Toplumların veya
ümmetlerin başına gelebilecek en büyük felaket, toplumu toplum, ümmeti ümmet
yapan değerlerini kaybetmesi veya hayattaki yönelişini belirleyen iman ettiği
mefhumlarından, uzaklaşması, uzaklaştırılması, bu değerleri ile arasına suni
engeller konulmasıdır. Değerlerini kaybetmiş, yönlerini şaşırmış toplumlar,
maalesef ki kendisine musallat edilen yabancı, suni engelleri/değerleri
üretenleri veya bu suni değerlerden kendileri için şahsi ikbal arayanları dost
olarak vehmederler. Hatta onları sırf kendi içlerinden çıktıkları için baş tacı
ederek, her yaptıklarını onayladıkları, zulümlerine ses çıkarmadıkları
liderleri hâline getirirler.
Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bu liderleri şöyle ifade etmiştir:
[قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ
وَسَلَّمَ سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ، يُصَدَّقُ فِيهَا
الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ،
وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ، قِيلَ يَا
رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ يَنْطِقُ فِي
أَمْرِ الْعَامَّةِ] “İnsanlara öyle
aldatıcı yıllar gelecek ki; o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de
yalanlanacaklardır. O zaman hainlere güvenilecek, güvenilir olanlar da ihanetle
suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır. Dediler ki: Ruveybida da
nedir? Buyurdu ki: Hiçbir işe yaramaz, değersiz kişidir; ama tüm insanları
ilgilendiren meselelerde konuşur!”[1]
Bu liyakatsiz
liderler, toplumun değerler bakımından çökmüş hâlini fırsat bilerek suni
değerler üzerinden kendileri için yıkılmayacağını vehmettikleri kumdan saraylar
ve kaleler inşa ederek toplumlarına yabancı mefhumların bekçiliğini
üstlenirler. Halklar, bu liderlerin siyasetinden tiksinseler de, fikrî boşluk
içinde olmaları nedeniyle liderleri hakkında iyimser düşünmek veya söylemlerine
inanmak isterler. Her iyimser düşünceleri ya da güven duyguları karşılıksız
çıkıp hayal kırıklığına uğrasalar da, alternatif aramak zahmetli gelir. Çünkü
sahip olduğu değerlerden ölçü ve kriterlerden uzaklaştıkları için sağlıklı bir
değerlendirme yapamazlar. Benliklerini unutturan yeni suni değerler
nedeniyledir ki, geçmişlerindeki izzetli günleri hatırlasalar bile, o izzetin
kaynağını hatırlayamazlar. Sadece geçmişleriyle övünür dururlar. Hâlbuki
geçmişi sadece bir övünç kaynağı olarak hatırlamak, toplumları kalkındırmaz. Rabbimiz
Subhanehu ve Teâlâ bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle hatırlatıyor:
[تِلْكَ
اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا
تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ] “Onlar bir ümmetti; gelip geçti.
Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir…”[2]
İslâm ümmeti de, İslâm
akidesi ve bu akideden doğan fikirleri anlamada zafiyet göstermesi nedeniyle,
yukarıda sözünü ettiğimiz felakete duçar oldu. Bugün bunun acı meyveleriyle
kuşatılmış durumdayız. İslâmi ümmet birçok badire atlattı ya da atlatmayı
bildi. Kendisinde bulunan İslâmi mefhumlara sarıldığı ölçüde İslâmi ümmet, kâfirlerin
“korkusuzca ölüme koşan yenilmez orduların sahibi” olarak vasfettiği,
dünyanın efendisi ve medeniyet meşalesi oldular. Avrupa’nın, kalkınmak için
çaba harcadığı Ortaçağ cehaletinin zifiri karanlığı ile anarşi ve sıkıntılarla
boğuşurken, yanı başlarındaki Endülüs, dolayısıyla Müslümanlar, medeniyetin zirvesindeydiler.
Buna müşahhas bir örnek olarak İngiltere, İsveç ve Norveç Kralı 2. George’tan
dönemin Endülüs’teki Mü’minlerin Emiri 3. Hişam’a yazmış olduğu mektubu
dikkatinize sunmak istiyorum:
“İngiltere, İsveç ve Norveç Kralı 2. George’tan Endülüs’teki
Müslümanların Emiri Halifesi 3. Hişam’ın Yüce Makamına;
Saygı ve hürmetten sonra, müreffeh ülkelerinizde bilim
ve sanayi enstitülerinin sahip olduğu büyük ilerlemeyi duyduk, bu yüzden
çocuklarımızın bu güzel faziletlerin örneklerini alıp dört bir yandan cehaletin
kuşatmış olduğu ülkemizde aydınlığını yaymak adına sizin yolunuzu takip etmek
üzere iyi bir başlangıç olmasını istedik.
Bu maksatla İngiltere soylularının kızlarından oluşan
bir grup öğrenciyi, başına görevlendirdiğimiz kardeşimin kızı prenses Dupant’ın
gözetiminde ülkenize gönderiyoruz ki tahtınızın saçaklarını öpmekle ve
şefkatinize nail olmakla şereflensinler. Yine arkadaşlarıyla birlikte
büyüklüğünüzün lütfuna ve yardımcılarınızın da himayelerine mazhar olsunlar. Bu
öğrencilerden bir kısmı öğrenimlerine hemen yoğunlaşacakladır. Yüce
makamlarınıza arz edilmek üzere küçük prensesle mütevazı bir hediye de
gönderdik. Kabul etme lütfunda bulunacağınızı umarım. Derin saygı ve samimi
sevgilerimle.
Size itaatkâr hizmetkârınız 2. George, Yıl Miladi 1028”
Ayrıca, İslâm’la
hükmedilen birbirinden uzak kıtalarda ve birbirlerinden farklı âdet, gelenek,
din, dil, kültür, kanun ve milletlere sahip coğrafyalarda, farklı zihniyet ve
davranış biçimleri var olmasına rağmen bu halklardan din, dil, kültür ve
kanunlar çerçevesinde tek bir ümmet inşa etmeyi sadece İslâm başarmış, İslâm
sancağıyla gölgelenen ve İslâm’a giren bütün bu halklar, tek bir potada
eriyerek kaynaşmış tek bir ümmet hâlini almışlardır.
Amerikalı Tarihçi Yazar
Will Dourant “Uygarlık Tarihi” adlı eserinde, İslâm hadaratının farklı halkları
kaynaştırmasını şöyle dile getiriyor:
“Gayrimüslimler de süreç içerisinde Arap dilini
kendileri için lisan edindiler ve Müslümanların elbiselerini giydiler. Daha
sonra onların hâli, Kur’an’ın Şeriatına tâbi olmaları ve İslâm’ın akidesini
benimsemeleri ile neticelendi. Nitekim bin senelik hâkimiyetin ardından
kökleşmiş Helenistik kültür bile bunun karşısında aciz kalmış ve Roma orduları
vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Aynı şekilde resmî Bizans Devleti’nin
mezhebi haricinde Nasranî mezheplerin ortaya çıktığı bölgelerin hepsinde de
İslâmî akide ve ibadet biçimleri yaygınlaşmıştır. Bölge insanları yeni dine
iman edip ona samimiyetle gönül verdiler ve yeni dine usulleri ile beraber
öylesine sımsıkı sarıldılar ki bu vaziyet eski tanrılarını kısa sürede
unutturuverdi. İslâm Dini Çin, Endonezya ve Hindistan, Arap Yarımadası, Mısır,
Şam ve Endülüs’e uzanan bölgelerdeki halkların gönlüne öylesine kök saldı ki;
onların hülyalarını değiştirdi, ahlâklarına hâkim oldu, hayatlarının akışına
tesir etti ve onlara dünya hayatının yorgunluklarını ve yükünü hafifletecek
umutlar ekti. İzzeti ve şerefi kendilerine giydirdi. İşte bu din aralarındaki
anlaşmazlıklar ve siyasi farklılıklara rağmen onları birleştirmiş ve kalplerini
birbirlerine ısındırmıştır.”
Çünkü Allah Subhanehu
ve Teâlâ, 1400 küsur yıl önce kulu ve elçisi Muhammed SallAllahu Aleyhi
ve Sellem ile küfrün, şirkin ve zulmün karanlığını ortadan kaldırmak üzere Mekke’de
doğan, tüm insanlığı aydınlatacak bir nur ve hidayet olarak İslâm’ı
göndermiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ insana yaraşır, insanlığın
özlemini çektiği izzetli ve onurlu yaşamın anahtarı olan bir hayat nizamı
göndermiştir.
Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam şöyle
buyurmuştur:
[قَدْ تَرَكْتُكُمْ عَلَى
الْبَيْضَاءِ لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا لاَ يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلاَّ هَالِكٌ] “Sizi
gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bembeyaz bir yol üzere bıraktım. Ondan
zerre kadar ayrılan, sapan ancak helak olur.”[3]
Şimdi de 2. Râşid
Halife Ömer İbnu’l Hattab RadiyAllahu Anh’a kulak verelim: “Allahu Teâlâ, bizi İslâm dini ile şerefli
kıldı. Muhammed Aleyhi’s Selâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti,
sapıklığı kaldırdı. Öfke ve düşmanlık, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı.”
İslâm ümmeti bu izzet ve şerefi asırlarca tatmış, şahit ve model ümmet
vasfıyla diğer halk ve ümmetlerin gözdesi olmuştur.
Öte yandan Allah Subhanehu ve Teâlâ İslâmi ümmeti vasıflandırırken şöyle buyuruyor:
[وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا
لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا] “Böylece insanlara şahit olmanız ve Rasul’ün de
size şahit olması için sizi vasat (örnek) bir ümmet kıldık.”[4]
Bu ümmetin “vasat”
bir ümmet olması demek; ne eksik ne de fazla tam anlamıyla bir model ümmet
olması, üstün, seçkin ve en önde bir ümmet olması anlamına gelir. Arapçada “vasat”
kelimesi; “bir şeyin zirvesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle İslâmi
ümmet sahip olduğu akidesiyle, bu akideden çıkan hayatla ilgili insana dair tüm
problemlere köklü çözümler sunan fikirleriyle en üstün ümmettir.
Bu üstünlük siyasi
olarak da kendisini dünyanın dört bir tarafında göstermiştir. Evrensel bir fikrî
liderliğe sahip İslâm akidesi ve bu akideden fışkıran İslâm hadaratı, bizzat
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle, tüm Arap
Yarımadası’na girip bölgedeki şirk unsurlarını kazıdıktan sonra; bölge, akide
ve sistem olarak tamamen İslâm ile hükmedilen dar’ul İslâm’a dönüşmüştür.
Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam sonrasında da râşid halifeler eliyle
fetihler devam etmiştir. Bu sayede, Irak, Şam, Kuzey Afrika bölgeleri
fethedilmiştir. Raşid halifelerden sonra Emeviler, Çin’i, Semerkant’ı fethedip dar’ul
İslâm’a katmışlardır. Ardından Endülüs fethedilerek dar’ul İslâm’ın
vilayetlerinden bir vilayet olmuştur.
Yine İslâmi
beldeler, döneminin hiçbir devletinin -bırakın gerçekleştirmeyi- hayal bile
edemeyeceği iktisadi büyümeye şahit olmuştur. Dourant, Endülüs’teki iktisadi
hayata ilişkin de şöyle söylüyor:
“III. Abdurrahman döneminde bütçe gelirleri 12 milyon
45 bin altın dinara ulaşmıştı. Bu rakam büyük bir tahminle Latin Hıristiyan
memleketlerindeki hükümetlerin toplam gelirlerini aşıyordu. Bu da doğru
siyasetlerin neticelerinden bir netice olarak ziraata, sanayi ve ticarete olan
ilginin gelişmesi ölçüsünde sağlanmıştır. Yoksa söz konusu gelirlerin kaynağı
yüksek derecedeki vergiler değildi.”
Buna göre; İslâm
Devleti kesinlikle sömürgeci bir devlet değildi. İslâm iktisadı da kesinlikle
toplumların topraklarının servetlerini ve sahip oldukları zenginlikleri sömürme
ve kanlarını emme üzerine kurulu değildi. Aksine İslâm’ın gölgesine giren
toplumlar İslâm’ı benimsememiş olsalar da, İslâmi iktisadın adaletinden
faydalanmışlardır.
Ancak ne var ki; İslâmi
ümmet, İslâm’ın ve devletinin dili olan Arapçanın ihmal edilişi ve içtihat
kapılarının kapatılması nedeniyle geriledi ve fikrî anlamda donuklaştı. Fikrî
donukluğun zirve yapmasıyla bu süreç, içimizden devşirilen Batılılaşma
sevdaları için 1839 Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat Fermanı) ile başlayıp Hilâfet’in
de ilga edilmesine varan uygulamalar için fikrî-siyasi ortamı hazırlamıştır. İslâmi
düşünceyi anlamadaki zafiyet nedeniyle, İslâmi fikirlere dayalı siyasi parti ya
da kitleleşmelerin de yokluğu, İslâmi siyasi uyanıklıktan hızla uzaklaşmayı
sağladı. Ardından Osmanlı Hilâfet Devleti’ni yok etmek üzere kâfir Batı’nın
oyuncağı olmuş hainler eliyle gerçekleştirilen isyanlar ve fiilî işgaller de
üst üste geldi. Sonunda Batı sevdalısı devşirme Arap ve Türk hainler eliyle Hilâfet’i
yıkıp ardından da İslâmi ümmetin arasına suni sınırlar çizerek vatancılık ve milliyetçiliğe
dayalı ucube yönetimler inşa ettiler; başlarına ajan yöneticileri diktiler.
Bugün de bu İslâmi ümmet
Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vasıflandırdığı “seçkin ümmet “vasfına
kavuşabilir. Bunu da ancak akidelerine ve akidelerinden fışkıran fikirlere,
sımsıkı sarılmasıyla sağlayabilir. İslâmi ümmetin sahip olduğu akidesini ruhi
ve siyasi bir akide ve fikri liderlik olarak yeniden kavrayıp, bu akidesine
güvenmesi gerekir. İslâmi ümmet bugün, kendisine musallat olan gayri İslâmi ve
gayri insani, kâfir Batı’nın empoze ettiği kökü dışarıda yabancı ve batıl
fikirler nedeniyle; İslâm akidesinin hayatla ilgili tüm problemlerine kesin ve
köklü çözümler sunacağına ilişkin güvenini kaybetmiş ya da İslâm akidesinin
siyasi bir akide ve evrensel bir fikrî liderlik boyutu unutturulmuş durumdadır.
Bu yüzden de kendini Batı hadaratı karşısında hor ve hakir görmektedir. Hâlbuki
gerçekte üstün olan İslâmi ümmettir. Allahu Teâlâ bu hususu yüce kitabında
şöyle bildirmektedir:
[وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ
الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ] “Üzülmeyin, gevşeklik göstermeyin, eğer iman etmişseniz üstün olan
sizsiniz.”[5]
Ancak ayet, iman
etmekle bağlantılı olarak Müslümanlara üstün olduklarını bildirmektedir. Allah Subhanehu
ve Teâlâ’nın şu ikazı da zihinlerimize kazınmalıdır:
[وَلَا
تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ
دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ ] “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa
size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da
göremezsiniz.”[6]
İslâmi ümmet bugün İslâm akidesi ve
fikirleriyle bağlarını güçlendirdiği ölçüde İslâmi siyasi bir uyanıklığa
kavuşacaktır. Hatta bu siyasi uyanıklığın gelişimi işaretlerini vermeye
başlamıştır. 2011 yılında “Arap Baharı” olarak başlayan uyanış süreci, hâlâ
sona erdirilmiş değildir. İslâmi ümmet artık başlarında bulunan ajan ve tiran
yöneticilerin maskelerinin düştüğünü görmeye ve bunları sırtlarından atmaya
yönelik adımlar atmaya fiilen başlamıştır. Mevcut fasit yönetimler tamamen
sökülüp atılıncaya, Batı ve uzantıları topraklarımızdan def edilinceye kadar da
süreç devam edecektir.
[وَسَيَعْلَمُ
الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ] “Zulmedenler, nasıl bir inkılaba
uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”[7]
[1]
İbni Mace
[2]
Bakara Suresi 134
[3]
İbn-u Mace, Ahmed, el-Hâkim, Ebu Nuaym el-İrbaz İbn-u Sâriye’den
[4]
Bakara Suresi 143
[5]
Âl-i İmran
Suresi 139
[6]
Hud Suresi 113
[7]
Şuârâ 227


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış