İnsanlık tarihinin
en önemli merkezlerinden biri olan Irak; Asur, Babil, Ninova, Ora ve diğer birçok
medeniyete ev sahipliği yapmış asalet, itibar bakımından yeryüzünün en muazzam
toprak parçalarından biridir. Kökleri tarihin kılcal damarlarına kadar uzanan
Irak, Müslümanların Ömer İbnu’l Hattab zamanında (H.13-23/ M. 634-644) yıllarında
fethedilerek İslâm’ın en önemli beldelerinden biri olmuştur. Nihayetinde
Irak’ın fethi, Müslümanların sonraki fetihleri için merkez bir üs görevini
görmüştür.
Irak’ın coğrafi
konumuna göz attığımızda 437.072 km2 yüzölçüme sahip toprakların,
kuzeyinde Türkiye, doğusunda İran, güneydoğusunda Kuveyt, batısında Suriye,
güneyinde Suudi Arabistan, güneybatısında ise Ürdün yer almaktadır. Körfez’in
başında yer alan oldukça stratejik öneme haiz bu coğrafya aynı zamanda Avrupa
ve Hint Okyanusu arasındaki en önemli ulaşım yollarından biridir. Modern
sömürgecilik döneminde Irak, İngiltere’nin Hindistan’daki sömürgelerine giden
yolun kavşağında bulunması buraları İngiltere açısından çok daha önemli hâle
getirmiştir. Fırat ve Dicle nehirleri ile sulanan bu topraklar verimlilik ve
cömertlik açısından dünyanın en geniş ovalarından birisini oluşturmaktadır.
Özellikle 20. yüzyılın başlarında petrolün keşfedilmesinden sonra bu
toprakların önemi her geçen gün biraz daha artmıştır. Yaklaşık 38 milyon
insanın yaşadığı bu topraklar aynı zamanda dünyanın en dinamik nüfusunu
bünyesinde barındırmaktadır.
Irak, I. Dünya
Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında hâkimiyet mücadelesine
sahne olduysa da nihayetinde Osmanlı Hilâfet Devleti’nden bir parça olarak
kaldı. Ta ki 1920 yılında Irak’ın tamamının İngiltere tarafından işgal edilmesine
kadar. Osmanlı Hilâfet Devleti’nin tarih sahnesinden düşmesinden sonra Irak
üzerinde tek hâkim güç konumuna gelen İngiltere II. Dünya Savaşı ile birlikte
birinci devlet konumundan düştü. ABD’nin dünya siyasetinde birinci devlet
konumuna gelmesiyle Körfez’de varlığını hissettirme adına İngiltere ile
mücadeleye girişti. Sonuçta İngiltere, Amerika’yı her ne kadar Irak
petrollerine yaklaştırmasa da diğer Körfez ülkelerindeki sömürgelerinden belli
paylar vermeye mecbur kaldı. Kapitalist nizamın aç gözlülüğü göz önüne
alındığında güçlü olanın az ile yetinmesinin imkânsızlığı bu devletler
arasındaki mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktaydı. Bakın ABD başkanı Franklin
Roosevelt, kendisine yöneltilen “hâkim olmamız gereken Ortadoğu petrolünün
oranı nedir?” Sorusuna “% 100 den az
değil.” cevabını vermesi bu aç gözlülüğün düzeyini açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
Bu aç gözlülük ABD
İngiltere arasında siyasi, ekonomik nüfus oluşturma kaygısıyla bir rekabet
oluştursa da, asıl zararı bölgedeki Müslümanlar görmüştür. İki gücün dayatması
ile Birinci Körfez, Irak-İran savaşında
milyonlarca Müslüman katledilirken heba edilen onca kaynak… Yine İkinci Körfez savaşında İngiltere’nin,
Irak ve Körfez üzerinde gücünü tahkim etmek ve de bu bölgedeki petrol ve nüfuzunu
sağlama alma girişimi ile ABD’ye gözdağı vermek üzere ajanı Saddam Hüseyin ile
Kuveyt’i işgal ettirmesi… Bu girişim ABD’nin, Irak’a müdahale etmek için
aradığı fırsatı sunmuş oldu ki bu müdahaleyle birlikte yine binlerce Müslüman
hayatını kaybederken hesabı yapılamayan kaynaklar da heba olmuştur.
Amerika’nın,
2003’te Irak’a saldırıp buradaki kaynakların kontrolünü sağlayıp, Saddam’ı
devirme üzerine gerçekleştirdiği harekât ile Irak, ikinci kez Amerika
istilasına uğramış oluyordu. Gerçekte bu istiladan çok daha önce hatta Bush’un
daha başkanlık koltuğuna oturmasından önce Amerika’daki askerî, sanayi, petrol
ve enerji şirketleri ve de siyasi güçlerin hazırladığı devasa planlar sahada
uygulanmak üzere uygun şartların olması ve oluşturulması için Irak istilasının
zeminini hazırlıyorlardı. Bu doğrultuda Amerika’nın 21. yüzyıl dış
politikasının esası belirleniyordu. Hedef Amerika’nın dünyada birinci devlet
olarak kalmasını sağlamak, yerküredeki tüm devletlerin ABD hegemonyasına boyun
eğdirmek, BM kararı olmazsa dahi
gerektiğinde tek taraflı askerîi operasyonlar gerçekleştirmek üzerine
şekilleniyordu.
2000 yılı Eylül
ayında yani 11 Eylül’den tam bir yıl önce yayınlanan bir belgede, Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası:
Yeni Bir Yüzyıl İçin Stratejiler, Güçler ve Kaynaklar projesi yayınlanmış
oluyordu ki bu proje haydut rejimleri değiştirmek, Amerikan kuvvetlerini
Ortadoğu ve de dünyanın diğer alanlarına yaymak, enerji kaynakları üzerinde
tahakküm kurmak, bu hedefleri gerçekleştirmek için gerekirse nükleer silahları
kullanmaktan geri durmamak konuları yer alıyordu.
11 Eylül saldırıları bu planların uygulanması
için uygun fırsatı sunarken, lokasyonun dünya petrol ve doğalgaz ambarı olan
Körfez bölgesi olması, bu bölge içerisinde ise zalimliği ile ün yapmış, halkına
karşı kimyasal silah kullanmış, zulümler yapmış komşu ülkeler için tehdit olan
halk tarafından sevilmeyen Irak diktatörü,
haydut Saddam’ın devrilmesi, Amerikan planlarının hayat bulması için
eşsiz bir fırsat sunmuş oluyordu. Her ne kadar İngiltere, Amerika’yı engelleme
adına BMGK onayıyla hareket edilmesini isteyip buradan da olumsuz karar
çıkmasını sağlayabildiyse de, ABD’nin
saldırı hususundaki kararlılığı karşısında birlikte hareket ederek çıkarlarını
güvene almak için 19 Mart 2003 yılında Amerika-İngiltere öncülüğünde Irak işgal
ediliyordu. 3 hafta içerisinde tüm Irak’ı kontrol eden işgal kuvvetleri büyük
bir başarı gerçekleştirdiklerini düşünüyorlardı. Bu kısa zaman diliminde
gerçekleşen başarı Amerika’nın önleyici savaş gücünü dünyaya gösterip diğer
devletlere gözdağı veriyordu. Fakat unuttukları bir şey vardı belki ajan ve
uşak yöneticilerin elleriyle ordular 3 hafta içerisinde teslim alınabilirdi
lakin Müslüman halkın teslim olması düşünülemezdi. Müslümanların özellikle
Felluce ve Necef başta olmak üzere 450 hafta sürecek bir direniş sergileyerek
bu istilacılara adeta kan kusturması hesap etmedikleri bir azaptı. Bu direnişi
kırmak için kullanılan envai türden silahlarla birlikte, düşük düzeyli nükleer
silahları dahi kullanmaktan geri durmayan işgal kuvvetleri, şehirleri adeta
yerle bir ederek yaşam alanlarıyla birlikte Müslümanlar yok edilmeye
çalışılıyordu.
İşgal ile birlikte
lrak tarihinde ilk defa yetkileri itibariyle direkt Başkan Bush’a bağlı
Amerikalı bir adam, Paul Bremer Irak’ın yöneticisi oluyordu. Bremer, Irak’taki
sosyal, siyasal, ekonomik dönüşümünü sağlayacak tek yetkili kişi olarak
atanmıştı. İlk iş olarak geçici bir anayasa oluşturmak için girişimlere
başlayan Bremer 9 başlık altında toplamda 60 maddelik bir geçici anayasa
hazırlattı. Tabii ki bu anayasa her ne kadar geçici olduğu ifade edilse de
esasında sonra yapılacak anayasaya kaynaklık teşkil edecekti ve etti de. Yine
Bremer’in kaynağı İslâm olacak bir anayasayı asla kabul etmeyeceğini fakat resmî
dinin İslâm olmasına herhangi bir müdahalesinin olmayacağını, kaynağı İslâm
olan bir anayasa önüne geldiğinde ise imza yetkisinin kendisinde olduğunu
hatırlatarak böyle bir şeyi imzalamayacağına yönelik beyanatı İslâmi değerlere
nasıl bir kin duyduklarının açık ifadesiydi. Bremer geçici yasalarının belirgin
birkaç maddesi şunları kapsıyordu; özgürlük, hürriyet, kadın hakları, demokrasi
gibi hususlara vurgu. İşgal, Irak toplumunun hayat biçimini değiştirmeye yani
kendi hadaratlarını yerleştirmeye yönelik idi.
Bu geçici anayasa da Şii, Sünni ve Kürt unsurlarına etnik ve dini
vurgular yapmak suretiyle demografik yapının bütünlüğü bozulmaya çalışılmaktaydı.
Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanlığı gibi yönetim aygıtları etnik ve
inanca göre şekillendirilmesi siyasi bütünlüğü imkânsız kıldığı gibi bu
bütünlüğü pamuk ipliğine bağlamaktaydı. Başka bir husus Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nin, özerk bir statü ile Irak Federal Anayasası
ile güvenceye alınması ki aslında Federal Bölgeler, merkezî yönetimden daha
güçlü tutulmuş oluyordu. Örneğin merkezî hükümet, Kürt Bölgesine toplam
gelirlerinin %17’sini aktarmakla mükellef olup oradaki askerin maaş ve
ihtiyaçlarını karşılamakla da sorumlu olmasına rağmen oradaki asker ve
memurlara emir verme salahiyeti bulunmuyordu. Bu durum fiziki anlamda bölünmeyi
zaten garanti ederken sadece zamanını kendilerinin belirleyeceği süreye
ertelemiş oluyordu. Münhasır ekonomik alanların -ki petrol alanlarından bahsediyoruz-
yani Musul ve Kerkük gibi sahalar tartışmalı yerler olarak kalmaya devam
ettirilirken, Basra, Ramadi ve Bağdat çevresindeki sahalar da serbest piyasa
mantığıyla kendi istekleri doğrultusunda şekillendirilmiş oluyordu. İşte Bremer
geçici yasaları, bugünkü Irak Federal Anayasasının esasını oluşturmaktadır.
Burada yeri
gelmişken değinmekte fayda görüyorum Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin, 25 Eylül’de
gerçekleştirdiği referandum her ne kadar Irak Federal Anayasasına dayanmış olsa
da yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi Irak’ta, esas güç olan
Amerika’nın, onayı olmadığı için çok da bir anlam ifade etmemiştir. ABD ve
İngiltere’nin, Avrupa ve Katar üzerindeki siyasi çekişmelerinin sonucu olarak,
İngiltere’nin, ajanı Barzani üzerinden sonucunun nereye varacağı
kestirilmeksizin yaptırılan referandum 1990 yılındaki İkinci Körfez Savaşı’nda
Saddam’a, Kuveyt’i işgal ettirme girişimi gibi bir vakıayı anımsatmaktadır.
Amerika, nasıl ki İngilizlerin o günkü planını Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak
suretiyle askerî operasyonla bozduysa bugün aynı şekilde Amerika, kendisine
rağmen yapılan referandum hamlesini cezalandırmak için Kürt yönetiminin daha
önce tartışmalı alanlara yerleştiği Kerkük ve çevresini Irak Merkezî Hükümet
Ordusuyla geri alıyordu. Yine bir taraftan da Erbil sınırına dayanan Irak
ordusu diğer taraftan da ABD’nin emrinden çıkmayan Türkiye ve İran, Kürt
Bölgesel Yönetimi ile ticari ilişkileri askıya almak suretiyle adeta ben
olmazsam burada sana hayat hakkı yok mesajını Barzani’ye veriyordu. Amerika’ya
rağmen yapılan bu referandumla köşeye sıkışan Barzani’nin şahsında İngiltere,
referandum sonuçlarını askıya aldığı gibi Barzani de yetkilerini devretmek
zorunda kaldı. Referandum konusunda Hizb-ut Tahrir’in 9 Eylül’de “Kürdistan
Bağımsızlık Referandumunun Perde Arkası” ile alakalı yaptığı analize[1]
bakıldığında yüzde yüz isabet ile sonuçlandığı görülecektir.
Amerika, Irak’ı
işgali ile siyasi, iktisadi, askerî olarak tek güç hâline geldi. Sözde bir
takım çekilme senaryoları sergilenmiş olsa da bugün ABD’nin Bağdat
Büyükelçiliği, dünyanın en büyük elçiliği olarak görev yapmakta ki burada 15.000’in
üzerinde istihbarat çalışanı, diplomat ve de farklı görevlerde çalışan elaman
bulunurken 35.000’in üzerinde ise özel güvenlik elamanının bulunması
Amerika’nın, Irak’ın her işinde müdahil
olduğunun en açık göstergesidir.
Irak işgali ile
ABD, İngiliz tahakkümüne son verirken, gücünü bu bölgede tahkim ederek hegemonyasını
sabitlemiş oldu. Yaptırdığı anayasa ile Irak’ı oldukça kırılgan bir zemine
yerleştirirken tüm güç odaklarını kendisine bağladı. Böylece buradaki enerji
kaynakları üzerinde tek söz sahibi oluyordu. Elbette ABD, Irak’ı sadece
ekonomik kaygılarla istila etmedi. Kokuşmuş hadaratlarını bölgede yayarak
toplumu inancından, değerlerinden uzaklaştırmak suretiyle kültürel istila ile
de işgale devam etti.
Irak toprakları, tarihin farklı
dönemlerinde çatışma alanlarına sahne olduysa da İslâm’ın hâkim olduğu dönemler
içerisinde bu topraklarda sükûnet güven ve emniyet her daim ön planda olmuştur.
Bu durumun tek istisnası, Moğol istilasıyla büyük bir yıkıma uğrayan bu
topraklar kısa süre içerisinde tekrar emniyet ve güvenin merkezi olmuştur. Ta
ki Osmanlı Hilâfet Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesine kadar bu böyle
devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin düşmesiyle birlikte diğer bölgelerde olduğu
gibi Irak da hile ve desiselerle kâfirlerin at koşturduğu sahipsiz topraklar hâline
geliyordu. 90’lı yıllara kadar İngiliz tahakkümünün zirve yaptığı Irak,
sonrasında ABD’nin bu topraklara yerleşme isteğiyle iki gücün; ABD ve
İngiltere’nin çatıştığı, tepiştiği bir yer olurken bu tepişmeden elbette en
fazla zararı bölgedeki Müslüman halk görüyordu. 2003 ABD işgali ile 1 milyondan
fazla Müslüman hayatını kaybederken, milyonlarca Müslüman da evsiz, barksız
mülteci veya göç etme durumda kalıyordu. Yine ABD işgaline karşı direnen halkın
ecdadı, daha önce Moğol barbarlığına maruz kalırken bugün o ecdadın evlatları
Amerika vahşiliğine, barbarlığına maruz kalarak tarihte eşine ender rastlanacak
zulme uğruyordu. Vahşi Batı’nın, vahşi hadaratı
olan kovboy kültürü ile insan onurunu ayaklar altına alan, vahşi hayvanların
dahi yapmayacağı vahşeti, sözde insan olan bu mahlûklar, maalesef dünyanın gözü
önünde Müslümanlara yaparken, Müslümanların başındaki ajan ve uşak yöneticiler
ne yapıyordu dersiniz? Onlar da, efendileri olan Amerika için ya askerî
üslerini açıyor ya Irak’ta yaralanan askerlerin tedavisi için hastanelerini
açıyor, ya lojistik destek sağlamak için yardımda bulunuyor ya da fiilî bir
şekilde peşlerine takılmak suretiyle Amerika’nın vahşetine ortak oluyorlardı.
Aynen bugün Suriye ve de diğer beldelerde yaptıkları gibi. Bununla birlikte bu
işgalcilerin, yakıp yıktıkları kütüphaneler ve Müslümanların tarihe ışık tutan
eserleri yok edilerek kin ve düşmanlıklarının sınırlarını gösteriyorlardı. Irak
istilası ile kaybolan maddi servetlere gelince bu hesabı yapılamayacak kadar
büyük bir meblağı oluştururken hâlen bu servetler çalınmaya, kaybolmaya devam
etmektedir.
Tüm bu kara tabloya
rağmen gerek Irak, gerekse de diğer bölge ülkeleri, dünyanın en dinamik
nüfusunu bünyesinde barındırması açısından gelecek adına büyük bir umuttur.
Müslümanların öldürülmekle bitmeyeceğini en iyi anlayan Amerika olmalı; nitekim
15 yıldır işgal ettiği Irak nüfusu katlanarak artmıştır. Yine Müslümanlar
kokuşmuş Batı hadaratını ve ondan kaynaklanan demokrasi, özgürlük gibi aldatıcı
düşüncelerin yersizliğini, çirkinliğini, ikiyüzlülüğünü görüp artık onlardan
uzaklaşmaktadır. Müslümanlar, akidelerinden kaynaklanan nizamın, kurtuluş
reçetesi olduğunu günden güne hissetmekte ve ona doğru koşmaktadır. Hilâfet
nizamının hayat bulması ile bu coğrafya ne Amerika-İngiliz ne de başka fillerin
tepiştiği yer olacaktır. Fillerin bu beldelerde baş ve ayaklarının kesilmesini
ise sadece Hilâfet Devleti yapabilir. İşte o gün, Müslümanlar tekrar güven ve
huzurun iklimini teneffüs edecek inşaALLAH…
[1]
www.hizbut-tahrir.info/…/soru…/sorular-ve-cevaplar/9698.html
Kaynakça
http://bianet.org/bianet/siyaset/179817-irak-in-isgali#
http://www.hurriyet.com.tr/bremer-kaynagi-İslâm-olan-anayasayi-veto-ederim-203072
www.hizbut-tahrir.info/…/soru…/sorular-ve-cevaplar/9698.html
Siyasi Meseleler ( İşgal Edilmiş Müslüman Beldeler)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış