IRAK’TA FİLLER TEPİŞİYOR

Ahmet Sapa

İnsanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri olan Irak; Asur, Babil, Ninova, Ora ve diğer birçok medeniyete ev sahipliği yapmış asalet, itibar bakımından yeryüzünün en muazzam toprak parçalarından biridir. Kökleri tarihin kılcal damarlarına kadar uzanan Irak, Müslümanların Ömer İbnu’l Hattab zamanında (H.13-23/ M. 634-644) yıllarında fethedilerek İslâm’ın en önemli beldelerinden biri olmuştur. Nihayetinde Irak’ın fethi, Müslümanların sonraki fetihleri için merkez bir üs görevini görmüştür.

Irak’ın coğrafi konumuna göz attığımızda 437.072 km2 yüzölçüme sahip toprakların, kuzeyinde Türkiye, doğusunda İran, güneydoğusunda Kuveyt, batısında Suriye, güneyinde Suudi Arabistan, güneybatısında ise Ürdün yer almaktadır. Körfez’in başında yer alan oldukça stratejik öneme haiz bu coğrafya aynı zamanda Avrupa ve Hint Okyanusu arasındaki en önemli ulaşım yollarından biridir. Modern sömürgecilik döneminde Irak, İngiltere’nin Hindistan’daki sömürgelerine giden yolun kavşağında bulunması buraları İngiltere açısından çok daha önemli hâle getirmiştir. Fırat ve Dicle nehirleri ile sulanan bu topraklar verimlilik ve cömertlik açısından dünyanın en geniş ovalarından birisini oluşturmaktadır. Özellikle 20. yüzyılın başlarında petrolün keşfedilmesinden sonra bu toprakların önemi her geçen gün biraz daha artmıştır. Yaklaşık 38 milyon insanın yaşadığı bu topraklar aynı zamanda dünyanın en dinamik nüfusunu bünyesinde barındırmaktadır.

Irak, I. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında hâkimiyet mücadelesine sahne olduysa da nihayetinde Osmanlı Hilâfet Devleti’nden bir parça olarak kaldı. Ta ki 1920 yılında Irak’ın tamamının İngiltere tarafından işgal edilmesine kadar. Osmanlı Hilâfet Devleti’nin tarih sahnesinden düşmesinden sonra Irak üzerinde tek hâkim güç konumuna gelen İngiltere II. Dünya Savaşı ile birlikte birinci devlet konumundan düştü. ABD’nin dünya siyasetinde birinci devlet konumuna gelmesiyle Körfez’de varlığını hissettirme adına İngiltere ile mücadeleye girişti. Sonuçta İngiltere, Amerika’yı her ne kadar Irak petrollerine yaklaştırmasa da diğer Körfez ülkelerindeki sömürgelerinden belli paylar vermeye mecbur kaldı. Kapitalist nizamın aç gözlülüğü göz önüne alındığında güçlü olanın az ile yetinmesinin imkânsızlığı bu devletler arasındaki mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktaydı. Bakın ABD başkanı Franklin Roosevelt, kendisine yöneltilen “hâkim olmamız gereken Ortadoğu petrolünün oranı nedir?” Sorusuna  “% 100 den az değil.” cevabını vermesi bu aç gözlülüğün düzeyini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu aç gözlülük ABD İngiltere arasında siyasi, ekonomik nüfus oluşturma kaygısıyla bir rekabet oluştursa da, asıl zararı bölgedeki Müslümanlar görmüştür. İki gücün dayatması ile Birinci Körfez,  Irak-İran savaşında milyonlarca Müslüman katledilirken heba edilen onca kaynak…  Yine İkinci Körfez savaşında İngiltere’nin, Irak ve Körfez üzerinde gücünü tahkim etmek ve de bu bölgedeki petrol ve nüfuzunu sağlama alma girişimi ile ABD’ye gözdağı vermek üzere ajanı Saddam Hüseyin ile Kuveyt’i işgal ettirmesi… Bu girişim ABD’nin, Irak’a müdahale etmek için aradığı fırsatı sunmuş oldu ki bu müdahaleyle birlikte yine binlerce Müslüman hayatını kaybederken hesabı yapılamayan kaynaklar da heba olmuştur.

Amerika’nın, 2003’te Irak’a saldırıp buradaki kaynakların kontrolünü sağlayıp, Saddam’ı devirme üzerine gerçekleştirdiği harekât ile Irak, ikinci kez Amerika istilasına uğramış oluyordu. Gerçekte bu istiladan çok daha önce hatta Bush’un daha başkanlık koltuğuna oturmasından önce Amerika’daki askerî, sanayi, petrol ve enerji şirketleri ve de siyasi güçlerin hazırladığı devasa planlar sahada uygulanmak üzere uygun şartların olması ve oluşturulması için Irak istilasının zeminini hazırlıyorlardı. Bu doğrultuda Amerika’nın 21. yüzyıl dış politikasının esası belirleniyordu. Hedef Amerika’nın dünyada birinci devlet olarak kalmasını sağlamak, yerküredeki tüm devletlerin ABD hegemonyasına boyun eğdirmek,  BM kararı olmazsa dahi gerektiğinde tek taraflı askerîi operasyonlar gerçekleştirmek üzerine şekilleniyordu.

2000 yılı Eylül ayında yani 11 Eylül’den tam bir yıl önce yayınlanan bir belgede, Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası: Yeni Bir Yüzyıl İçin Stratejiler, Güçler ve Kaynaklar projesi yayınlanmış oluyordu ki bu proje haydut rejimleri değiştirmek, Amerikan kuvvetlerini Ortadoğu ve de dünyanın diğer alanlarına yaymak, enerji kaynakları üzerinde tahakküm kurmak, bu hedefleri gerçekleştirmek için gerekirse nükleer silahları kullanmaktan geri durmamak konuları yer alıyordu.

 11 Eylül saldırıları bu planların uygulanması için uygun fırsatı sunarken, lokasyonun dünya petrol ve doğalgaz ambarı olan Körfez bölgesi olması, bu bölge içerisinde ise zalimliği ile ün yapmış, halkına karşı kimyasal silah kullanmış, zulümler yapmış komşu ülkeler için tehdit olan halk tarafından sevilmeyen Irak diktatörü,  haydut Saddam’ın devrilmesi, Amerikan planlarının hayat bulması için eşsiz bir fırsat sunmuş oluyordu. Her ne kadar İngiltere, Amerika’yı engelleme adına BMGK onayıyla hareket edilmesini isteyip buradan da olumsuz karar çıkmasını sağlayabildiyse de,  ABD’nin saldırı hususundaki kararlılığı karşısında birlikte hareket ederek çıkarlarını güvene almak için 19 Mart 2003 yılında Amerika-İngiltere öncülüğünde Irak işgal ediliyordu. 3 hafta içerisinde tüm Irak’ı kontrol eden işgal kuvvetleri büyük bir başarı gerçekleştirdiklerini düşünüyorlardı. Bu kısa zaman diliminde gerçekleşen başarı Amerika’nın önleyici savaş gücünü dünyaya gösterip diğer devletlere gözdağı veriyordu. Fakat unuttukları bir şey vardı belki ajan ve uşak yöneticilerin elleriyle ordular 3 hafta içerisinde teslim alınabilirdi lakin Müslüman halkın teslim olması düşünülemezdi. Müslümanların özellikle Felluce ve Necef başta olmak üzere 450 hafta sürecek bir direniş sergileyerek bu istilacılara adeta kan kusturması hesap etmedikleri bir azaptı. Bu direnişi kırmak için kullanılan envai türden silahlarla birlikte, düşük düzeyli nükleer silahları dahi kullanmaktan geri durmayan işgal kuvvetleri, şehirleri adeta yerle bir ederek yaşam alanlarıyla birlikte Müslümanlar yok edilmeye çalışılıyordu.

İşgal ile birlikte lrak tarihinde ilk defa yetkileri itibariyle direkt Başkan Bush’a bağlı Amerikalı bir adam, Paul Bremer Irak’ın yöneticisi oluyordu. Bremer, Irak’taki sosyal, siyasal, ekonomik dönüşümünü sağlayacak tek yetkili kişi olarak atanmıştı. İlk iş olarak geçici bir anayasa oluşturmak için girişimlere başlayan Bremer 9 başlık altında toplamda 60 maddelik bir geçici anayasa hazırlattı. Tabii ki bu anayasa her ne kadar geçici olduğu ifade edilse de esasında sonra yapılacak anayasaya kaynaklık teşkil edecekti ve etti de. Yine Bremer’in kaynağı İslâm olacak bir anayasayı asla kabul etmeyeceğini fakat resmî dinin İslâm olmasına herhangi bir müdahalesinin olmayacağını, kaynağı İslâm olan bir anayasa önüne geldiğinde ise imza yetkisinin kendisinde olduğunu hatırlatarak böyle bir şeyi imzalamayacağına yönelik beyanatı İslâmi değerlere nasıl bir kin duyduklarının açık ifadesiydi. Bremer geçici yasalarının belirgin birkaç maddesi şunları kapsıyordu; özgürlük, hürriyet, kadın hakları, demokrasi gibi hususlara vurgu. İşgal, Irak toplumunun hayat biçimini değiştirmeye yani kendi hadaratlarını yerleştirmeye yönelik idi.  Bu geçici anayasa da Şii, Sünni ve Kürt unsurlarına etnik ve dini vurgular yapmak suretiyle demografik yapının bütünlüğü bozulmaya çalışılmaktaydı. Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanlığı gibi yönetim aygıtları etnik ve inanca göre şekillendirilmesi siyasi bütünlüğü imkânsız kıldığı gibi bu bütünlüğü pamuk ipliğine bağlamaktaydı. Başka bir husus Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nin,  özerk bir statü ile Irak Federal Anayasası ile güvenceye alınması ki aslında Federal Bölgeler, merkezî yönetimden daha güçlü tutulmuş oluyordu. Örneğin merkezî hükümet, Kürt Bölgesine toplam gelirlerinin %17’sini aktarmakla mükellef olup oradaki askerin maaş ve ihtiyaçlarını karşılamakla da sorumlu olmasına rağmen oradaki asker ve memurlara emir verme salahiyeti bulunmuyordu. Bu durum fiziki anlamda bölünmeyi zaten garanti ederken sadece zamanını kendilerinin belirleyeceği süreye ertelemiş oluyordu. Münhasır ekonomik alanların -ki petrol alanlarından bahsediyoruz- yani Musul ve Kerkük gibi sahalar tartışmalı yerler olarak kalmaya devam ettirilirken, Basra, Ramadi ve Bağdat çevresindeki sahalar da serbest piyasa mantığıyla kendi istekleri doğrultusunda şekillendirilmiş oluyordu. İşte Bremer geçici yasaları, bugünkü Irak Federal Anayasasının esasını oluşturmaktadır.

Burada yeri gelmişken değinmekte fayda görüyorum Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin, 25 Eylül’de gerçekleştirdiği referandum her ne kadar Irak Federal Anayasasına dayanmış olsa da yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi Irak’ta, esas güç olan Amerika’nın, onayı olmadığı için çok da bir anlam ifade etmemiştir. ABD ve İngiltere’nin, Avrupa ve Katar üzerindeki siyasi çekişmelerinin sonucu olarak, İngiltere’nin, ajanı Barzani üzerinden sonucunun nereye varacağı kestirilmeksizin yaptırılan referandum 1990 yılındaki İkinci Körfez Savaşı’nda Saddam’a, Kuveyt’i işgal ettirme girişimi gibi bir vakıayı anımsatmaktadır. Amerika, nasıl ki İngilizlerin o günkü planını Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak suretiyle askerî operasyonla bozduysa bugün aynı şekilde Amerika, kendisine rağmen yapılan referandum hamlesini cezalandırmak için Kürt yönetiminin daha önce tartışmalı alanlara yerleştiği Kerkük ve çevresini Irak Merkezî Hükümet Ordusuyla geri alıyordu. Yine bir taraftan da Erbil sınırına dayanan Irak ordusu diğer taraftan da ABD’nin emrinden çıkmayan Türkiye ve İran, Kürt Bölgesel Yönetimi ile ticari ilişkileri askıya almak suretiyle adeta ben olmazsam burada sana hayat hakkı yok mesajını Barzani’ye veriyordu. Amerika’ya rağmen yapılan bu referandumla köşeye sıkışan Barzani’nin şahsında İngiltere, referandum sonuçlarını askıya aldığı gibi Barzani de yetkilerini devretmek zorunda kaldı. Referandum konusunda Hizb-ut Tahrir’in 9 Eylül’de “Kürdistan Bağımsızlık Referandumunun Perde Arkası” ile alakalı yaptığı analize[1] bakıldığında yüzde yüz isabet ile sonuçlandığı görülecektir.

Amerika, Irak’ı işgali ile siyasi, iktisadi, askerî olarak tek güç hâline geldi. Sözde bir takım çekilme senaryoları sergilenmiş olsa da bugün ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği, dünyanın en büyük elçiliği olarak görev yapmakta ki burada 15.000’in üzerinde istihbarat çalışanı, diplomat ve de farklı görevlerde çalışan elaman bulunurken 35.000’in üzerinde ise özel güvenlik elamanının bulunması Amerika’nın,  Irak’ın her işinde müdahil olduğunun en açık göstergesidir.

Irak işgali ile ABD, İngiliz tahakkümüne son verirken, gücünü bu bölgede tahkim ederek hegemonyasını sabitlemiş oldu. Yaptırdığı anayasa ile Irak’ı oldukça kırılgan bir zemine yerleştirirken tüm güç odaklarını kendisine bağladı. Böylece buradaki enerji kaynakları üzerinde tek söz sahibi oluyordu. Elbette ABD, Irak’ı sadece ekonomik kaygılarla istila etmedi. Kokuşmuş hadaratlarını bölgede yayarak toplumu inancından, değerlerinden uzaklaştırmak suretiyle kültürel istila ile de işgale devam etti.

 Irak toprakları, tarihin farklı dönemlerinde çatışma alanlarına sahne olduysa da İslâm’ın hâkim olduğu dönemler içerisinde bu topraklarda sükûnet güven ve emniyet her daim ön planda olmuştur. Bu durumun tek istisnası, Moğol istilasıyla büyük bir yıkıma uğrayan bu topraklar kısa süre içerisinde tekrar emniyet ve güvenin merkezi olmuştur. Ta ki Osmanlı Hilâfet Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesine kadar bu böyle devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin düşmesiyle birlikte diğer bölgelerde olduğu gibi Irak da hile ve desiselerle kâfirlerin at koşturduğu sahipsiz topraklar hâline geliyordu. 90’lı yıllara kadar İngiliz tahakkümünün zirve yaptığı Irak, sonrasında ABD’nin bu topraklara yerleşme isteğiyle iki gücün; ABD ve İngiltere’nin çatıştığı, tepiştiği bir yer olurken bu tepişmeden elbette en fazla zararı bölgedeki Müslüman halk görüyordu. 2003 ABD işgali ile 1 milyondan fazla Müslüman hayatını kaybederken, milyonlarca Müslüman da evsiz, barksız mülteci veya göç etme durumda kalıyordu. Yine ABD işgaline karşı direnen halkın ecdadı, daha önce Moğol barbarlığına maruz kalırken bugün o ecdadın evlatları Amerika vahşiliğine, barbarlığına maruz kalarak tarihte eşine ender rastlanacak zulme uğruyordu.  Vahşi Batı’nın, vahşi hadaratı olan kovboy kültürü ile insan onurunu ayaklar altına alan, vahşi hayvanların dahi yapmayacağı vahşeti, sözde insan olan bu mahlûklar, maalesef dünyanın gözü önünde Müslümanlara yaparken, Müslümanların başındaki ajan ve uşak yöneticiler ne yapıyordu dersiniz? Onlar da, efendileri olan Amerika için ya askerî üslerini açıyor ya Irak’ta yaralanan askerlerin tedavisi için hastanelerini açıyor, ya lojistik destek sağlamak için yardımda bulunuyor ya da fiilî bir şekilde peşlerine takılmak suretiyle Amerika’nın vahşetine ortak oluyorlardı. Aynen bugün Suriye ve de diğer beldelerde yaptıkları gibi. Bununla birlikte bu işgalcilerin, yakıp yıktıkları kütüphaneler ve Müslümanların tarihe ışık tutan eserleri yok edilerek kin ve düşmanlıklarının sınırlarını gösteriyorlardı. Irak istilası ile kaybolan maddi servetlere gelince bu hesabı yapılamayacak kadar büyük bir meblağı oluştururken hâlen bu servetler çalınmaya, kaybolmaya devam etmektedir.

Tüm bu kara tabloya rağmen gerek Irak, gerekse de diğer bölge ülkeleri, dünyanın en dinamik nüfusunu bünyesinde barındırması açısından gelecek adına büyük bir umuttur. Müslümanların öldürülmekle bitmeyeceğini en iyi anlayan Amerika olmalı; nitekim 15 yıldır işgal ettiği Irak nüfusu katlanarak artmıştır. Yine Müslümanlar kokuşmuş Batı hadaratını ve ondan kaynaklanan demokrasi, özgürlük gibi aldatıcı düşüncelerin yersizliğini, çirkinliğini, ikiyüzlülüğünü görüp artık onlardan uzaklaşmaktadır. Müslümanlar, akidelerinden kaynaklanan nizamın, kurtuluş reçetesi olduğunu günden güne hissetmekte ve ona doğru koşmaktadır. Hilâfet nizamının hayat bulması ile bu coğrafya ne Amerika-İngiliz ne de başka fillerin tepiştiği yer olacaktır. Fillerin bu beldelerde baş ve ayaklarının kesilmesini ise sadece Hilâfet Devleti yapabilir. İşte o gün, Müslümanlar tekrar güven ve huzurun iklimini teneffüs edecek inşaALLAH…



[1] www.hizbut-tahrir.info/…/soru…/sorular-ve-cevaplar/9698.html

Kaynakça

http://bianet.org/bianet/siyaset/179817-irak-in-isgali#

http://www.hurriyet.com.tr/bremer-kaynagi-İslâm-olan-anayasayi-veto-ederim-203072

www.hizbut-tahrir.info/…/soru…/sorular-ve-cevaplar/9698.html

Siyasi Meseleler ( İşgal Edilmiş Müslüman Beldeler)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz