Bu çatışma, Batı
hegemonyası ile İslâmî hareketin arasındaki tek savaş değil, bilakis birbiriyle
bağlantılı ve iç içe geçmiş savaşlardır. Bu çatışmalar içerisinde gerek sorunun
hakikatini, gerekse İslâmî proje ile Batılı proje arasındaki çelişkinin hakikatini
açığa çıkaran gizli yüzleşmeler söz konusu.
Batılı bir proje olarak
küreselleşme ve İslâmî hadarat projesi arasındaki bu çatışmanın tam göbeğinde
ve ateş hattında İslâmî Hilâfet meselesini görüyoruz. Gerek Batı'nın İslâmî
harekete karşı olan tüm savaşlarında gerek İslâmî projeye karşı tüm laik
çatışmalarda gerekse egemen laik elitlerin İslâmî harekete karşı savaşlarında
görünmez düşman odur.
Denilebilir ki İslâmî
siyasi birlik, çatışmanın özünü teşkil ediyor. Bu nedenle İslâmî projeye karşıt
veya düşman kesimlerin tümü tarafından bu düşünce kuşatma altına alınıyor. Öyle
ki ümmetin siyasi birliği kavramının İslâmî söylemdeki üstün konumu düşürülerek
İslâmî hareketin ana sloganı düzeyine indirgeniyor.
İslâmî Hilâfet ve tek
bir İslâmî Devlet şiarı milyonlarca Müslümanın gönlünde beslediği bir rüyadır.
Arap-İslâm beldelerinin tümünü birleştiren bağı ve İslâm Ümmeti’nin kalkınma
tarihinin en bariz alametini temsil eder. Bu şiar ümmeti bir araya
getirebilecek, istikametini birleştirebilecek ve bütünlüğünü sağlamaya sevk
edebilecek bir güce sahiptir. İşte bu şiarın kuşatma, İslâmî hareketin de baskı
altına alınması bundandır. Ta ki İslâmî söylemin tozlu bir köşesinde kaybolup
gitsin, daha da ötesi bu şiar haddizatında kurulu düzenlerin ve
ulus-devletlerin bir tür düşmanı görülsün.
Batı ve Tarihin
Hatıraları
Batılı devletler
açısından tek bir İslâmî Devlet'in geri dönüşü düşüncesi, büyük bir devlet
varlığının inşa projesini ifade eder. Bu da dolayısıyla günümüz dünyasının
büyük güçleri niteliğiyle Batılı devletler ve Amerika'ya bir meydan okuma
anlamına gelir. Batı'nın güney sınırlarında yer alacak, Batı'yı diğer dünya
ülkelerinden koparacak ve dünyanın merkez bölgesini ele geçirecek tek bir İslâm
Devleti'nin kurulması halinde Batı, pek çok dünya ülkesi üzerindeki üstünlüğünü
daha fazla sürdüremez. Tek bir İslâmî Devlet kurulduğu zaman Batı, büyük güç
niteliğini daha fazla sürdüremez. En önemlisi de, Batı’nın ileri medeniyet
vasfı ve dünya üzerindeki hegemonyası sona erer.
Küreselleşme rüyası,
Batılı liberalizmin dünya üzerindeki hegemonya rüyasıdır ve tek bir İslâm
Devleti ile bu sona erecektir. Çünkü bu Devlet, İslâmî hadaratı dünyanın büyük
kısmına hâkim kılacaktır. Böylelikle Batı medeniyetine rakip bir başka
medeniyet ortaya çıkacak ve Batı medeniyetinin dünya üzerindeki hegemonyasına
engel olarak bir set gibi duracaktır. Tek bir İslâmî Devlet rüyası Batı’yı,
muhtelif dönemlerde İslâmî Devlet ile geçirdiği tarihine geri döndürecektir.
Zira Batı, Batılı devletler açısından bir başka küresel medeniyetin meydan okumasını
teşkil eden İslâmî Hilâfet Devleti’nin yıkılışına kadar küresel hegemonya ve
egemenliğini gerçekleştirmeyi başaramamıştı.
Batı, Osmanlı Devleti’ni
parçaladıktan sonra, evvela Arap-İslâm coğrafyası, ardından tüm dünya üzerinde
egemenlik kurabilmiştir. Kim dünyanın merkezini ele geçirirse, dünyaya
hükmedebilir. Çünkü dünyanın merkezi, coğrafî olarak Arap-İslâm topraklarıdır.
Medeniyet açısından da dünyanın merkezi burasıdır. İşte bu, vasat ümmetin
tecellilerinden yalnızca biridir. Dünyanın merkezini ve vasatını temsil eder.
Sömürgeci güçlerin egemenlik ve hegemonyalarının tahakkuk ettiği bu bölge, aynı
zamanda sömürgeci güçlerin devrileceği ve hezimete uğrayacağı bölge olacaktır.
Dünyanın bu merkezi ve
vasatı kurtulduğu, vasat ümmet kurtuluşa eriştiği, bütünlük ve hadarıtını inşa
ettiği zaman, dünya da kurtulacak. Çünkü İslâmî hadaratın devleti, dünyayı
kurtarırken, Batılı hadaratın devleti dünyayı sömürür. İşte İslâmî Devlet
düşüncesine karşı yürütülen örtülü savaşı, halen süregelen çatışmanın ve
gelecekte meydana gelecek çatışmaların özü haline getiren karşıtlık ve fark
budur. O nedenle Batı, kendi sınırları içerisinde İslâmî hareketi bastırmak ve
çeşitli biçimlerde karşı koymak için çalışmış, bu düşünceyi kuşatma altına
almak için uğraşmıştır. Böylece Batılı devletler, bölgenin durumuna göre İslâmî
harekete düşmanlık göstermek veya baskı altında tutmak arasında değişken bir
tutum izlemiştir. İşte buradan, İslâmî hareketin siyasal sürece entegre
edilmesi düşüncesi doğmuştur. Bundan kasıt, İslâmî hareketi, egemen ulus-devlet
çerçevesi içerisinde rekabet halinde olan siyasi akımların parçası haline
getirmek ve İslâmî hareketin ulus-devlet çatısı altında faaliyet gösterme
koşullarıyla yükümlü oluşunu garantilemektir.
İsrail ve İslâmî Birlik
Filistin’de İsrail işgal
devletinin kurulmasına yol açan Batılı-Siyonist projeye gelince; İslâm Ümmeti’nin
birliğini engellemeye ve devletçikler halinde parçalamaya yönelik bir projeden
başka bir şey değildir. Dolayısıyla İsrail işgal devleti her şeyden önce,
tek bir İslâm Devleti’nin kurulmasını önlemek için bölgeye yerleştirilmiştir.
Buna mukabil tek bir İslâm Devleti’nin kurulması, bu Siyonist projeyi
çökertecek ve İslâm topraklarından bir kısmını işgal altına alan ve geniş
çerçevede düşmanlık noktası haline dönüşen İsrail işgal devletini sona
erdirecektir. Bu düşman proje asla ayakta kalma yahut korunma imkânı
bulamayacaktır.
Bu sebeple Siyonist
oluşumun bekası, Batı projesinin korunması ve bölgedeki Batı hegemonyasının
sürdürülmesi açısından önemlidir. Keza bu parazit, sömürgecilik projesinin sonu
olacak İslâm Devleti’nin kuruluşunun engellenmesi açısından da zorunludur.
Ulus-Devletler ve İslâm
Devleti
Sömürgeci devletlerin
bizim ülkelerimizde kurdukları devleti bırakıp gitmeleri boşuna değildir.
Bilakis bu Batı sömürgeciliğinin zirve noktasıdır. Bağımsızlık çağı olarak
isimlendirilmesine karşılık bağımsızlık değil, gerçekte sömürgelik halinin
sürdürülmesidir. Batı düzeni bölgedeki Arap-İslâm devletlerinin büyük kısmını
hâkimiyeti altına aldı. Hilâfet Devleti’ni parçaladı ve bu ülkelere hükmeden
ulus-devletler kurdu. Bu şekilde sömürgeciler tarafından kurulan yerel
ulus-devletlerimiz oldu. Yirminci asrın ortalarında (güya) ulusal bağımsızlık
hareketleri başladığında işgal kuvvetleri kovuldu. Geride sömürgeciliğin
bıraktığı bölgesel güçler ve ulus-devletler kaldı. (Güya) egemenlik Batılı
güçlerden yerel iktidarlara geçti ve bu sanki bir tür bağımsızlık gibi göründü
ve halklar mutlu oldu. Fakat hakikat bunun aksineydi. Sömürgeciler geride
bölgesel güçler ve ulus-devletler bırakmakla kalmayıp bunların yönetimine yerel
iktidarlar getirdi. Sömürge düzeni bu yerel iktidarlar vasıtasıyla sürmeye
devam etti ve tek İslâm Devleti rüyalarını sona erdiren bölgesel güçler ve
ulus-devletlerin kuruluş ve varlığı kutsandı.
Böylece bölge devletleri
bağımsızlığın adresi oldu. Fakat bu sahte bir bağımsızlıktı. Yabancı efendiden
kurtulup yine o efendinin yönetim sistemine boyun eğmekti. Özgürleşen halkların
bağımsızlık duyguları askerî ihtilallerle boğulduğunda en tehlikeli ihtilal
gerçekleştirilmiş oldu. Bu ihtilal, mevcut devletlerin İslâmî birliğin inşasını
engellemek ve bölgedeki çıkarlarını korumak üzere Batı’nın kurduğu bölgesel güç
ve ulus-devletler eliyle Arap-İslâm ülkelerinde gerçekleştirdiği bir işgaldi.
Ümmetin birliğini
engelleyen ve Batılı çıkarları koruyan yalnızca Siyonist devlet oluşumu
değildir, kukla bölgesel güçler ve ulus-devlet varlıkları da bir tür yeni yerel
sömürge vekili olarak Batı’nın çıkarlarını gözetmekte, İslâmî birliği
engellemekte, yerel yöneticileri Batı’nın sömürge sisteminin bekçileri haline
getirmekte ve İslâm Ümmeti ile Batılı güçler arasında set vazifesi görmektedir.
Egemen elitler o ülkenin elitleridir, fakat ülkeyi ümmetin iradesi
sömürgeleştirilene ve Batı egemenliğine boyun bükene kadar sömürgeci devlet gibi
yönetirler.
Batılı siyasal sistemin
özü, Batılı siyasal düşünce ve dolayısıyla kültürel sistemini de taşıyıcı olması
sebebiyle bölgesel güçler ve ulus-devletlerde temsil edilir. Bundan dolayı
bölgesel güçler ve ulus-devletlerin Arap-İslâm ülkelerindeki bekası, Batılı
hegemonyanın bekası için de yeterlidir. Tıpkı tek İslâm Devleti’nin bölgedeki
Batı egemenliğini ortadan kaldırmak için yeterli olduğu gibi…
Ulus-Devlet Elitleri
Egemen seçkinlerin İslâmî
harekete karşı duruşları aşikârdır. Onlar biliyorlar ki bu hareket devletin
sınırlarını ve fikirlerini aştığı gibi, bölgesel ve ulusal sınırları da
aşmaktadır. Bu sebeple egemen elitler ya İslâmî harekete karşı savaş açmışlar
ya da İslâmî hareketi ulusal ve yerel ölçekte kuşatmaya çalışmışlardır. Arap-İslâm
ülkelerinde egemen elitlerin duruşunu incelediğimizde görürüz ki İslâmî hareket
her ne zaman ümmetin birliğini kuvvetlendirmeye çalışsa ve her ne zaman tek bir
İslâm Devleti rüyasını gerçeğe dönüştürmeye yaklaşsa ya engelleme ya da ulusal
çizgide hapsetmeye, bununla beraber halk destek ve dayanışmasından da mahrum
bırakmak için elinden geleni ardına koymaz. Sırf İslâmî birlik sözü bile, İslâmî
hareketin hâkim düzen ile karşı karşıya gelmesi için yeterlidir.
Egemen elitler,
yönettikleri devlet düzeni ile bölünmez bir bütün haline gelmiştir. Egemen
elitlerin yapısını ve idaresini bir kenara bırakırsak, bunun bölgesel güçler ve
ulus-devletlerin türemesi olduğunu, bekasını ve geleceğini bunların yönetim
sistemine bağladığını, Batılı devletlerin savaşını vekâleten sürdürdüğünü, İslâmî
birliğin oluşmasını engellemek için çalıştığını görürüz. Bunun için egemen
elitler yerel sömürgeci konumundadır veya Batılı sömürgeciliğin vekili
sayılması da mümkündür. Çünkü tek bir İslâm Devleti kurulması projesinin
önündeki ilk engel budur.
İslâmî Birlik Karşısında
Elitler
Laik elitler İslâmî
harekete karşı olan bütün söylemlerinde İslâmî birlik/bütünlük fikrini veya İslâmî
yönetim sisteminin uluslararası boyutunu kuşatma altına almaya çalışır. Bütün
saldırılar İslâm nizamı ve İslâmî hareketin ümmetleşmesi ve uluslararası boyut
kazanması idealini hedef alır. Bunun içindir ki basın-yayın organları bu fikri
baskı altına alır ve İslâmî hareketin ayrı bir ulusal bağı olduğunu varsayarak,
bu fikri ulusal aidiyetten çıkış olarak lanse etmeye çalışır. İslâmî hareketin
söylemine karşı ulusal ve bölgesel devlet söylemini vatanseverlik şeklinde
göstermeye çalışma savaşı uzun zamandır sürüyor. Böylece İslâmî birlik
idealinden yana olan nisbî çoğunluk azalır ve İslâmî hareketin söylemi dar bir
ulusal söyleme dönüşür.
Bir kez daha kesinleşti
ki İslâmî hareketin siyasal hayata entegre edilmesi ancak İslâmî birlik idealinden
vazgeçmesi veya kendi sisteminin uluslararası boyutundan uzaklaşmasıyla mümkün
olur. Böylece ulusal bir İslâmî harekete dönüşmesi için üzerinde baskı kurulur,
sınırlı ulusal ve bölgesel bir çizgi içerisinde bırakılır. Bütün hedefleri ve
ideallerini ulusal ve bölgesel hat içerisinde durdurur. Böylece süregelen süreç
yani İslâmî hareketi İslâmî birlik fikrinden ve İslâmî Hilâfet idealinden uzaklaştırma
işi tamamlanır. Hilâfet fikri İslâmî hareket aleyhine savaş açılması için
yeterli olur.
İslâm birliği idealinden
soyutlanmak adeta İslâmî harekete sunulan havuçtur. Sopa ise kuşatma ve
güvenlik güçlerinin baskıları ve bunu devletin savaşına çevirmektir. İslâmî
hareketin herhangi bir idari oluşumunun varlığına karşı gösterilen aşırı
hassasiyet durumu bunu tekit eder. Öyle ki, projesi son tahlilde uluslararası
olmasına rağmen, İslâmî hareketin kendisi bile uluslararası düzeyde çalışmaya
kadir olamaz. Çünkü o proje bütün İslâm Ümmeti’ni temsil eden uluslararası bir
devletin kurulmasıdır.
Hilâfetsiz İslâm veya devletsiz
İslâm projesi kurmaya çalışanların ortaya çıkması, tek İslâm Devleti idealine
karşı bu yoğun kuşatmanın neticelerindendir. Çünkü İslâm Devleti şiarının
kendisi zımnen tek bir İslâm Devleti yani İslâm Hilâfeti manasını içerir. Bu
sebeple İslâmî sahada İslâmî birlik idealinden soyutlanmış İslâmî projeler
ortaya koyan oluşumlar ve yönelimler sahneye çıkmış, bu da Batılı devletler ve İslâmî
hareketi kuşatma operasyonlarının en önemli başarısı olmuştur. Böylece
ulusal-yerel milliyetçi İslâmî hareketler üretme serüveni başlamış, bünyesine
Batılı projenin tohumları atılmış ve sömürgeciliğin kurup baskıcı, yıkıcı ve yozlaşmış
yerel elitlerin yönetimine terk ettiği yerel ulus-devletlerin kucağına
atılmıştır. Böylece İslâmî hareketler, yeni elitler sıfatıyla tam da Batı’nın
arzuladığı gibi, bu yerel ulus-devletlerin yönetimini üstlenmeye bekâsını
sürdürmeye ve herhangi bir şekilde İslâmî birliğin kuruluşunu ve dolayısıyla
tek bir İslâmî devletin kuruluşunu engellemeye hazır hale getirilmiştir.
Modern İslâm
Şu halde Batı, yerel ulus-devlet yapısını koruyacak ve tek
bir İslâmî Devlet hedefini engelleyecek bir İslâm arıyor ki bu, beşerî inşa
sürecinde kurgusal/yapay bir İslâm’dır ve böyle bir başarı sağlanması Batı
açısından en büyük zafer olacaktır. Yine Batı’yı destekleyecek bir İslâmî
formata ulaşılması durumunda, “İslâmî” etiketini korumaya devam ederken tek bir
İslâmî Devlet kurulması girişimleri engellenecek, bu da egemen elitleri daha
popüler hale getirecek, onlara büyük bir halk desteği sağlayacak ve iktidardaki
konumunu pekiştirecektir. İslâmî birlik rüyasından vazgeçecek olan “İslâmcılık”
adeta yerel ulus-devletin hamisi haline gelecektir. Oysa tek bir İslâmî devlet
bir rüya değildir. Bilakis ümmetin siyasi birliğinin adresidir ve dolayısıyla
kalkınmasının ilk ve tek yoludur. Çünkü ümmetin kuvveti ancak birlik ve
bütünlüğünden geçer, bu sayede kalkınabilir. Ümmeti birleştirme hedefinden
vazgeçmek, kalkınma hedefinden de vazgeçmektir. Böylelikle görüyoruz ki
karşımızda bölgeye yönelik Batılı projeyi koruyan, tek bir İslâmî Devlet’in
kuruluşunu engelleyen ve küresel İslâmî projeyi yerel-ulusal bir projeye
dönüştürmeye, daraltmaya çalışan ırkçılık ve milliyetçiliğe dayalı yeni/modern
bir İslâm anlayışı vardır. Tıpkı, İsrail’in güvenliğini korumak için türetilmiş
yeni Filistin örneğinde görüldüğü gibi. Peki, nasıl bir İslâm’dır bu böyle?
Devletsiz bir İslâm! Hilâfetsiz bir İslâmî proje! İşte mesele bu, hegemon
Batılı hadarat karşısındaki çatışmanın özü bu! İslâmî proje yerel-ulusal
çerçeve içine hapsedildiği zaman, Batı’nın zaferini gerçekleştirecek olan savaş
da bu! İslâmî proje bu milliyetçi-ulusal kuşatmadan kurtulduğunda ise, işte o
zaman İslâmî projenin zaferi gerçekleşecek, tek bir İslâmî Devlet’in geri
dönüşüyle somutlaşan rüyanın gerçeğe dönüştüğü tüm dünyaya ilan edilecektir.
1Dr. Refik Habib, Mısırlı
Kıpti bir düşünürdür. Daru’l Kutub Yayınevi tarafından kendisine sorulan; “Siz eserlerinizin
çoğunda Müslüman toplumların sorunları ve çözüm yollarını işliyorsunuz.
Fanatizmin arttığı günümüzde, bu meseleleri çalışan bir Kıpti düşünür olarak
kendiniz hakkında az da olsa endişeniz yok mu?” sorusuna şöyle cevap
vermiştir: “Bu noktaya basit bir başlangıç yaparak cevap vereceğim. Bilimin
gösterdiğine göre bu asırdaki Mısır toplumunun tamamı (Hıristiyanlar ve Müslümanlar)
tek bir medeniyetin esaslarına göre yetiştiler. Bu da İslâm medeniyetidir. Bu
birinci noktadır. Diğer bir nokta da şu; Mısır’ın coğrafi konumuna baktığımızda
görürüz ki Mısır, Arap-İslâm dünyasının kültürünün bir parçası olarak
kalacaktır. Onu bu kültürden koparmaya kalkan hata eder. Bundan dolayı biz İslâm
medeniyetinin prensiplerine baktığımızda, doğu medeniyeti ile tam bir uyum
içinde görürüz. Çünkü bu toplumları birleştiren şey tektir, o da doğu
toplumlarını birbirine bağlayan değerler ve ahlak bütünüdür. O halde ben İslâm
toplumunun sorunlarından bahsettiğimde, dinimi bir tarafa bırakırsak, kendi
içinde bulunduğum toplumun sorunlarından söz etmiş oluyorum ve ben kendimi bu
medeniyetin çocuklarından ve bu medeniyetin müzmin sorunlarına çözüm sunmak
isteyenlerden biri sayıyorum. Dinlerimizin farklılığına rağmen ben ve Müslüman
kardeşlerim birlikte…”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış