Yaşadığımız yüzyıla
damgasını vuran, iletişim ve bilgisayar teknolojilerinde ortaya çıkan hızlı
gelişmeler; özellikle internet yoluyla, sömürgeci kapitalist Batı devletlerinin
sınırları aşarak, dünyayı onlar için bir “küresel köy” ve bir ekonomik pazar
alanına dönüştürmüş ve bunun da ötesinde, küresel ölçekte siyasi, ekonomik ve
kültürel olarak tek tip toplum ortaya çıkarmıştır.
İnternet
aracılığıyla sağlanan “sosyal” ortamlar, örfi anlamda “cemiyet insanı” ya da
toplumsal bilinçle insanlar arasına karışmak olarak bildiğimiz “sosyallik”
tanımını değiştirmiş, “sosyal medya”da aktif olmak, sosyallik olarak algılanır
olmuştur. İnsanların övgüsünü alma ya da takdir edilme gibi manevi ihtiyaçlar
dahi “sosyal medya” beğenilerine indirgenmiş, bilgi edinme, alışveriş gibi
ihtiyaçların da internet üzerinden çözmesi nedeniyle, diğer insanlarla fiziki
olarak bir araya gelme ihtiyacı duymayan “birey” var edilmiştir. Sözlük
anlamıyla; genel kabul görmüş kurallara uyumlu hareket eden anlamındaki
“sosyallik” de, genel kabul görmüş kurallar (örf) yeniden düzenlenerek
değiştirilmiştir. Örneğin, suç tanımının sınırları da genişledi. Sosyal medya
paylaşımları nedeniyle yargılamalar ortaya çıktı. En geniş özgürlük alanı
olarak tarif edilen internet ortamında, küresel kapitalist kültüre ya da bu
örfe aykırı fikirler, sakıncalı ve engellenen bilgi kaynakları olarak kabul
edildi. “Dinin hayattan ayırılması” ilkesi, internet ortamında da temel ilke hâline
geldi. İslâm’ın sahih olarak anlaşılması engellenirken, zihinleri allak bullak
eden şaz fikirlerin, İslâm’ın görüşü gibi sunulduğu bilgi çöplüğü erişime açık
tutularak, kirli bilgi tüketimi teşvik edildi. Artık sanal dünya kabul edilen
internet ortamı, neredeyse gerçek dünyanın yerini aldı.
İşte bu sanal
gerçekliğin kuşatması altında, teknolojik gelişimlerle iç içe büyüyen eski
tabirle “zamane” çocuklarına ve gençlerine günümüzde “Z kuşağı” tanımlaması
yapılmıştır. Bu kuşağa atfedilen özellikler incelendiğinde, küresel kapitalist
kültürün bu kuşakta ortaya çıkan sonuçların esin kaynağı olduğu açıktır.
Aşağıda sözü edilen özellikleri, itici faktörü olan kapitalist mefhumlarıyla
paylaşmak istiyorum.
Şöyle ki:
* Zihinsel ve
psikolojik açıdan hızlı gelişim görülür (Mefhumu: Rekabet)
* Ekip çalışmasına
çok uygun değillerdir (Mefhumu: Bencillik)
* Eğitime ve sosyal
statüye önem verirler. (Mefhumu: İtibarın sosyal statüye bağlı olduğu
düşüncesi)
* Öz güvenleri
oldukça yüksektir. Bağımsızlığı savunurlar. (Mefhumu: Bireysel özgürlüğü
kutsamak)
* Sosyal mecralar
ile iletişim kurmayı tercih ederler. İçe dönük bir dünyaları vardır, çok
kolay arkadaş edinemezler. (Mefhumu: Menfaatçilik ölçüsü nedeniyle,
toplumun genelinde var olan, güvensizlik duygusu)
* Ailelerinin
genelde korumacı bir yapısı vardır. (Mefhumu: Yine bireysel özgürlük düşüncesi
ve her türlü kısıtlama ve kuraldan azade olma düşüncesi. Bu arada bir düşünün; Sizce
aileler evlatlarını nelerden korumak istiyordur acaba?)
* Analitik düşünme
yetenekleri dikkat çekici düzeydedir. (Mefhumu: Mevcut şartların düşüncede
kaynak kabul edilmesi-Vakıacılık)
* Teknoloji
ve lüks onlar için bir ihtiyaçtır. Hayatta her şeyin mümkün olduğuna
inanırlar. (Mefhumu: Maddi lezzetlere kavuşma hırsı-hayatta maddi
lezzetleri temin etmek amaçtır.)
* Ne
istediklerini çok iyi bilirler. (Mefhumu: Bireysel özgürlükler düşüncesi
ve insana yön veren istek ve arzularıdır.)[1]
Küresel kapitalist
kültürün şekillendirdiği günümüz neslinin, “bireyselcilik-bencillik” ekseninde
siyasi görüş ve olaylardan habersiz veya siyasi görüş ve olaylara duyarsız
konumda olması diğer bir deyişle apolitik olması şaşılacak bir durum değildir.
Sonuç bu ise; sonuçları sebepleriyle birlikte değerlendirmek, hem toplumumuzun
köklü değişimi için çözüm üretmek, hem toplumumuzun dinamiklerini kavramak, hem
de günümüz gençliğini doğru tanımamız açısından en doğru yol olacaktır.
Hiç kuşkusuz,
kimlik-kişilik ya da şahsiyetin şekillendiği, umutların, cesaretin ve hislerin
en canlı olduğu, akletme hafıza ve anlama kapasitesinin zirvesinde olunan
dönem, insanoğlunun gençlik dönemidir. Yetişkinliğe geçiş dönemi olarak da
ifade edilen bu dönem, davranışlarda canlılık ve hareketlilik yani dinamizmin
de zirvesinde olunan dönemdir. Toplumların gelecekleri açısından önem arz
ettiği gibi, devletlerin güç faktörlerinden sayılan nüfusun, en arzu edilen yaş
dilimidir. Hayatı doğru şekilde biçimlendirmek üzere lazım olan fikirler ve
bilgileri içeren tecrübeler, genç nesillere saflığı, berraklığı ve arılığı
korunarak aktarılmadığı takdirde toplumların geleceği için yıkım, karanlığa
sürüklenme, toplumsal bütünlüğün yok oluşuna vesile olur. Bir toplumun diğer
toplumlardan üstünlüğünün ya da düşüklüğünün göstergesi genç nesillere
kazandırılan vasıftır. Gençliğe iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin vasfı
kazandıracak olan da, topluma yön veren, topluma hâkim olan fikirler ve bu
fikirlerin cinsinden duygulardır. Çünkü insanları bir araya getiren ve
aralarında ilişkileri var eden unsur, ortak fikirler ve duygulardır. Genç
nesiller hakkında umut beslenecek ise, toplumun hâlihazırdaki durumu gözden
geçirilmelidir. Gençlik, içinde yaşadığı toplumun üzerinde bulunduğu hâl ne ise
ona göre şekillenir.
O hâlde gençliğe
sunduğumuz imkânlar ya da gençliğe verdiklerimiz ile gençlerin beklentileri
bakımından bir karşılaştırma yapmakta fayda vardır. Öncelikle yetişkinler
olarak bizler, İslâmi değerlere bağlı olsak da, anaokulundan başlayarak
eğitim-öğretimin son demine kadar baştan sona laik eğitim sistemi ile
nesillerimizin yetişmesine göz yumarak en büyük kötülüğü yapmaktayız. Bu eğitim
sisteminde yetişen nesiller, sahip olduğumuz İslâmi değerlere bir yabancı
gözüyle bakıyorlar. Gençlerimiz “Bütün dinler aynıdır ve dinlere eşit mesafede
durulmalıdır” anlayışı içinde yetişirken, İslâmi bir şahsiyetten mahrum olduğu
gibi, genel anlamda kapitalizmin “birey ve özgürlükleri” bağlamında özgürlükleri
kutsayan, aklı hüküm koymada kaynak kabul eden bir anlayışla yetişmelerini
sadece izliyoruz. Gençlerimize özgürlük ve bireycilik temelinde bencillik ve
menfaatçilik (ani ve bencil çıkarlar peşinde koşma) duyarsızlık-umursamazlık
yerleştiriliyor. “Din özgürlükleri kısıtlar; dolayısıyla dinin prangalarından
kurtulmalı ve “bilim”in kabul ettiği, teori, kanun ve gerçeklerle yetinmeliyiz.”
mefhumu sürekli genç zihinlere enjekte ediliyor. Son günlerde yaşanan eğitim
müfredatı tartışmalarında “evrim teorisinin müfredattan çıkarılması” ekseninde,
sözünü ettiğimiz mefhumun sıklıkla dile getirildiğine şahit olduk. Ayrıca “Analitik
Düşünme” adı altında düşünürken mevcut koşulların kaynak kabul edilmesi
anlamında vakıacılık öğretiliyor ve “bilimsel metot” ekseninde pozitivist
anlayış yerleştiriliyor. Aklın sınırlarının ne olduğu netleştirilmeden, aklın
sorgulamaya güç yetiremeyeceği alanlarda sorgulama ve akıl yürütme teşvik
ediliyor. “Dinin hayattan ayrılması” düşüncesine dayalı laik eğitim sisteminde
yetişen zihinler, deist ya da ateist kimliğe yönlendiriliyor. Eğitim-öğretimin
düşünce temeli laikliğe dayanırken, öğretim metodu ezbercilik ve taklitçiliğe
dayanıyor. Hayatla ilgili tüm normlar Batı’dan taklitçi bir biçimde
sorgulanmadan, toplumda var olan İslâmi değerlerle çatışmasına aldırış
edilmeden alınıyor. Batı ve değerleri karşısında kendini tahkir eden cesaret ve
özgüvenden yoksun bir gençlik yetiştiriliyor. Çoktan seçmeli sınav sistemi ise
dar ve derinlikten uzak yüzeysel düşünme alışkanlığını teşvik ettiği gibi hayat
için gerekli-gereksiz, doğru-yanlış ayrımı yapılmadan genç zihinleri, kupkuru
bilgi yığınını ezberlemek zorunda bırakıyor.
Genç nesilden
beklentiler ise yetiştirildikleri eğitim-öğretim sisteminin çok uzağında
kalıyor. Ezberci ve taklitçi bir metotla yetiştirilen gençlerimizden
düşünmelerini, girişimci olmalarını, uyanık olmalarını, sorgulayıcı olmalarını
ve icat edici olmalarını, bilgi birikimleri ile ülkeyi kalkınmaya götürmelerini
bekliyoruz. Özgürlüğü kutsayan, bireycilik ve menfaatçilik aşılanan
zihinlerden, toplumsal değerler ile birlikte varlıklarını sürdürmelerini ve
toplumsal bir bilinçle toplumun geleceğine yön vermelerini, duyarlı ve
sorumluluk sahibi olmalarını bekliyoruz.
Gençlik
ilgilenilmek, fark edilmek, adamdan sayılmak yani düşüncelerine değer
verilmesini ve kendisini ilgilendiren her konuda söz sahibi olmayı istiyor.
Bunu aklımızın bir köşesine nakşetmemiz gerekiyor.
Bundan sonraki asıl
mesele, akli bir esası olan (dogmatik değil), hayattaki insani problemlerin
tümüne çözüm getiren ve bu çözümlerin uygulanma metodunu açıklayan,
çözümleriyle yeni çıkan problemleri de kuşatıcı, insanın aklına kanaat, kalbine
güven veren, yaratılışına uygun, tüm insanlığı kapsayıcı bütüncül bir bakış
sunan, seçkin bir fikirle; İslâm fikri ile kültürlendirmek gerekiyor.
Bahsettiğimiz bu kültürlendirme biçimi bilindik anlamdaki medrese kültürü değil,
topyekûn eğitim sisteminin temelini oluşturan fikrî yöndür. Bu da ancak İslâmi
bir devletin eğitim sisteminin temelidir. İslâmi bir devletin bulunmadığı günümüzde
ise toplumu İslâmi fikirlerle köklü bir biçimde değiştirmeye iman etmiş ve bu
yönde irade gösteren İslâmi dava erlerinin toplumun her katmanı ile kaynaşması
ve sahip oldukları seçkin fikirlerinin toplumda genel bir kamuoyu oluşması için
azimli çalışmaları, fikirlerinin toplumun kabul ettiği genel kurallar hâlini
alması, gerçekleşecek genel kamuoyunun İslâm’ın kâmil bir şekilde tatbik
edilmesini güçlü bir irade ile talep eder hâle gelmesi ile mümkündür. Ta ki;
Eğitim sistemi de dâhil, hayatın bütün yönlerinde İslâm’ı tatbik eden ve tüm
insanlığa İslâm’ı taşıyacak İslâmi bir devlet vücut bulsun ve nesillerimiz ve geleceğimiz
güvende olsun.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış