MÜSLÜMANLAR DİNLERİ İLE HEP İZZETLİ OLDULAR. ONLARI HEZİMETE UĞRATAN İHANET VE ZULME MEYİL ETMEKTİR!

Haluk Özdoğan

Toplumların veya ümmetlerin başına gelebilecek en büyük felaket, toplumu toplum, ümmeti ümmet yapan değerlerini kaybetmesi veya hayattaki yönelişini belirleyen iman ettiği mefhumlarından, uzaklaşması, uzaklaştırılması, bu değerleri ile arasına suni engeller konulmasıdır. Değerlerini kaybetmiş, yönlerini şaşırmış toplumlar, maalesef ki kendisine musallat edilen yabancı, suni engelleri/değerleri üretenleri veya bu suni değerlerden kendileri için şahsi ikbal arayanları dost olarak vehmederler. Hatta onları sırf kendi içlerinden çıktıkları için baş tacı ederek, her yaptıklarını onayladıkları, zulümlerine ses çıkarmadıkları liderleri hâline getirirler.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu liderleri şöyle ifade etmiştir:

[قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ، قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ يَنْطِقُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ] “İnsanlara öyle aldatıcı yıllar gelecek ki; o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere güvenilecek, güvenilir olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır. Dediler ki: Ruveybida da nedir? Buyurdu ki: Hiçbir işe yaramaz, değersiz kişidir; ama tüm insanları ilgilendiren meselelerde konuşur!”[1]

Bu liyakatsiz liderler, toplumun değerler bakımından çökmüş hâlini fırsat bilerek suni değerler üzerinden kendileri için yıkılmayacağını vehmettikleri kumdan saraylar ve kaleler inşa ederek toplumlarına yabancı mefhumların bekçiliğini üstlenirler. Halklar, bu liderlerin siyasetinden tiksinseler de, fikrî boşluk içinde olmaları nedeniyle liderleri hakkında iyimser düşünmek veya söylemlerine inanmak isterler. Her iyimser düşünceleri ya da güven duyguları karşılıksız çıkıp hayal kırıklığına uğrasalar da, alternatif aramak zahmetli gelir. Çünkü sahip olduğu değerlerden ölçü ve kriterlerden uzaklaştıkları için sağlıklı bir değerlendirme yapamazlar. Benliklerini unutturan yeni suni değerler nedeniyledir ki, geçmişlerindeki izzetli günleri hatırlasalar bile, o izzetin kaynağını hatırlayamazlar. Sadece geçmişleriyle övünür dururlar. Hâlbuki geçmişi sadece bir övünç kaynağı olarak hatırlamak, toplumları kalkındırmaz. Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle hatırlatıyor:

[تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ] “Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir…”[2]

İslâm ümmeti de, İslâm akidesi ve bu akideden doğan fikirleri anlamada zafiyet göstermesi nedeniyle, yukarıda sözünü ettiğimiz felakete duçar oldu. Bugün bunun acı meyveleriyle kuşatılmış durumdayız. İslâmi ümmet birçok badire atlattı ya da atlatmayı bildi. Kendisinde bulunan İslâmi mefhumlara sarıldığı ölçüde İslâmi ümmet, kâfirlerin “korkusuzca ölüme koşan yenilmez orduların sahibi” olarak vasfettiği, dünyanın efendisi ve medeniyet meşalesi oldular. Avrupa’nın, kalkınmak için çaba harcadığı Ortaçağ cehaletinin zifiri karanlığı ile anarşi ve sıkıntılarla boğuşurken, yanı başlarındaki Endülüs, dolayısıyla Müslümanlar, medeniyetin zirvesindeydiler. Buna müşahhas bir örnek olarak İngiltere, İsveç ve Norveç Kralı 2. George’tan dönemin Endülüs’teki Mü’minlerin Emiri 3. Hişam’a yazmış olduğu mektubu dikkatinize sunmak istiyorum:

“İngiltere, İsveç ve Norveç Kralı 2. George’tan Endülüs’teki Müslümanların Emiri Halifesi 3. Hişam’ın Yüce Makamına;

Saygı ve hürmetten sonra, müreffeh ülkelerinizde bilim ve sanayi enstitülerinin sahip olduğu büyük ilerlemeyi duyduk, bu yüzden çocuklarımızın bu güzel faziletlerin örneklerini alıp dört bir yandan cehaletin kuşatmış olduğu ülkemizde aydınlığını yaymak adına sizin yolunuzu takip etmek üzere iyi bir başlangıç ​​olmasını istedik.

Bu maksatla İngiltere soylularının kızlarından oluşan bir grup öğrenciyi, başına görevlendirdiğimiz kardeşimin kızı prenses Dupant’ın gözetiminde ülkenize gönderiyoruz ki tahtınızın saçaklarını öpmekle ve şefkatinize nail olmakla şereflensinler. Yine arkadaşlarıyla birlikte büyüklüğünüzün lütfuna ve yardımcılarınızın da himayelerine mazhar olsunlar. Bu öğrencilerden bir kısmı öğrenimlerine hemen yoğunlaşacakladır. Yüce makamlarınıza arz edilmek üzere küçük prensesle mütevazı bir hediye de gönderdik. Kabul etme lütfunda bulunacağınızı umarım. Derin saygı ve samimi sevgilerimle.

Size itaatkâr hizmetkârınız 2. George, Yıl Miladi 1028”

Ayrıca, İslâm’la hükmedilen birbirinden uzak kıtalarda ve birbirlerinden farklı âdet, gelenek, din, dil, kültür, kanun ve milletlere sahip coğrafyalarda, farklı zihniyet ve davranış biçimleri var olmasına rağmen bu halklardan din, dil, kültür ve kanunlar çerçevesinde tek bir ümmet inşa etmeyi sadece İslâm başarmış, İslâm sancağıyla gölgelenen ve İslâm’a giren bütün bu halklar, tek bir potada eriyerek kaynaşmış tek bir ümmet hâlini almışlardır. 

Amerikalı Tarihçi Yazar Will Dourant “Uygarlık Tarihi” adlı eserinde, İslâm hadaratının farklı halkları kaynaştırmasını şöyle dile getiriyor: 

“Gayrimüslimler de süreç içerisinde Arap dilini kendileri için lisan edindiler ve Müslümanların elbiselerini giydiler. Daha sonra onların hâli, Kur’an’ın Şeriatına tâbi olmaları ve İslâm’ın akidesini benimsemeleri ile neticelendi. Nitekim bin senelik hâkimiyetin ardından kökleşmiş Helenistik kültür bile bunun karşısında aciz kalmış ve Roma orduları vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Aynı şekilde resmî Bizans Devleti’nin mezhebi haricinde Nasranî mezheplerin ortaya çıktığı bölgelerin hepsinde de İslâmî akide ve ibadet biçimleri yaygınlaşmıştır. Bölge insanları yeni dine iman edip ona samimiyetle gönül verdiler ve yeni dine usulleri ile beraber öylesine sımsıkı sarıldılar ki bu vaziyet eski tanrılarını kısa sürede unutturuverdi. İslâm Dini Çin, Endonezya ve Hindistan, Arap Yarımadası, Mısır, Şam ve Endülüs’e uzanan bölgelerdeki halkların gönlüne öylesine kök saldı ki; onların hülyalarını değiştirdi, ahlâklarına hâkim oldu, hayatlarının akışına tesir etti ve onlara dünya hayatının yorgunluklarını ve yükünü hafifletecek umutlar ekti. İzzeti ve şerefi kendilerine giydirdi. İşte bu din aralarındaki anlaşmazlıklar ve siyasi farklılıklara rağmen onları birleştirmiş ve kalplerini birbirlerine ısındırmıştır.” 

Çünkü Allah Subhanehu ve Teâlâ, 1400 küsur yıl önce kulu ve elçisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile küfrün, şirkin ve zulmün karanlığını ortadan kaldırmak üzere Mekke’de doğan, tüm insanlığı aydınlatacak bir nur ve hidayet olarak İslâm’ı göndermiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ insana yaraşır, insanlığın özlemini çektiği izzetli ve onurlu yaşamın anahtarı olan bir hayat nizamı göndermiştir.

Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam şöyle buyurmuştur:

[قَدْ تَرَكْتُكُمْ عَلَى الْبَيْضَاءِ لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا لاَ يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلاَّ هَالِكٌ] “Sizi gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bembeyaz bir yol üzere bıraktım. Ondan zerre kadar ayrılan, sapan ancak helak olur.”[3]

Şimdi de 2. Râşid Halife Ömer İbnu’l Hattab RadiyAllahu Anh’a kulak verelim: “Allahu Teâlâ, bizi İslâm dini ile şerefli kıldı. Muhammed Aleyhi’s Selâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Öfke ve düşmanlık, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı.”

İslâm ümmeti bu izzet ve şerefi asırlarca tatmış, şahit ve model ümmet vasfıyla diğer halk ve ümmetlerin gözdesi olmuştur.

Öte yandan Allah Subhanehu ve Teâlâ İslâmi ümmeti vasıflandırırken şöyle buyuruyor:

[وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا] “Böylece insanlara şahit olmanız ve Rasul’ün de size şahit olması için sizi vasat (örnek) bir ümmet kıldık.”[4]

Bu ümmetin “vasat” bir ümmet olması demek; ne eksik ne de fazla tam anlamıyla bir model ümmet olması, üstün, seçkin ve en önde bir ümmet olması anlamına gelir. Arapçada “vasat” kelimesi; “bir şeyin zirvesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle İslâmi ümmet sahip olduğu akidesiyle, bu akideden çıkan hayatla ilgili insana dair tüm problemlere köklü çözümler sunan fikirleriyle en üstün ümmettir.

Bu üstünlük siyasi olarak da kendisini dünyanın dört bir tarafında göstermiştir. Evrensel bir fikrî liderliğe sahip İslâm akidesi ve bu akideden fışkıran İslâm hadaratı, bizzat Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle, tüm Arap Yarımadası’na girip bölgedeki şirk unsurlarını kazıdıktan sonra; bölge, akide ve sistem olarak tamamen İslâm ile hükmedilen dar’ul İslâm’a dönüşmüştür. Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam sonrasında da râşid halifeler eliyle fetihler devam etmiştir. Bu sayede, Irak, Şam, Kuzey Afrika bölgeleri fethedilmiştir. Raşid halifelerden sonra Emeviler, Çin’i, Semerkant’ı fethedip dar’ul İslâm’a katmışlardır. Ardından Endülüs fethedilerek dar’ul İslâm’ın vilayetlerinden bir vilayet olmuştur.

Yine İslâmi beldeler, döneminin hiçbir devletinin -bırakın gerçekleştirmeyi- hayal bile edemeyeceği iktisadi büyümeye şahit olmuştur. Dourant, Endülüs’teki iktisadi hayata ilişkin de şöyle söylüyor:

 

“III. Abdurrahman döneminde bütçe gelirleri 12 milyon 45 bin altın dinara ulaşmıştı. Bu rakam büyük bir tahminle Latin Hıristiyan memleketlerindeki hükümetlerin toplam gelirlerini aşıyordu. Bu da doğru siyasetlerin neticelerinden bir netice olarak ziraata, sanayi ve ticarete olan ilginin gelişmesi ölçüsünde sağlanmıştır. Yoksa söz konusu gelirlerin kaynağı yüksek derecedeki vergiler değildi.”

Buna göre; İslâm Devleti kesinlikle sömürgeci bir devlet değildi. İslâm iktisadı da kesinlikle toplumların topraklarının servetlerini ve sahip oldukları zenginlikleri sömürme ve kanlarını emme üzerine kurulu değildi. Aksine İslâm’ın gölgesine giren toplumlar İslâm’ı benimsememiş olsalar da, İslâmi iktisadın adaletinden faydalanmışlardır.

Ancak ne var ki; İslâmi ümmet, İslâm’ın ve devletinin dili olan Arapçanın ihmal edilişi ve içtihat kapılarının kapatılması nedeniyle geriledi ve fikrî anlamda donuklaştı. Fikrî donukluğun zirve yapmasıyla bu süreç, içimizden devşirilen Batılılaşma sevdaları için 1839 Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat Fermanı) ile başlayıp Hilâfet’in de ilga edilmesine varan uygulamalar için fikrî-siyasi ortamı hazırlamıştır. İslâmi düşünceyi anlamadaki zafiyet nedeniyle, İslâmi fikirlere dayalı siyasi parti ya da kitleleşmelerin de yokluğu, İslâmi siyasi uyanıklıktan hızla uzaklaşmayı sağladı. Ardından Osmanlı Hilâfet Devleti’ni yok etmek üzere kâfir Batı’nın oyuncağı olmuş hainler eliyle gerçekleştirilen isyanlar ve fiilî işgaller de üst üste geldi. Sonunda Batı sevdalısı devşirme Arap ve Türk hainler eliyle Hilâfet’i yıkıp ardından da İslâmi ümmetin arasına suni sınırlar çizerek vatancılık ve milliyetçiliğe dayalı ucube yönetimler inşa ettiler;  başlarına ajan yöneticileri diktiler.

Bugün de bu İslâmi ümmet Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vasıflandırdığı “seçkin ümmet “vasfına kavuşabilir. Bunu da ancak akidelerine ve akidelerinden fışkıran fikirlere, sımsıkı sarılmasıyla sağlayabilir. İslâmi ümmetin sahip olduğu akidesini ruhi ve siyasi bir akide ve fikri liderlik olarak yeniden kavrayıp, bu akidesine güvenmesi gerekir. İslâmi ümmet bugün, kendisine musallat olan gayri İslâmi ve gayri insani, kâfir Batı’nın empoze ettiği kökü dışarıda yabancı ve batıl fikirler nedeniyle; İslâm akidesinin hayatla ilgili tüm problemlerine kesin ve köklü çözümler sunacağına ilişkin güvenini kaybetmiş ya da İslâm akidesinin siyasi bir akide ve evrensel bir fikrî liderlik boyutu unutturulmuş durumdadır. Bu yüzden de kendini Batı hadaratı karşısında hor ve hakir görmektedir. Hâlbuki gerçekte üstün olan İslâmi ümmettir. Allahu Teâlâ bu hususu yüce kitabında şöyle bildirmektedir:

[وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ] “Üzülmeyin, gevşeklik göstermeyin, eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.”[5]

Ancak ayet, iman etmekle bağlantılı olarak Müslümanlara üstün olduklarını bildirmektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu ikazı da zihinlerimize kazınmalıdır:

[وَلَا تَرْكَـنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ ] “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”[6]

 İslâmi ümmet bugün İslâm akidesi ve fikirleriyle bağlarını güçlendirdiği ölçüde İslâmi siyasi bir uyanıklığa kavuşacaktır. Hatta bu siyasi uyanıklığın gelişimi işaretlerini vermeye başlamıştır. 2011 yılında “Arap Baharı” olarak başlayan uyanış süreci, hâlâ sona erdirilmiş değildir. İslâmi ümmet artık başlarında bulunan ajan ve tiran yöneticilerin maskelerinin düştüğünü görmeye ve bunları sırtlarından atmaya yönelik adımlar atmaya fiilen başlamıştır. Mevcut fasit yönetimler tamamen sökülüp atılıncaya, Batı ve uzantıları topraklarımızdan def edilinceye kadar da süreç devam edecektir.

[وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ] “Zulmedenler, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”[7]



[1] İbni Mace

[2] Bakara Suresi 134

[3] İbn-u Mace, Ahmed, el-Hâkim, Ebu Nuaym el-İrbaz İbn-u Sâriye’den

[4]  Bakara Suresi 143

[5] Âl-i İmran Suresi 139

[6]  Hud Suresi 113

[7] Şuârâ 227


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz