Kâfir Batı’nın 200
yıldan uzun bir zamanda hedeflediği en önemli mesele, İslâm ümmetinin bir daha
eski gücüne, azametine kavuşmamasıdır. Bu çok yönlü bir hedeftir elbette.
Sadece Müslümanların kalkanı olan Hilâfet’in yok edilmesi yeterli olmamıştır.
Önemli olan Hilâfet’in bir daha kurulamamasını sağlamaktır. Bunun için kâfir
Batı hangi şartlar gerekli ise o şartları yürürlükte kılmak için sayısız üslup
ve vesileler benimsemiş ve İslâm beldelerinde ajan/uşak yöneticileri de bu
şartların bekçisi yapmıştır. Sadece en başta bulunan ve gücü elinde bulunduran
liderlere dayanmamıştır. Bilakis bilcümle yönetim kademesinde bulunan
bürokrasi, silahlı kuvvetleri, emniyet, yargı ve medya olmak üzere resmî ya da
gayri resmî kuvvetlere paylaştırmıştır ki; bunu da, siyasi olarak kıblesini Batı’ya
dönmüş olan beldelere modern çağın gereği olarak, yutturmuştur. Böylece
yönetime, pazarladıkları demokratik yönteme kim talip olursa olsun, “kuvvetler
ayrılığı” bilmecesi ile meşgul olsun ve halkı da bununla oyalayabilsin,
uygulamaya konulan hükümlerde tek başına sorumlu olmasın.
Her ne kadar son
dönemde fiilen ve yasal olarak başkanlık sistemine geçilmiş ya da ülkemizde
yaşananlardan, öncelikli olarak cumhurbaşkanı sorumlu duruma gelmiş olsa da,
fiiliyatta görülen yetkisi geniş olmasına rağmen cumhurbaşkanı, yönetim
kademesinde tamamıyla tek elden hakim olamamakta, yönetimi, “FETÖ”den sonra
farklı fraksiyonlardaki çevrelerle, ilk iktidara geldiğinde “bürokratik
oligarşi” olarak tanımladığı çevrelerle? paylaşmak ve bu çevreleri halkın
alenen bilemediği çıkar birliği yoluyla bıçak-sırtı bir dengeyle yönetmek?
zorundadır. Halkın karşısında “Ala külli şey’in kadir” veya “la
yus’el” edasıyla çıksa da, bu halkı demokratik olarak “seçimlerin işe
yaradığı”, istediklerinde demokratik yoldan “kudretli bir başkan”a
sahip olunabildiği safsatasına inandırabilmek ve bu sanal gerçeklikle sistemin
devamının teminatı olmaya, kendi deyimiyle “paratoner” işlevini icra
etmektedir. Ta ki halk sisteme “güvenini?” kaybetmesin “böyle gelmiş
böyle gitsin”. Zira halkın sisteme güveninin kaybetmesi ve başka bir fikir
veya yönetim anlayışına yönelmesi ki; hele Müslüman halkın nefislerinde
harareti hâlen yok edilememiş İslâm akidesine ek olarak, dünya hayatıyla,
toplumsal hayat ve yönetim ile ilişkisini yeniden tesis edeceği bir bakışa
kavuştuğunda büyük bir uyanışı beraberinde getirebilecek güçte olması en büyük
tehdittir. Çünkü, İslâm’ın Allah’tan gelen ve hayatı tanzim eden bir hayat
nizamı olduğunun yeniden zihinlerde tasavvur edilerek, bu hayat nizamına uygun
bir yaşamın tesis edilmesinin gerekliliğinin idrak edilmesi ve bu hayat ile
hayatın sonrası arasındaki ilişkinin yeniden idrak edilerek, bu hayatın yegane
gayesinin âlemlerin Rabbi olan Allah’ın razı edilmesi ve bu uğurda her ne feda
edilmesi gerekiyorsa feda edilmesinin vacip olduğunun anlaşılması, dolayısıyla İslâm’ın
hayata hakim kılınmasının bir ölüm-kalım davası olarak idrak edilmesi demek
olacaktır. İşte bu idrakten sonra geçmişte olduğu gibi Müslümanlar yeniden
izzetli bir duruşa kavuşacak, dünya sevgisi ve ölüm korkusundan arınmış bir
şekilde esaret zincirlerinden, kâfirlerin tasallutundan ve bu tasallutun
bekçisi olan zalim ve hain yöneticilerden gerçek anlamda kurtulmuş olacaktır.
Bu 200 yıldan fazla
bir zamandır kurulan tuzakların, zihinleri bulanıklaştırma operasyonlarının,
Allah’ın Rasulü’ne vahiyle inzal edip, Rasulü’nün örnekliği ve rehberliğinde
tüm insanlığı karanlıklardan aydınlığa kavuşturacak bir hayat nizamı olan İslâm
yerine, kâfir Batılıların sınırlandırıp, razı olduğu; etkisi camii ve
mescitlerin dışına çıkmayan bıktırıcı, hayatta geçerliliği olmayan ve sadece
Allah ile kul arasında ibadetlerden ibaret olan din anlayışının yok olması
demek olacaktır. Hâlbuki kâfir Batı’nın üzerimizdeki ekonomik, siyasi, askerî
ve kültürel boyunduruğunun teminatı ve kapitalizmin temel inancı olan “dinin
hayattan ayırılması” esasının yıkılması demek olacaktır. Bunu da
bildiklerinden “prof.” unvanıyla türetilmiş, akademisyen kılıklı,
Allah’ın dinini geçici dünya metaı için satan veya satmaya hazır, bağımsızmış
gibi görünen nice “alimcik”ler eliyle, İslâm’ı kapitalist bakış açısıyla
barıştırmaya, uzlaştırmaya ya da tamamen kapitalist ideolojiden kaynaklı
fikirlerin İslâm’danmış gibi gösterilmesi yoluyla Müslüman halkın bilinci
bulandırılmaya devam ediliyor. Bu da yeterli görülmeyip, salih ulemanın hayatı
tanzim eden İslâmi hükümleri istinbat ettiği şer’î kaynaklar hakkında şüphe
oluşturma yönünde beyhude çabalar da sürdürülüyor elbette. Şer’î istinbat
usulünü “geleneksel” diye niteleyip küçümseyerek, Batı kültürü ile
zehirlenmiş, afyonlanmış, argoca “güzel olmuş kafa”larla, hükümleri
anlamak yerine “modern çağa uyum” adı altında yine Batı düşüncesi ile
uzlaştırmak amacıyla, nasslar yerine akılları hakem kılma yolunu tutarak, şer’î
usulü takip etmiş/eden alimleri de, “kendileri gibi akıl yürüttükleri?”
ve istinbat ettikleri hükümleri akıldan ortaya atılmış şahsi görüş gibi
göstererek, hayata ilişkin şer’î usul yoluyla benimsenmiş hükümlerin, Allah ile
olan ilişkisini koparmaya çalışarak, “dini hayattan ayırma” düşüncesine
hizmet ediyorlar.
O hâlde, önce
meselenin temelinden işe başlamak gerekir. Esasi fikir, dini hayattan ayırma
düşüncesi olursa; İslâm ümmeti için kâfirlerin boyunduruğundan ya da kâfirlerin
başımıza bekçi olarak diktiği zalim ve hain yöneticilerden kurtulup, izzetli
bir gelecek inşa edemeyiz. Ancak esasi fikir, İslâm olursa, hem Allah’ın razı
olduğu hem de müreffeh ve izzetli bir dünya hayatı ve ahireti de kapsayan
onurlu bir gelecek inşa etmemiz mümkündür. İslâm’ın esasi fikir olması demek,
hayatın her alanına ilişkin (iç siyaset, dış siyaset, yargı, iktisat siyaseti
ve mali sistem, medya siyaseti, eğitim-öğretim siyaseti, sağlık siyaseti gibi
toplumsal hayatı ilgilendiren tüm düzenlemeler) İslâm akidesinden fışkıran
çözümleri birer şer’î hüküm olarak uygulayacak olan Râşidî Hilâfet’in vacip
oluşunu akıllara getirmelidir.
Konumuz gereği İslâm’ın
mali sistemi nasıl düzenlediğini birkaç başlık altında inceleyebilmek ve mevcut
mali sistemin nasıl tek alternatifi olduğunu gözler önüne serebilmek için
uluslararası boyutta mevcut mali sistemin yapısının incelenmesi gerekmektedir.
ABD’de yürütülen ve
sonucu açıklanan, Türkiye’deki adıyla Rıza Sarraf davasında da sık sık TV
ekranlarında tartışılan, ABD’nin Halk Bankası’na ya da davada ismi zikredilen
başka bankalara miktarını bilmesek de, keseceği cezanın olası sonuçları ile
dünyada yerleşik finansal sistemin ana hatlarının daha net anlaşılmasına vesile
oldu. Uluslararası işleyiş idrak edildiği vakit kamu banklarını kullanarak
kasalarını dolduran yöneticilerin mihnetini, yükünü halkın üstlenmek zorunda
kaldığı acı sonuçları da anlaşılacak ve başımıza bekçi olarak Batılıların
diktiğini ifade ettiğim yöneticilerin neyin bekçiliğini yaptığını, uluslararası
finansal sistemin yerel yöneticileri oldukları daha net anlaşılacaktır. Böylece
umulur ki bu kirli yönetim anlayışından kurtulmak için yeni bir arayış başlar
ve köklü bir değişiklik talepleri yükselir ve bu tercih İslâm’ın hayat nizamı
olduğu kanaati ile birleştiğinde ve hayatlarının yalnızca İslâm için olması
gerektiği anlaşıldığında, tüm korku duvarları yıkılır, canların ve malların
heder olması pahasına İslâm davasına sahip çıkılır ve böylece salih bir metotla
Rasulullah’ın metoduna uyulduğunda Allah’ın yardımı yetişir.
Öncelikle ABD’nin,
yöneticilerin halka ödettiği cezaları nasıl kesebildiğine bakalım; bunun için
de, dünya finans piyasalarının işleyişi ve bu piyasalar üzerinde ABD’nin nasıl
hükümran olduğuna göz atalım:
1- Dünyada
ticaretin çoğunluğu dolar üzerinden yapılıyor. Dolayısıyla ABD doların kaderini
belirleyen bir ülke olarak dünya ticaretine yön verir konumdadır. Uluslararası
finans piyasalarında dolaşımda olan (800 trilyon dolar) paranın 2/3’sine yani
%66’sına hükmediyor. Finans piyasalarında ve fiilî uluslararası ticaret
üzerinde doların hâkimiyeti bulunuyor. Ayrıca burada uluslararası bankacılık
sisteminin temel taşı olan, SWİFT ve LİBOR sisteminden de söz etmek gerekiyor.
Bunu uluslararası bankacılık sistemi başlığı ile ilerleyen maddeler içinde ele
alacağız.
2- Uluslararası
derecelendirme kuruluşlarından Moody’s, S&P ve Fitch gibi kuruluşları
elinin altında bir silah gibi kullanabiliyor olması ile ABD, istediği ülkeyi bu
kuruluşlar vasıtasıyla notunu indirerek cezalandırıp, notunu yükselterek mükâfatlandırabilmektedir.
Ülkenin notu düştüğünde ülkeye yabancı sermaye girişi azalmakta ve finans
zorluğu çektirerek, o ülkenin para birimi üzerinde finansal piyasalarında faiz
oranları üzerinde ciddi etkiler oluşturabiliyor notunu yükselterek, yabancı
sermaye akışını teşvik edebilmektedir. Nobel ödüllü bir Amerikan ekonomisti
olan Stiglitz’in bir sözü var. Şöyle diyor: “ABD isterse bir ülkeyi bomba
atarak yani savaşa girerek veya kredi notunu düşürerek hırpalayabilir.”
3- 1977 yılında ABD
Kongresi’nden geçen bir yasa yürürlüğe konuldu. “Acil Ekonomik Önlem Yasası”
adı verilen bu yasa, ABD başkanına dış dünyadan gelebilecek en küçük bir tehdit
durumunda ticareti düzenleme yani ambargo koyma konusunda sınırsız yetkiler
vermiştir. Bu yasa 1979 yılında ilk olarak İran’a karşı uygulandı. Sözde
devrime karşı uygulandı ve İran halkının ABD karşıtlığı üzerinden devrime(!)
tabi olması sağlandı. 1995 yılında yine İran’a karşı bu yasa kullanıldı.
İran’ın dünyadaki finansal piyasalara entegrasyonunu ortadan kaldırdığı
görüntüsü veren ve Avrupa Birliği’ne, şartlarını ABD’nin belirlediği İran’la
yapılan uranyum anlaşmasını kabul ettirmek için İran’ın nükleer silah üreteceği
yaygarasını kopararak ve İran’a alenen uyguladığı yaptırımları AB’nin de
uygulaması için onu zorladı. O da bu ambargoya dahil oldu. AB, İran Merkez
Bankası’nın İran’daki finansal kuruluşların varlıklarına el koyuldu ya da
donduruldu. 2012 yılında ABD’nin devreye soktuğu ambargo uygulamalarını Avrupa
Birliği, kendine yasal mevzuat hâline getirdi. İran’a yönelik asıl yaptırımları
ise 2011 yılında başladı. İran’lı şirketlerin ve bankacılık sisteminin finansal
sistemden tamamen izole edildiğini görmeye başladık.
Bu yaptırımları
uygulamayan Avrupalı büyük bankalara tabloda da verildiği gibi, yüklü
meblağlarda cezalar verildi. Böylece AB’nin İran’la ticari ilişkilerini kontrol
eder hâle geldi. Öte yandan arka planda Türkiye ve Rıza Sarraf yoluyla İran’a
dolaylı yoldan ticari ilişkilerin nasıl organize edildiğini ve gayri resmî para
trafiğinin nasıl işlediğini, ABD’nin nereye kadar buna göz yumduğunu ve hangi
noktada dur dediğini de görmüş olduk.
4- Yukarıda
zikredilen yasa ile ABD başkanına verilen sınırsız ambargo veya yaptırım
yetkisi, aynı zamanda ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı bir kurum olan OFAC
(Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi)’a da verilmiştir. Uluslararası bağlamda
ABD’nin uyguladığı yaptırımları takip eden ve yaptırımların delinmesi durumunda
cezaları veren kurum, bu kurumdur. ABD bu kurum vasıtasıyla, tabloda da
görüleceği üzere, dünya çapında “yasal” olarak haraç kesebilmektedir.
5- BM, NATO, WTO,
IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası planda kabul ettirdiği bu kuruluşları
hükümranlığı için bir araç olarak kullanabilmektedir.
Tekrar İran’a
uygulanan ambargolar üzerinden meseleyi ele alacak olursak; ambargoları iki
farklı kategoride değerlendirmek gerekiyor. Bunların bir kısmı Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden uygulamaya sokulan ambargolar, bir kısmı
da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dışında (OFAC) uygulanan ambargolardır.
Temmuz 2006’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi İran’a; uranyum
zenginleştirme programını askıya almasını, aksi hâlde ambargoların
başlayacağını iletti. İran rolü gereği işbirliği yapmamayı tercih etti. Aralık
2006’da ambargo devreye sokuldu. İlk ambargonun özelliği, nükleer silah
yapımında kullanılabilecek her türlü malzemenin, teknolojinin transferine engel
olan bir ambargoydu. Birleşmiş Milletler orada da durmadı; 2007-2008 ve 2010
yılında bu ambargoların kapsamını genişletti. Bu faaliyetler ile ilişkili
kişilerin İran dışındaki mali varlıklarına el koydu. İran’ın en önemli gelir
kaynağı olan doğalgaz ve petrol faaliyetlerine, denizcilik sektöründeki
sigortalama faaliyetlerine, bankacılık faaliyetlerine de ambargolar konuldu.
6- Uluslararası bankacılık sistemi; uluslararası finansal piyasalarda elektronik transfer sistemi olarak bilinen SWIFT mekanizmasından söz edecek olursak, örneğin, yurtiçi para transferlerinde, EFT ya da havale mekanizması kullanılıyor. Ancak, yurt dışı para transferleri, SWIFT mekanizması üzerinden yapılmaktadır. Yine İran’a uygulanan ambargolar üzerinden değerlendirirsek; Avrupa Birliği 2012 yılında, ABD’nin uygulamalarını birebir alarak, İran bankalarını SWIFT mekanizmasının dışına attı. Artık sadece İranlı kurumlar değil, İran’la iş yapan şirketlere bile, AB de ambargo koydu. İran’la herhangi bir bankacılık sistemi faaliyeti içerisine girmek, ambargo altındaki şirketlerle ticari faaliyetler yapmak, tüm bunlar ambargo kapsamında kabul edilip, ihlal olarak kabul görmeye başladı. Bu ambargo kapsamında kişiler de, kurumlar da bulunuyor. Ambargolar ihlal edilirse, yukarıda bahsettiğimiz gibi, OFAC aracılığıyla, “terör faaliyeti” bağlantılı olsun, uyuşturucu ile ilgili olsun, ABD’nin koymuş olduğu ambargolarla ilgili olsun, İran olsun, Sudan olsun, Küba olsun, ambargo seçeneğine muhatap tüm ülkeleri kuşatan geniş yetkilerle, en küçük bir ihlal görüldüğünde, ilgili finansal kuruluşlara, çok ağır güven bunalımı oluşturacak ölçüde, büyük cezalar vererek aslında ABD, uluslararası bankacılık faaliyetlerini de kontrolü altında tutmaktadır. Bankacılık sistemi üzerindeki ABD egemenliğinin bir diğer göstergesi; LİBOR sistemidir. LİBOR; Bankaların birbirlerine borç verirken istedikleri, borç karşılığında, ödediği faiz oranı yani bankalar arası piyasadaki faiz oranıdır. Sade vatandaşı ilgilendiren yönü ise finansal piyasada uygulanan diğer bütün faizler (mortgage kredileri, araç kredileri, ihtiyaç kredileri vs.), LIBOR’a bağlı olmasıdır. Herhangi bir ihtiyaç kredisi temin edilmek istendiğinde kredi faizleri, LIBOR faizine bakılarak şekillendirilmektedir. Dolayısıyla siz LIBOR’u değiştirdiğiniz zaman, aslında 800 trilyon dolarlık finansal piyasaların tamamını etkileyebilmiş oluyorsunuz. Bir dönem bankalar, kendileri zor durumda oldukları için, açıkladıkları bir LIBOR’u olduğundan daha düşük verdiler. Bunun sonucunda, finansal piyasalarda faiz oranları olması gerekenden(!) ya da gerçek oranından, daha düşük fiyatlandı. Bu konuda çok ciddi bir manipülasyon söz konusu idi. Bu yine üzerinde durduğumuz OFAC (bu manipülasyon, o dönem, ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğu için) kuruluşu tarafından birçok bankaya bu konuda cezalar yağdı.

Küresel mali
sistemin yapısının C. Başkanı Erdoğan’ın sürekli tekrarladığı ve sürekli
alkışlanan “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün incelediğimiz başlıklar
bağlamında bir gerçekliği yoktur. Birkaç başlık altında inceleyeceğimiz İslâm’ın
mali sistemi ele alışı ve bakış açısı, İslâm’ı, küresel politikalarıyla kâmilen
tatbik edecek Râşidî Hilâfet’in ikame ederek gerçekleşmesi mümkündür.
1- Evvela Râşidî Hilâfet
küresel mali sisteme hâkim olan doları tahtından indirip, altın-gümüş para
sistemini tüm ticari işlemlerde geçerli kılacaktır. Bu sistem tam bir istikrar ortamı
oluşturacaktır. Şöyle ki:
a- Seçilen kıymetli
bir maden yani altın, ister bir para birimi olsun isterse olmasın, aslî
(kendine has) bir kıymete sahiptir. İnsanlar, ziynet ve diğer benzer
ihtiyaçları için onu talep ederler. Bu demektir ki, para birimi bugün söz
konusu olduğu gibi, ait olduğu ve belirli bir ekonomide güven duyulan, belirli
bir devletin ekonomisinin hizmetinde olmayacaktır. Bunun sebebi, onun aslî bir
kıymete haiz olmasıdır. Ne var ki bu, devlet ekonomisinde kendisine duyulan
güvenden başka hiçbir aslî kıymete sahip olmayan bugünkü para birimlerine
muhaliftir. Çok iyi bilinmektedir ki devletlerin ekonomileri; ödemeler
dengesine, ihracatlara, masraflara ve ithalatlara tâbidir. Buna ilaveten bazı
durumlarda siyasi kuvvetin de bir etkisi vardır. Bu konuların hiçbiri sabit
değildir. Eğer para birimi, devletlerin dalgalanmalarından bağımsız olarak
sabit bir kıymete haiz olursa, işte bu istikrar kazandırır.
b- Devletlerin para
biriminin değişim oranına (kuruna) istikrar kazandıran işte budur! Zira o,
bunun garantisi olan altına endekslenmiştir. Bu ise para biriminin değerini
istikrarlı kılmaya yol açmakta ve devlet ekonomilerinin kuvvetindeki
farklılıklara göre dalgalanma göstermeyecektir. Bunun sebebi; değişim, her bir
devletin para biriminde garanti altında tuttuğu miktara göre, (ister bizatihi
altın arasında olsun isterse altını temsil eden kâğıt paralar arasında olsun)
altın paralar arasında olmasıdır.
c- Mahallî (yerel) ve devletlerarası para
birimi tektir. Dolayısıyla insanlar ülke içinde ve dışında aynı birim ile
ticaret yaparlar ve bu, mahallî muamelelerin (işlemlerin) mahallî para birimi
ile ve ülkelerin dışında diğer sağlam dövizler ile yapıldığı üzere bugün
gördüğümüz gibi değildir. Mahallî ve yabancı para birimi, tüm işlemler için
aynıdır. İşte böylece bu, para birimine istikrar kazandırır.
Buna ilaveten, altın ve gümüş sistemi kullanıldığında, tüm muameleler
için madenî para biriminin mümkün kılınması ile daha büyük bir boyut ortaya
çıkacaktır. Çünkü tek bir kıymetli maden yerine iki tane vardır. Bu ise fiyat
istikrarının ileride yükselmesi suretiyle, piyasaya arz edilen madenî para
biriminin tekelleşmesi korkusunu kaldıracaktır. Tek bir madenî para birimi
kullanıldığında fiyat istikrarı tamamen sağlanabilir, velâkin iki kıymetli
maden (altın-gümüş) sistemi kullanıldığında istikrar daha da fazla olacaktır.
d- Altın ve gümüşün çıkarılmasını bizzat devlet üstlenecektir. Çünkü şer’î
para ona dayalıdır ve yeraltındaki madenler kamu mülkiyetindendir. Devlet,
altını nakit para ve tüketim ihtiyacına göre çıkarır. Şer’î hükümler, aşağıdaki
faktörlerin uygulanmasıyla fiyat dengesi sağlanarak, enflasyon ortadan
kaldıracaktır.
-Para, altın ve gümüştür. Fiyatlandırma yasaktır. Devletin herhangi bir
vilayetinde fiyatlar yükselirse, işlerin güdülmesi babından devlet, başka
vilayetlerden mal getirir, piyasaya arz eder. Böylece fiyatlar, normale geri
döner. Stokçuluk haramdır. Devletin para basma ihtiyacı zarurete göredir.
-Tüm bu faktörler otomatik olarak altın ve gümüş çıkarma işlemini
düzenler. Enflasyon olmaz. Çünkü altın ve gümüşe dayalı para sistemi,
fiyatlardaki dalgalanmayı yok eder.
- Ayrıca İslâmi beldeler,
tek bayrak ve tek devlet altında Râşidî Hilâfet yoluyla bir araya
getirildiğinde, sömürgeci güçlerin ihtiyaç duyduğu tüm yeraltı ve yerüstü
zenginlikler Müslümanların eli altında olacaktır. İslâm beldeleri petrol ve doğalgaz gibi diğer devletlerin
ihtiyacı olan mallara da sahiptir. Yine İslâmi beldeler, bol miktarda altın ve
gümüş madenleri barındırmaktadır. Dolayısıyla Allah Subhânehu ve
Teâlâ bazı İslâmi beldelere bol miktarda zenginlik bahşetmiştir.
Devlet bu kaynakları dünyaya altın, gümüş ya da takas yoluyla satar. Bu
devletlerin merkez bankalarında para rezervlerimiz olacaktır. Bunlar ticari
mallarla geri alınacaktır. Sonra beldelerimiz (toplamda ülkemiz) temel mallar
açısından kendi kendine yeterliliğe sahiptir. Boykot etseler dahi, bizi
etkilemez. Hatta boykotları daha çok kendilerini etkiler. Aynı şekilde
bankalarımızda da euro, dolar ve sterlin olacaktır. Takas veya benzeri yollarla
bunlar kullanılacaktır.
Sömürgeci kâfir devletler (Dar’ul Harp) yani harp hâlinde olduğumuz
devletler olduğundan onları güçlü kılacak herhangi bir stratejik hammaddenin
onların eline geçmesine mani olunacaktır. Anlaşmalı olan devletlerle de tüm
ticari faaliyetler altın karşılığında gerçekleştirilecektir. Böylelikle doların
hâkimiyeti yeryüzünden silinecektir.
2- Devletlerarası toplum fikrine savaş açılarak devletlerle ikili
anlaşmalar ve devletlerarası örf fikri geçerli kılınacak ve böylelikle, BM ve
NATO gibi kuruluşların kıymet-i harbiyesi kalmayacaktır. İkili anlaşmalar
devletlerarasındaki ticari faaliyetlerin de içeriğini farklılaştıracak ve
sadece İslâmi beldeler değil, sömürü altındaki başka devletler de devletlerarası
toplum safsatasından kurtulmuş olacaktır.
3- İslâm faizi haram kıldığından LIBOR gibi sömürü aracı olan faiz
kıskacından ve ABD’nin hükmettiği şekliyle küresel bankacılık sisteminden de
tüm dünya kurtulmuş olacaktır.
Bunların her biri
teknik konular gibi görünse de esasen İslâm’ın nassları temel alınarak
düzenlenmiş konulardır. Dolayısıyla her biri uygulanması vacip olan birer şer’î
hüküm olarak ele alınması gerekir. Rabbimden dünyada var olan karanlıktan İslâm’ın
nuruyla bir çıkış vermesini ve bu sayede sadece Müslümanlar için değil tüm
insanlık için onurlu bir hayatın gelişini çabuklaştırmasını niyaz ediyorum.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış