YAHUDİ VARLIĞININ GARKAD AĞAÇLARI: ARAP REJİMLER

Haluk Özdoğan

7 Ekim'de başlayan Aksa Tufanı operasyonuyla, sınırlı sayıdaki bir grup mücahidin ellerindeki kıt imkanlarla bir ayı aşkın süredir, Yahudi güçlere her alanda kök söktürmesi, onların kartondan bir güç, şişirilmiş bir balon olduğunu ifşa etmesi, sadece Filistin değil tüm devletlerarası durumu değiştiren, tarihin şahit olduğu büyük bir olaydır. Bu olay, Yahudi varlığının çevresindeki Arap ülkelerinin geçmişte 6 günde nasıl olup da yenilgiye uğradığını sorgulatması açısından önemlidir.

Hatta öyle ki Ürdün ve Mısır, kâğıttan kule “İsrail”in, bugün Gazze'de sürdürdüğü savaştan bir an önce galip çıkabilmesi için yapmaları gereken ne varsa yaptılar neredeyse… 1967 yenilgisinden bu yana sürdürdükleri “yenilmez İsrail” yalanının açığa çıkmaması için çabaladılar âdeta.

Ürdün, sınırlarına kraliyet muhafızı askerlerini yığdı -ki, Ürdünlü Müslümanlar, kardeşlerinin imdadına yetişemesin-. Mısır, Refah sınır kapısını kapattı ve Müslümanları rahatça katletmesi için cellatlarına imkân tanıdı. Refah sınır kapısına saldırı olmasını da gerekçe olarak gösterdi. Söz konusu saldırılara Mısır tiranı Sisi tek bir karşılık vermedi. Yahudi varlığı Suriye'ye de saldırılar düzenledi. Katil Beşar da karşılık vermedi. Karton varlığı güçlü gösterme çabaları devam etti.

Arap yönetimleri artık kendi rejimleri için endişe etmeye başladı. Çünkü Müslüman halklar akideleri gereği sahip çıktıkları mübarek Aksa toprakları için orduların seferber edilmesini güçlü bir şekilde haykırmaya başladı. Buna mukabil Yahudi varlığına payandalık eden Arap rejimleri ise istisnasız “çatışmanın bölgeye yayılmaması, ateşkesin sağlanması ve barışın yeniden tesis edilmesi” çağrılarını yükselttiler. Yahudi varlığının çapulcu lideri Arap ülkelerine şöyle sesleniyordu: “Arap ülkelerindeki ve dünyadaki dostlarımız biliyorlar ki eğer biz zafer kazanamazsak sıra kendilerine gelecek.”

Bu öylesine söylenmiş bir söz değil elbette. İngilizlerin imal edip sonrasında sömürgecilik bayrağını eline alan ABD’nin garantörlüğünü üstlendiği Yahudi varlığının ömrünün 75 yılı bulmuş olmasında, Arap rejimlerinin oynadığı rolü ifşa eden bir sözdür. Nitekim Arap rejimlerin, tam bir tiyatro sergileyerek “6 Gün Savaşlarında” Yahudi varlığına altın tepside bir zafer sunmasıyla görevleri bitmiş değildi, bilakis daha uzun vadeli, bugünlere uzanan, Yahudi varlığına her zaman can suyu olacak rolleri vardı. “Yahudi varlığının korunması” sabit kırmızıçizgisi olmakla birlikte ABD, küresel çıkarları bakımından başka bölgelere öncelik tanıdığı ve odaklandığı dönemlerde, “Filistin meselesini” geri plana atarak, Yahudi varlığını bölgedeki Arap rejimlerine emanet etmiş, kimi zaman da konuya doğrudan çobanlık etmiştir. Özellikle İngilizlere bağlı olan Arap rejimlerine baskı kurup kendi çizdiği “iki devletli çözüm” planı ekseninde yürümesini sağlama konusunda ve Yahudi varlığının bölgede meşru devlet statüsü elde etmesi adına ABD, barış görüşmelerinde bu Arap rejimlerini kukla olarak kullanmıştır. Kukla Arap rejimlerin Yahudi varlığının bekçiliğini yapmada işledikleri cürümler saymakla bitmez. Ancak bu yazımızda, Arap rejimlerinin Aksa toprakları üzerinden İslâm’a ve Müslümanlara yönelik ihanetlerinin “6 Gün Savaşları” sonrasından günümüze kadar olan kısmını ele alacağız.

17.09.1978 tarihinde Mısır ile “İsrail” arasında Camp David Anlaşmasının imzalanmasıyla; “İsrail”, Sina Yarımadasını boşaltıp silahlardan arındırması ve Amerikan liderliğinde çokuluslu askerî güçlerin konuşlandırılması şartıyla Mısır’a geri verilmesi suretiyle Mısır’ın çatışmanın dışına çıkarılmasını garantiledi. Böylelikle Güney tarafından “İsrail”in güvenlik açığı kapatılmış oldu. Mısır, Yahudi varlığı ile anlaşmasından bu yana, -özellikle Gazze şeridi ve Hamas konusunda- sürekli iş birliği içerisinde olmuştur.

İkinci adım ise, Aralık 1988’de Cenevre’deki Birleşmiş Milletler toplantısından hemen önce Ekim 1988’de Cezayir’de toplanan Filistin Vatanî Kongresinde atıldı. Her iki toplantıda konuşma yapan Arafat, tarihî Filistin topraklarının tamamı üzerinde tek bir Filistin devleti düşüncesinin bittiğini ve artık bu rüyanın sona erdiğini dile getirdi. 1967’de işgal edilen Filistin toprakları üzerinde bir Filistin devleti kurulmasını kabul ettiğini söyleyip kâğıt üzerinde bir Filistin devleti kurulduğunu ilan etti. Daha sonra gelen adımlar da yine Yahudi varlığının konumunu pekiştirmeye hizmet etmiştir.

İkinci Körfez Savaşından[1] sonra ise Amerika, tüm tarafları 1991 yılında Madrid Barış Konferansında topladı ve Arap rejimlerini, Amerikancı çözüm anlayışına uygun rotalar üzerinde hareket etmeye zorladı.

1993 yılına gelindiğinde, İngiltere ve Avrupa, “İsrail”de iktidardaki İşçi Partisi ile eşgüdüm dâhilinde Amerikan plânlarını engellemek ve önünde zorluklar çıkartmak için Filistin Kurtuluş Örgütü ile “İsrail” arasında Oslo Anlaşmasının imzalanmasını sağladılar. Anlaşma gereğince Arafat, Batı Şeria ve Gazze’ye geldi. Kendisine, fiilî hiçbir egemenliği olmayan, bilakis egemenliği tamamen “İsrail”e ait olan özerk bir Filistin Yönetimi kurma izni verildi.

Buna karşılık, 25 Temmuz 1994’te, Washington’da, ABD Başkanı Clinton’ın nezaretinde Ürdün Kralı Hüseyin ile Yahudi varlığı Başbakanı Rabin arasında yapılan toplantı sonrası, Yahudi varlığı ile Ürdün arasındaki savaş halinin sona erdirildiğinin ilan edildiği Vadi Arabe Anlaşması imzalandı. Anlaşmayla Doğu Kudüs'te Müslümanlara ait dinî mekânların kontrolü Ürdün'e bırakıldı ve Ürdün, Mısır'dan sonra “İsrail”i resmen tanıyan ikinci Arap ülkesi oldu.

Burada Ürdün'ün Yahudi varlığı gözünde özel bir yeri olduğunu belirtmek gerekiyor. Ürdün-Yahudi varlığı ilişkisinin boyutu, ABD tarafından da doğrulanan Wikileaks belgelerine de yansımıştır. “Yahudi devleti, Ürdün'ü stratejik ortak olarak görüyor. Bununla birlikte coğrafi yakınlık ve olası stratejik değişiklikler göz önüne alındığında, ‘İsrail'in savunmaya dayalı ordusu ile Ürdün ordusu arasındaki niteliksel farkın azaltılmasına katlanamaz. Keza ‘İsrail’, Ürdün ya da diğer rejimlerin kendi hava sahasını kuşatacak Sam füzeleri ile donatılma tehlikesine de tahammül edemez.” Bu bilgi, Lübnan merkezli el-Ahbar sitesinin yayınladığı, Büyükelçi Richard Jones'un Yahudi devletinin Şubat 2006'da Amerika'dan bölge ülkelerinin silahlarını sınırlandırmak konusundaki taleplerini ilettiği, 13.3.2006 tarihli Arap Wikileaks belgesine dayanıyor.

Clinton dönemine gelindiğinde, 2000 yılında Camp David’de, Arafat ile Ehud Barak arasında kapsamlı bir barış anlaşması sağlanmaya çalışıldı. Bu anlaşma, II. Camp David Anlaşması olarak anıldı. Eylül 2000’de el-Aksa İntifadasının patlak vermesi, Clinton’ın ikinci iktidar döneminin sona ermesi ve Oğul Bush’un iktidara gelmesiyle birlikte II. Camp David de gitmiş oldu.

Bush döneminde, ABD’nin 11 Eylül Olayı sonrası, önce Afganistan sonra da Irak’ı işgali nedeniyle Filistin dosyası arka planda kaldı. ABD, “Terörizme Karşı Savaş” bahanesiyle İslâmî âleme karşı başlatacağı savaşta Arap rejimlerin desteğini kazanmak amacıyla, Ekim 2001’de göstermelik olarak “Yeni Ortadoğu Girişimi” adında bir girişim başlattığını duyurdu.

ABD’nin İslâm âlemine odaklanması, İngilizleri ABD’nin planlarını sekteye uğratmak için bir fırsat oluşturdu. Nitekim İngiltere ve Avrupa’nın Arafat’ı bu dönemde kanatları altına almaya çalıştığını gözlemleyen ABD, “Yol Haritası” adı altında 24.06.2002’de “İsrail”in yanına belirli koşullara sahip bir Filistin devleti kurulmasına ilişkin önerisini tekrar dile getirdi.

Suudi Arabistan tarafından da 2002 yılında ortaya atılan “Arap Barış Girişimi”; 1967 sınırları dahilinde Filistin devletinin kurulmasını, Filistinli mültecilere topraklarına geri dönme hakkının verilmesini, “İsrail”in Golan Tepeleri'nden çekilmesi karşılığında Arap ülkeleri ile Yahudi varlığı arasında ilişkilerin normalleşmesini öngörüyordu.

01.12.2003’e gelindiğinde Arafat’ın imzaladığı Cenevre Belgesiyle FKÖ’nün 1967 Filistini’nin tamamını değil de büyük çoğunluğunu talep eder hale geldiği tavizkar tutumunu daha da ileri taşıdı ve mültecilerin geri dönüş hakkı, sabit bir esas ve kırmızıçizgi olmaktan çıktı.

ABD'nin Obama dönemi ise, küresel ekonomik krizi dizginleme ve Arap Baharı’nın patlak verdiği bir döneme rastladı. Yahudi varlığı ile ters düştüğü tek olay, ABD’nin İran’la yaptığı uranyum anlaşması olmuştur. Bunun dışında Obama, çoğunlukla saçlarını beyazlatan Suriye'ye odaklanmak zorunda kaldı ve Filistin konusu ABD için bu dönemde nispeten daha önemsizdi. Uranyum anlaşmasıyla ilgili de Yahudi varlığının güvenliğini vaat eden teskin edici açıklamalar dışında, farklı bir gelişme yaşanmadı.

ABD'nin uranyum anlaşması bağlamında İran kartıyla, Yahudi varlığının güvenliği arasındaki ilişkinin içeriği ise şöyle: 1988’de Irak-İran Savaşının sona ermesinden ve Irak’ın büyük bir askerî güç olarak ortaya çıkmasından sonra 1989 yılında İran, Irak yenilgisini kamufle etmek için füze ve nükleer programı inşa etmeye başladı. Amerika, 1950’lerden beri İran’a nükleer araştırmalarda resmen yardım etmiştir. Humeyni devriminden sonra duran bu araştırmalara, 1989’da yeniden start verildi. 1990-1991’de ABD ordusunun; Irak’ın askerî gücünü yok etmesi, Kuveyt’ten çıkarması, Irak’a yaptırımlar uygulaması ve denetimler getirmesi, İran’ın gücünü öne çıkarmak için bölgesel boşluk yarattı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan politikası, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra dünyanın dört bir yanındaki askerî üslerdeki Amerikan varlığını meşrulaştırmak için hayali bir düşman aradı. İşte İran, bunun bahanesi ve gerekçesi oldu. Amerika, politikalarının çoğunu İran tehdidiyle meşrulaştırdı.

Aynı tehdit yani İran, Körfez ülkelerinin Yahudi varlığı ile normalleşme adımlarında temel gerekçelerden biri oldu. İran'ın kontrolündeki Husilerin, sanayi ve petrol tesislerine yönelik gerçekleştirdiği çok sayıda bombalama operasyonlarının ardından BAE, İran’ı kendi güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüp Yahudi varlığı ile normalleşme yolunu tuttu. BAE ile birlikte Bahreyn ve bu ikisini takip eden Suudi Arabistan, İran’ın Arap ülkelerine yönelik tehditlerine karşı koymak için Yahudi varlığı liderliğinde “Arap NATO’su” fikrini bile dillendirmeye başladılar. Bu bağlamda Ürdün’ün, İranlı milislerin uyuşturucu kaçakçısı kılığına girmiş olsalar da Suriye’nin güneyindeki sınırlarına yayılmasından duyduğu korkuyu dile getirdiğini de belirtmeliyiz. Dolayısıyla, İran, ABD'ye Afganistan ve Irak'ı işgalinde doğrudan yardım ettiği gibi, Körfez ülkelerinin Yahudi varlığı ile normalleşmesinde de bir sopa görevi görmüştür. Nitekim İran’ın “dini lideri” Ali Hamaney, İran’ın komşularını (Körfez ülkelerini), yabancıların bir çekişme ve zarar kaynağı olarak bölgeye müdahalesine karşı uyarıda bulunmuş ve yine Ekim 2021’in başında silahlı kuvvetlerinin mezuniyet töreni sırasında şöyle demiştir: “Güvenliklerinin yabancı hükümetlere güvenerek korunabileceğini düşünenler, bunun bedelini ağır ödeyeceklerini bilmelidirler.”

BAE yöneticilerinin, Yahudi varlığıyla ilişkilerini normalleştirmesi, 28 Ocak 2020’de ABD eski Başkanı Donald Trump’ın; Yahudilerin, BAE, Umman, Bahreyn İslâm ülkeleri büyükelçilerinin huzurunda açıkladığı, Müslümanların ilk kıblesi İsra ve Miraç topraklarının “50 milyarlık dolarlık rüşvet” karşılığında Yahudilere satışını öngören “Yüzyılın Anlaşması” kapsamında gerçekleşmişti. BAE'yi ABD eski Başkanı Donald Trump’ın sponsorluğunda Bahreyn, Fas ve Sudan izledi. İlişkiler, hızlı bir gelişmeyle ardışık ziyaretler, insani yardım şubeleri ve Yahudi devletini destekleme, ona para ve yatırımlar sağlamak için ticaret ofisleri, serbest ticaret anlaşmaları, ekonomik konferanslar ve ekonomik anlaşmalara varmıştı. Yine bu minvalde “İsrail” ve Katar, 2022 Dünya Kupası maçları sırasında Doha'da olduğu gibi sportif aktiviteler vb. değişik isimler altında geçici diplomatik ofis açmak ya da Lübnan’da -sözde- “direniş unsurları”nın yani İran partisinin gaz ve yatırımlar adı altında normalleşme adımlarını takip etmeleri gibi Yahudilerin yoluna kırmızı halılar serdiler.

Bin Selman liderliğindeki mevcut Suudi yönetimi, 2017’nin ortasında yani Cumhuriyetçi Trump yönetimi Beyaz Saray’da göreve başladıktan 6 ay sonra, Amerikan ajanı Muhammed bin Nayef’i iktidardan uzaklaştırması ve iktidarı bir başka ajanı Muhammed bin Selman’a devretmesi sonrasında Amerika’ya aşırı itaatkâr bir yönetim konumundadır. Dolayısıyla Muhammed Bin Selman, Suudi Arabistan resmî haber ajansına, “Bizler ‘İsrail’i bir düşman olarak görmüyoruz, daha ziyade gerçekleşmesi için çaba gösterebileceğimiz birçok çıkarda potansiyel bir müttefik olarak görüyoruz.”, O'nun Dışişleri Bakanının da, “MOSSAD, Bahreyn’de ve bölgede, daha fazla güvenlik ve istikrar sağlamak ve masum sivillerin hayatlarını korumak için vardır.” demesi şaşırtıcı değildir.

Arap ve İslâm bölgesinin kalbi olan Filistin’de Yahudi varlığının var olma hakkını tanımasını sağlayan (hain barış) anlaşmaları olmamış olsaydı, bu kanserli hücreyle normalleşme olmayacaktı. Yahudi varlığını tanımak ve onunla anlaşma yapmak, hastalığın aslı ve belanın başıdır. Şayet bunlar olmamış olsaydı ne normalleşme ne de normalleşenler olurdu. Çünkü vakıa olarak normalleşme, bizzat bu hain anlaşmaların doğal bir ürünüdür.

Son yaşanan katliamların gölgesinde “8. Olağanüstü Toplantı” adı altında bir araya gelen Sykes-Picot yapımı 57 İslâm ülkesinin yöneticisi, milyonlarca askeri, nükleer silahı, zengin doğal kaynakları, eşsiz zenginlikleri ve neredeyse 1 milyara yakın nüfusuna rağmen, 5-6 milyonluk gaspçı Yahudi varlığını askerî operasyonla kökünden söküp atmak yerine, yine timsah gözyaşı dökerek, ABD ve Batıdan merhamet dilendiler. Aldıkları meşum kararların 27. Maddesinde, Gazze'nin yönetiminin Abbas'a verilmesi yer alıyordu. Burada şu bilgiye de yer verelim: Yahudi varlığı resmî yayın kuruluşu, 26.06.2023 tarihinde, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu'nun Knesset Dışişleri ve Savunma Komitesi'nin kapalı oturumunda yaptığı şu açıklamalarını aktarmıştı: “‘İsrail’, Filistin Yönetimi'nin hayatta kalmasını istiyor ve çöküşüyle ilgilenmiyor, ancak onu finansal olarak desteklemeye hazır. Bu yönetimin varlığı ve çalışmalarını sürdürmesi ‘İsrail’in çıkarınadır.” İşte 57 aciz varlığın aldıkları karar tam da Yahudi varlığının istediği gibi.

Dolayısıyla bölge yöneticileri arasında, bölgede pis bir tümör gibi yaşayan bu varlığın kökünü kazımak ve hatta caydırmak için çalışan hiçbir kimse yok. Dahası normalleştirmek/kalıcı kılmak için yarışıyorlar!

Yöneticileri ölü olmasına rağmen bu ümmet, canlı bir ümmettir. Aksa Tufanıyla sessizliğini bozmuş ve harekete geçmiştir. Bu seçkin ümmet, İslâmi hayatı yeniden başlatacak ve Allah’ın izniyle Râşidî Hilâfet’i kuracaktır. Halifesi ümmeti arkasına toplayacak, Yahudilerin yüzlerini kara etmek için İslâm ordusuna, önderlik edecek, Müslümanların daha önce Mescit’e girdikleri gibi yine girecek ve Yahudilerin varlığını yerle bir edecektir.



[1] 1991, Kuveyt Savaşı


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz