada “kardeş” hatta “kırmızıçizgi” olarak anarken; Tel Aviv’le ekonomik ve siyasi entegrasyonu reel politik, çıkar mantığıyla normalleştiriyordu. Bu çelişki, ümmetin hafızasında ve vicdanında derin yaralar açsa da bu, yöneticilerin umurunda değildi. Bunun en somut örneğini, 7 Ekim sonrasındaki tutumda görmek mümkündür. Yahudi varlığı, Gazze’de terör estirip on binlerce Müslümanı katletmesine rağmen diplomatik ve ekonomik ilişkiler hiçbir şey olmamış gibi devam etti. Ümmetin evlatları gasıp varlığın mallarını boykot ederken limanlardan hâlâ gemiler işliyordu. Vicdanını yitirmiş kiralık trol ve yazarlar bu durumu normalleştirmeye çalıştı. Halkın tepkisi yönetilemez hâle gelince aylar sonra belli kalemlerde malların Yahudi varlığına yasaklandığı söylendi. Gerçekte ise ümmet, bırakın belirli kalemlerin yasaklanmasını, tek bir kibrit çöpünün dahi bu varlığa ulaşmasından rahatsızdı. Tepkiler artınca 8 ayın sonunda ticaretin tamamen durdurulduğu ifade edildi. İfade edildi, fakat herkes biliyordu ki kıbleleri Batı’ya, dolara endeksli siyasilerin arka kapılardan tamahkârlıkları devam edecekti ve öyle de oldu maalesef. Arkadan dolanma kurnazlığı ile üçüncü ülkeler üzerinden gemilerle ticaret sürdü. Gasıp Yahudi varlığının ihtiyaç duyduğu toplam petrolün üçte ikisi Kazak ve Azeri petrolü olup Türkiye üzerinden bu lanetli varlığa aktı ve hâlâ akmaya devam etmektedir.

İslâm’ın nuru ile meseleyi görenler fark edecektir ki siyasi irade, iki yıl boyunca ticari ilişkiler üzerinden halkın bütün odağını bu alana çekip Yahudi varlığının soykırımına son verecek gerçek çözüm olan askerî harekâtı gözlerden ve zihinlerden uzak tutmaya çalıştı. Bu hususta kısmen de başarılı oldu.

Gazze, Türkiye’nin yalnızca sözle değil fiilen de yanında olmasını bekliyordu. Oysa yaşananlar, diplomatik açıklama ve hamasi söylemlerden ibaret bir vitrinin ötesine geçemedi. Türkiye’nin politikası, Gazze’yi savunur gibi yaparken gasıp varlıkla ilişkileri koruma dengesine oturtuldu; hal böyle olunca, Gazze lehine kayda değer somut bir adım atılmazken gasıp varlığın lehine sayısız adımlar atıldığı görüldü. Ne diyelim; soykırım karşısında en çok konuşup en az adım atan ülke yöneticileri, ümmetin boynunu bükmüş; Gazze’yi katil gasıp varlığın insafına terk etmiştir. Halbuki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir hadiste şöyle buyurmaktadır:

[مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ] “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin, bu ise imanın en zayıfıdır.”

İş bu kadar ciddi iken, Türkiye’nin Gazze politikası —elinde devasa bir ordu ve imkânlar bulunmasına rağmen— kalben buğz etme noktasında bile tereddütlü bir hâl almıştır.

Soykırımın yaşandığı Gazze’de iki yıl boyunca Türkiye’nin attığı somut adımlar nelerdi? Gazze’ye izin verildiği ölçüde sivil toplum kuruluşlarının (STK) gıda yardımları; özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla düzenlenen mitingler; İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı toplantıya çağırma girişimleri ve her defasında yapılan kınama mesajları; ABD’den savaşın durdurulmasını isteme; saldırıların arttığı dönemlerde Netanyahu’ya yönelik sert ifadeler; soykırımın üzerinden sekiz ay geçtikten sonra ticaretin sıfırlandığı iddiası; ateşkesten sonra başlatılan enkaz kaldırma çalışmaları ve medyada yapılmayanı yapılmış gibi gösteren şişirme haberler… Türkiye’de yıllarca iç siyaset malzemesi olarak kullanılan Filistin ve Gazze meselesi, iktidarın bu konudaki en “somut” adımları olarak sahneye sürülmüştür.

Olması gereken neydi? Fakatsız, amasız, lakinsiz; lafı uzatmadan, eğip bükmeden atılması gereken en etkili ve çözüm odaklı adım askeri harekâttı. Nasıl ki kâfirler gasıp varlığın yanında saf tuttuysa, Türkiye’ye düşen tarihî, insanî ve İslâmî görev de Gazze’nin yanında ordularıyla saf tutmaktı. Bu, bunca katliamın önüne geçecek ve bu terör varlığına hak ettiği cevabı verecek yegâne yoldu.

Gerçek çözüme cesaret edilemeyince gasıp varlığa karşı geriye kalan hiçbir yaptırımın bir anlamı kalmadı. Diplomatik ilişkilerin devam etmesi, Yahudi varlığının büyükelçisinin dahi kovulmayıp bazı şer yuvalarının kapatılamamış olması, onları cesaretlendiren başka bir gelişme oldu. Ticari ilişkilerde bitmeyen iştah ve oburluk; yüz bin Gazzeli Müslümanın kanı petrole ve ticarete kurban edilmesine rağmen devam etti. Belki de bu, gasıp varlığın lehine atılmış en somut adımdı.

Ayrıca Türkiye vatandaşı olup gasıp Yahudi varlığının saflarında Gazzeli kardeşlerimizi katleden yüzlerce, belki binlerce katil hakkında tek bir ciddi soruşturma açılmamış; mal varlıklarıyla ilgili herhangi bir karar alınmamıştır. Bu da bu katilleri daha da cesaretlendirmiştir.

ABD ile ilişkilerin hiçbir şey olmamış gibi sürmesi; bu ülkenin gasıp varlığa her türlü askerî, ekonomik, siyasî ve istihbarî desteği açıkça vermesi; medya aracılığıyla pompalanan “stratejik ortaklık” avuntuları ve siyasî kalpazanlıklar… Tüm bunlar, katilleri gün be gün daha da cesaretlendirmiştir.

Şimdi akıl ve insaf sahibi herkes bu tabloya baktığında kimin nereye yakın olduğunu rahatlıkla görebilir: Bir tarafta sadece lafta “Gazze’nin yanındayız” diyenler; diğer tarafta ise sözde karşı oldukları gasıp varlıkla her türlü işi tutup ilişkilerine devam edenler…

İnsanın, “Böyle dostlar düşman başına; böyle düşmanlık da dostlar başına!” diyesi geliyor.

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur:

[وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ] “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”[1]

Maalesef başımızdaki yöneticiler, bu ayetin muhatabı olabilecek bir çizgiye yaklaştıklarının farkına dahi belki de varamadılar. Zulmedenlerle aynı masada oturup onların çarkına payanda olanlar, aynı ticaret hesaplarını yapar hâle geldiler.

İrade kaybı, direnişi masada boğma anlaşmasıydı. Trump’ın ateşkes planı Gazze’yi “yeniden inşa” adı altında bir vesayet bölgesi hâline getirmeyi; direnişi “terör” ve “aşırıcılık” başlıklarıyla bastırmayı ve güdümlü bölgesel aktörleri ABD’nin kontrol ettiği bir güvenlik çemberine dâhil etmeyi hedefliyordu. Bu planla amaçlanan, Gazze’nin sesini ve nefesini kesmek için ambargoyu “güvenlik” gerekçesiyle kalıcılaştırmaktı. Direniş silahsızlandırılacak, meşruiyetini kaybedecekti; bölge ülkeleri ise barış elçileri gibi sunularak ekonomik yardım ve yatırımla ödüllendirilecekti.

Trump planının hayata geçirilmesi için Türkiye, Mısır ve Katar; direnişi masaya çekmek adına tüm maharetlerini gösterdiler. Öyle ki iki yıl boyunca yaşanan soykırım karşısında somut tek bir adım atmayan bu ülkeler, Trump’ın talebi olunca adeta altın kâsede direnişe zehir ikram etmekten çekinmediler. Akıl sahibi herkes bilir ki bu anlaşma, Gazze’yi teslim etme anlaşmasıdır.

Türkiye’nin “kalıcı barış olursa ticaret tekrar devam eder” açıklamaları, gerçekte iradeleri ipotek altındaki tüm bölge ülkelerinin 7 Ekim öncesindeki ortama dönme arzu ve isteklerinin açık göstergesidir. Sözde garantör ülke pozisyonunda olan Türkiye ve diğerleri, gasıp varlığın adet hâline getirdiği anlaşmalara asla sadık kalmadığını defalarca görmüştü. Yüzlerce Müslümanı katletmelerine rağmen kafalarını kuma gömen yöneticiler, ümmete utanç üzerine utanç yaşatmaya devam ettiler.

“Yeter ki kan dursun” cümlesi, her siyasi beceriksizliğe bir örtü hâline getirildi. Halbuki olması gereken, Gazze’nin kanının sadece durdurulması değil; verilen yüz binlerce canın hesabının sorulmasıyla dinecek bir acıydı. İnsani yardım anlayışı, askerî ve siyasi eylemlerin yerini aldı. Siyasi söylem yüksek ancak pratikte uyumlu, bağımlı çizgiden dışarı çıkmayı göze almayan bir anlayış, baştan beri Türkiye’nin Gazze politikası oldu.

Ateşkes başlamış olsa da gasıp varlığın gölgesinde zulüm, yıkım ve katliam devam ediyor. Ticari dengeler İslâmi, insanî ve ahlaki dengelerin önüne geçmiş durumda… Bu, kimin umurunda? Direnişe açıkça destek olmak yerine diplomatik dengeyi tercih eden anlayış, ümmetin sahipsizliğinin çığlığı gibidir. Mazlumun yanında saf tutmayan yöneticiler, mazluma uzaktan acıyarak ve birkaç damla gözyaşı dökerek kararmış vicdanlarını rahatlatmaya çalıştılar.

Tüm bu gelişmeler bize gösterdi ki direnişi bu anlaşmaya ikna edenler, hem 7 Ekim öncesi ilişkilere dönmek hem de direnişin ölüm fermanını “kardeş” görülenlerin elleriyle imzalatmak istediler. Şimdilik bu hesaplarında başarılı gibi görünmektedirler.

Hükümet – STK İlişkileri

Türkiye’de 7 Ekim sonrası dönemde gerçekleştirilen Gazze eylemleri bize bir hakikati daha gösterdi: Toplum, bu sarsıntı karşısında derin bir vicdanî ve ahlakî refleks ortaya koyarak duygusal bir kırılma yaşadı. Ancak iktidar, bu refleksi kontrolsüz biçimde nereye savrulacağı belirsiz bir enerji olarak gördü ve yönlendirilmesi gereken bir kalabalık hareketi gibi değerlendirdi; buna uygun aparatları da sahaya sürdü. Özellikle son yıllarda büyük kısmı iktidar yörüngesinde hareket eden yarı resmî STK’lar, kontrol dışına çıkabilecek bu enerjinin paratoneri olarak öne çıkarıldılar.

Bir yandan “Gazze bizim kırmızı çizgimizdir” söylemiyle halkın öfkesine hitap eden bir dil üretildi; diğer yandan diplomatik ve ticari ilişkiler “denge” adı altında meşrulaştırıldı. Sözü muhatabına söylemeyi ilke edinen hareketler, Gazze konusunda somut adım atması gereken merciin hükümet olduğunu açıkça ifade ediyordu. Bu çağrıları yapan Müslümanların sesi kısıldı, eylemleri engellendi. Bu engellemelere dolaylı destek veren STK’lar ise hükümetin günahlarını örtmekle meşgul oldu. Bu tutum, iktidarın Gazze hassasiyetini yalnızca kendi kontrolündeki platformlarda tolere ettiğini gösterdi. Sonuç olarak Gazze’ye destek söylemi, fiilen rejimle uyumlu bir sadakat gösterisine dönüştü.

Son iki yıldır Gazze’de yaşanan soykırıma karşı bu yarı resmî STK’lar, iktidarın yörüngesinde hareket etmek yerine hakkı söyleme; yöneticilere, sorumluluklarını yerine getirme çağrısını İslâm’ın emrettiği şekilde haykırma cesaret ve ferasetini gösterebilseydi, iktidarın somut adımlar hususunda bu kadar ayak diremesi mümkün olmayacaktı.

Evet, siyaset toplumun işlerini bir fikre göre yürütme sanatıdır. Lakin bugün siyaset, yöneticilerin iktidarda kalma sanatına dönüşmüştür. Toplumun öfkesini ve duygularını boş cephelere kanalize edenler, bu günahın ortakları oldular. Bunlar olmasaydı, toplumun öfkesi iktidarlarını sağlama almaya çalışan yöneticileri somut adımlar atmaya zorlayabilirdi. Fakat bırakın ülke içinde toplumu vicdanı ve aklıyla baş başa bırakmayı; hükümet aleyhine doğabilecek en küçük meselede bile bir takım medyatik şahısları devreye sokarak PR yapmaktan geri durmadılar.

Öyle ki filoya katılanların gasıp varlığın eline esir düşüp işkence görmeleri göz ardı edildi. Türkiye vatandaşlarının deport edilip THY uçağıyla yurda getirilmeleri, savaş kazanmış bir ülke ve hükümet görüntüsü verilerek takdim edilecek kadar utanmazca bir tutum sergilendi; bu utanç ümmetin gözüne sokuldu.

Sonuç

Gazze meselesi, özelde Türkiye’de; genelde ise tüm İslâm coğrafyasında ABD’nin çizdiği hatlar doğrultusunda şekillenmiş, denge–menfaat ekseninde başlayıp aynı eksende son bulan bir politika ile karşılanmıştır. Bölgede devasa ordu ve imkânlara sahip yöneticilerin iradeleri, bağlı oldukları Batılı güçlerin ipoteği altındadır. Bu rezil tabloyu gizlemek için halka hamasi söylemler sunulmakta; bu kirli çarka su taşıyan STK, vakıf, dernek, cemaat, parti ve medya hem halka hem de hakka ihanet etmektedir. Türkiye ve bölge rejimleri, 7 Ekim öncesi sürece dönebilmek için direnişin cellatlığına dahi soyunmaktan çekinmemiştir. Ekonomik ve diplomatik ilişkiler İslâm akidesiyle değil reel politik hesaplarla yürütüldüğü sürece, ümmet başlarına musallat olmuş bu yönetim ve yöneticilerden beratını sağlayamayacaktır.

Gazze, bize çok net bir hakikati yeniden hatırlatmıştır: Bu ümmete, ümmetin akidesinden çıkan Hilâfet yönetiminden başka hiçbir sistem sahip çıkmayacaktır; değerlerimizi koruyacak yegâne nizam budur. Azgın kâfirlere hak ettiği karşılığı verecek, ümmeti yeniden yeryüzünün yıldızı ve kutbu yapacak yegâne sistem Hilâfet’tir. Artık bu şerefli nizamı hayata taşımak için adımları hızlandırma vaktidir.


Kaynakça:

1] İsrail-Türkiye ilişkileri - Vikipedi (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0srail-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri)

[2] Türkiye-İsrail ilişkilerinin kronolojisi: Son 1 yılda neler yaşandı? (https://www.voaturkce.com/a/kronoloji-turkiye-israil-hattinda-son-1-yilda-neler-yasandi-turkiye-israil-iliskilerinin-kronolojisi-son-1-y%C4%B1lda-neler-ya%C5%9Fand%C4%B1-/7717530.html)

[3] İnişler ve çıkışlar: 1949'dan 7 Ekim'e Türkiye-İsrail ilişkilerinin... (https://www.haksozhaber.net/inisler-ve-cikislar-1949dan-7-ekime-turkiye-israil-iliskilerinin-kisa-tarihi-188713h.htm)

[4] T.C. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye–İsrail İlişkileri Ülke Sayfası (2024)

[5] Anadolu Ajansı, “Gazze’ye Ulaşan Türkiye Yardımları 30 Bin Tonu Aştı” (2024)

[6] BloombergHT, “Türkiye–İsrail Ticaretinde Düşüş” (2025)

[7] TÜİK & Ticaret Bakanlığı, İhracat–İthalat İstatistikleri (2022–2025)

 



[1] Hûd Suresi 113


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz