Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:
"Amellerinizi Allah için halis
kılınız. Zira Allahu Teâlâ ancak kendisi için ihlâsla yapılan ameli kabul
eder."[1]
İhlas
ancak, insanların görüşlerini, rızasını veya öfkesini hesaba katmadan sadece ve
yalnızca Allahu Teâlâ’nın rızasını düşünüp bu doğrultuda yaşandığı vakit hâsıl
olur. Burada insanın hayatını yalnızca Allahu Teâlâ’yı razı etmeye adaması ve
her ne olursa olsun O’na olan sadakatinden vazgeçmemesi esastır.
Yapılan
hayırlı işler veya ibadetler Allah’ın dışında bir başkasının sevgisini,
hoşnutluğunu, takdirini, beğenisini veya ilgisini çekmek için yapılırsa bu
noktada ihlas kaybolur. Saflık ve temizlik yok olur. İhlasın kaybolduğu yerde
riya ortaya çıkar. Riya ise yapılan ameli boşa çıkartır. Her ne kadar o amel
için çaba gösterilse de, kan ter içinde kalsa da, zamanından, malından,
eşinden, sevdiğinden, evladından fedakârlık yapsa da bu durumu değiştirmez.
Burada asıl olan niyettir ve işlenen amelin kim için yapıldığıdır. Sadece
Allahu Teâlâ’nın rızası için olduğunda ihlas, başkalarının rızası
gözetlendiğinde ise riya olur. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ
وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ
وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ
وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ
وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
“Ey iman edenler, Allah’a ve Ahiret
Günü’ne inanmadığı halde, malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak
ve gönül yıkmak suretiyle hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylelerin durumu,
üzerine biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet
etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar
kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirleri doğru yola
iletmez.”[2]
Evet,
birilerine duyurmak maksadı ile işlenen amellerin, âlim denilsin diye öğrenilen
ilmin, çok aktif denilsin diye taşınan davanın, cömert denilsin diye yapılan
hayırların, hafız denilsin diye okunan Kur’an’ın, toplumda sevilsin diye
yapılan dürüstlüğün Allah katında hiçbir kıymeti ve değeri yoktur. Böyle
davrananların eline yorgunluktan, zaman kaybından başka hiçbir şey geçmeyecektir.
Allahu Teâlâ bu durumu üzerinde biraz toprak bulunan düz bir kayaya benzetiyor
ve sağanak bir yağmur sonucu silinip gitmesiyle, kaya yüzeyinin çırılçıplak
kalmasına benzetiyor. Hatta daha da ağır bir sonuç var ki, o da böyle
yaşayanların Cennet’in kokusunu dahi almayacak olmalarıdır.
Ebu
Hüreyra RadiyAllahu Anh’dan rivayet
edildiğine göre Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor; “Aziz ve celil olan Allah’ın
hoşnutluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen
kimse, Kıyamet Günü Cennet’in kokusunu bile alamaz.”[3]
Yine
başka bir hadiste Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet Günü hesabı ilk görülecek
kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği
nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı
Hak: Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur. Şehit düşünceye kadar senin
uğrunda cihad ettim, diye cevap verir. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Sen, babayiğit
adam, desinler diye savaştın, o da denildi, diye buyurur. Sonra emrolunur da o
kişi yüzüstü Cehennem’e atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an
okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O
da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye
sorar. İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur'an okudum, cevabını
verir. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Sen âlim desinler diye ilim öğrendin, ne
güzel okuyor, desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, diye
buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü Cehennem’e atılır. (Daha sonra) Allah'ın
kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah
verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder. Peki ya sen bu
nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur. Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç
bir yerden esirgemedim, sadece senin rızanı kazanmak için verdim, harcadım,
der. Rabbimiz: Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını ne cömert
adam, desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur
bu da yüzüstü Cehennem’e atılır.”[4]
Birçok insanın hayat ölçüsü diğer insanlar
olmuştur. Bir diğer adıyla "el ne der" düşüncesi kazılmıştır
beyinlere. Öyle ki, bir şey alınırken, giyilirken, söylenirken dahi elalemin
bakış açıları hesaba katılır. Allah’a kulluktan sapma diye
nitelendirebileceğimiz bu tür bakış açısı insanları Cehennem’e sürüklemektedir.
Asılda bu
kadar ciddiyet arz eden bir meselede birçok Müslümanlar bilmeden veya farkında
olmadan büyük bir hata yapmaktadırlar. Şöyle ki evlatlarımızı eğitirken çoğu
zaman farkında olmadan bu düşünceyi yerleştiririz. Mesela; "Eğer yaramazlık yaparsan insanlar bu çocuk ne kadarda yaramaz der."
veya "İnsanlar senin hakkında kötü mü
konuşsun istiyorsun?" yahut ta "Falanca bunu yaptığını görürse, seni bir daha asla sevmez."
vs. bu ve buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Bu durum kulağa çok basit
gelebilir ama dikkat edin, sarf ettiğimiz bu sözler, evlatlarımızın ilerideki
ölçüsünü belirliyor. Böylece çocuklar belirli bir yaşa geldikleri zaman
amellerini başkalarının isteklerine, düşüncelerine göre belirlerler. Bugünkü
insanların ölçülerini belirlediği gibi… Çocuklar yanlış bir şey yaptıklarında
onları o yanlıştan alıkoymak için verilen cezalar dahi insanların ne
diyeceklerini hesaba katarak yapılıyor.
Bugün ki
Müslümanların bakış açılası maalesef diğer insanların bakış açıları olmuştur.
İnsanların düşüncelerine göre yaşantılarını belirleme konumuna geldiler. Bu
durumda belki de farkında olmadan, aslında kendi hayatlarımızı değil başkalarının
istediği hayatı yaşar duruma gelindi.
Öyle bir
zamanda yaşıyoruz ki, evlenileceği zaman dahi başkalarının düşünceleri hesaba
katılır. Evleneceği kişiyi seçerken insanların nazarında kabul edilir mi,
tepkileri nasıl olur diye düşünülür. O eş ne kadar hayırlı olursa olsun önce
çevresi tarafından kabul edilip edilmeyeceği düşünülür. Düğün yapılırken
tamamen insanların istediği gibi organize edilir. Erkek hanımına her konuda
yardımcı olduğunda, ona güzel sözler söylediğinde sırf etrafında duyduğu “Ne kadar kılıbıksın.” benzeri sözlerden
dolayı bu hayırlı işi terk edebiliyor. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatını örnek alması gerekirken
insanların bozuk değer yargılarını örnek alabiliyorlar.
İnsanlar
farkında veya değil, öyle bir duruma getirilmiş ki, sırf başkaları için ne
acılarını, ne sevinçlerini, ne sevgilerini ne de üzüntülerini yaşayabiliyorlar.
Bir robot misali hep başkalarına göre dizayn edilmiş bir yaşantı sergileniyor.
Toplumun
bu çarpık düzeni kolay kurulmadı. Cumhuriyet’in ilanından sonra toplumu topyekûn
değiştirme yani bozma inkılâpları gerçekleştirildi. İslam’dan kaynaklanan
kültürleri unutturuldu ya da yasak edildi. Bundan sonra Müslümanların
zihinlerine ferdiyetçi bir yaşam, menfaatçi bir anlayış yerleştirildi. Fakirlik
izzetsizlik sayıldı. Kapitali elinde bulunduranlar saygın kişi unvanını aldı.
Bu şekilde Batı menşeili düşünceler sürekli toplum içerisinde işlenerek
zihniyet bozuldu. Yetişen yeni nesil babasının sakalından, annesinin
başörtüsünden utanır hale geldi. Toplum tarafından kınanacakları, geri kafalı denileceği
korkusuyla İslam’dan uzaklaşır oldular. Hiç düşünmeden toplumun zehrini içerek,
akıllarını toplumun fasit değer yargılarına odaklı kullanmaya başladılar.
Burada
ölçü kişinin kendisi veya diğer insanların heva ve hevesleri değil tamamen
helal ve haram olmalı. Yapılacak olan işin helal mi haram mı ona bakılması
gerekiyor. Helalse yapılır değilse terk edilir. Aslında mesele bu kadar basit.
Tabii ki bazen helal olmasına rağmen yapılacak olan iş fitne fesada sebebiyet
verilecekse en güzeli o işten vazgeçmektir. Aksi takdirde Rabbimin helal
kıldığını bir başkası neden haram kılsın? Bir başkası için o helalden neden
vazgeçilsin? Rabbim dünyadaki tüm nimetleri bizler için yaratmış. Bizler bu
güzel nimetlerden başkaları için neden vazgeçelim?
Yukarda
insanların düşüncelerinin hesaba katılmasının çoğu alanda yanlış olduğunu söyledim.
Akla “Peki doğru alan nedir?” diye bir soru gelebilir. Buna kısa bir
izah getirmekte yarar var:
İnsanların
düşüncelerini şu alanda hesaba katabiliriz; Mubah olan alanlarda insanların o mubaha
haram olduğuna dair bir bakış açısı varsa o amel terk edilebilir. Kişi bunu
yaparken dahi bunu insanlara yaranmak için değil yine Allah’ın rızasını
gözetmek için yapar. Örnek verecek olursak; sigara içen biriyseniz ve
bulunduğunuz ortamda sigaraya haram bakışı varsa orada sigara içmekten vazgeçebilirsiniz.
Şu an bulunduğumuz toplumda insanların ne kadar ön yargıyla yaklaştıklarını
biliyoruz. Haram diye zannedilen bir mubahı yapmamız İslami kimliğimiz hakkında
bir zanna sebebiyet verebilir ve sonucunda “Ne geliyorsa bu dincilerden
geliyor.” sözüyle karşı karşıya kalabiliriz. Bizim böyle bir ortamda bu ve
buna benzer mubahlardan kaçınmamızın sebebi insanların takdiri için değil,
aksine fitne fesadın ortaya çıkmasını engellemek içindir.
Hayatın
her alanında ama her alanında amaç Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızası
olmalıdır. Bunun dışına çıkılmamalı ki, insanlar saflığını temizliğini
koruyabilsinler. İnsanları memnun etmeye hayatınızı adarsanız şunu bilin ki,
insanları asla ama asla razı edemezsiniz. Hadi birini razı ettiniz, birisinin
sevgisini kazandınız, peki ya diğerleri? Bir de şöyle bir melese var ki, bizler
ne kadar istesek de, ne kadar mücadele etsek de başkalarının sevgisini,
rızasını, ilgisini kazanamayız. Rabbimiz istemediği sürece kimsenin gönlünü
kazanamayız. Bakın Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne buyuruyor:
Ebu Hüreyra’dan
rivayet olunduğu üzere Rasulullah şöyle buyurdu:
“Yüce Allah bir kulunu sevince
Cebrail Aleyhi’s Selam’a: Ben falanı sevdim, sen de sev, der. Bunun üzerine
Cebrail Aleyhi’s Selam da onu sever ve gökte meleklere: Allah falanı sevmiştir,
siz de seviniz! diye nida eder. Artık göklerdekiler de onu sever. Sonra yeryüzünde
de onun için bir sevgi yerleşmiş olur. Ve devamında şöyle buyuruyor: Allahu
Teâlâ bir kula buğzettiği zaman, Cebrail Aleyhi’s Selam’a: Ben filanı
sevmiyorum, onu sen de sevme! diye emreder. Cebrail Aleyhi’s Selam da onu
sevmez. Sonra Cebrail Aleyhi’s Selam gök halkına: Allah filan kişiyi sevmiyor,
onu siz de sevmeyin, der. Bunun üzerine yeryüzündekiler de o kimseye karşı kin
ve nefret uyanır.”
Görüldüğü
üzere her ne kadar başkalarını razı etmek, başkalarının sevgisini kazanmak için
amellerimiz sarf etsek de Rabbimiz dilemediği sürece kimsenin sevgisini dahi
kazanamayız. Yani sözde başkalarının sevgisini kazanmak uğruna sergilediğimiz
ameller amacına ulaşmayacağı gibi Allah’ın rızası hesaba katılmadan işlenen
amelin de bir kıymeti olmayacaktır.
O halde Değerli Müslümanlar;
Günümüzde
Müslümanların zillette olmasının nedeni basit kokuşmuş bâtıl olan ve İslam’ın
düşmanı bulunan kapitalizm nizamı içerisinde yaşamaları ve bu sisteme rıza
göstermelerinden ve bu nizamın ürünü olan bencillik etmek, övülmek, iyi desinler
diye çaba sarf ederek aklını yanlış kullanmaktan kaynaklanmaktadır.
Zilletten
kurtulmanın yolu öncelikle bu sistemleri ret edip fıtrata uygun tek doğru,
Allah'tan gelen İslâm'ı hayatımıza hâkim kılmaktan geçer. Yaptığımız her amel
Rabbimizi razı etmek için olsun. Ayrıca İslâm ideolojisinden kaynaklanan genel
örfün yani fikir ve duygu atmosferinin oluşturulması, Müslümanların amellerinde
şerî hükümlere uygun bir şekilde hareket edilmesi gerekliliğini anlamak olmazsa
olmazlardandır. Bunun dışına çıktığımız
vakit Allah muhafaza hüsrana uğrayanlardan oluruz. İnsanların bakış açılarını
hesaba katarak yaşamak bedbaht bir hayatı yaşamak demektir.
Rabbim
bizleri her konuda kendisinin rızasını gözeten kullarından eylesin... (Amin)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış