BİZ MÜSLÜMAN KADINLAR OLARAK BU TUZAĞA DÜŞMEYECEĞİZ!

Sümeyye Avcı

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ

“Deki Allah birdir! O Samed’dir! Doğmamış ve doğrulmamıştır! O’nun hiçbir dengi yoktur!”[1]

Allah birdir, O’ndan başka her şey ise çifttir. Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de [وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ] “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık!”[2] şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın dışında her şey kendi nevinden karşı cinse muhtaçtır; pozitif negatife, yer göğe, gece gündüze, dişi erkeğe…

Bu muhtaçlık elbette ki tek taraflı bir muhtaçlık değildir. Eksikliklerin birbirini tamamlaması ve bütünü oluşturabilmesi için gerekli olan bir muhtaçlıktır.  Tirmizi’nin naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle geçmektedir:

إِنَّ النِّسَاءَ شَقَائِقُ الرِّجَالِ

“Kadınlar, erkeklerle birlikte bir bütünü tamamlayan diğer yandır.”[3]

Ne kadar muhteşem bir tanımlama değil mi? Kadın ve erkek yalnız başına olduklarında bir fert iken aile olduklarında bir bütün oluyor.

İşte kadın erkek ilişkileri bu muhteşem tarif üzerine bina edilmelidir ki sağlıklı ve huzurlu bir aile ortamı oluşturulabilsin. Nitekim, İslâm kadın ve erkeğin yaratılış özelliklerine göre görev dağılımı yapmış, bu görev dağılımına uyulduğu takdirde Allah’ın eşler arasında ülfet, sevgi ve muhabbet vereceğinin garantisini vermiştir.

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“O’nun ayetlerinden biri de yanlarında huzur ve sükûn bulmanız için size, sizin cinsinizden eşler yaratmasıdır. Ve aranıza sevgi ve şefkat koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için önemli deliller vardır.”[4]

Kadınlar ile erkekler arasında olması gereken sınır ortadan kalktığında bütün, tamamlanmamış olur. Bir bütün oluşturmayan aile ise her türlü dış etkene açık konumda olup savunmasızdır. En ufak sarsıntıda bu bina sallanır ve zamanla yıkılıp gider. Dolayısıyla bütünü tamamlayacak olan şey, kadın ve erkeğin fıtri özelliklerine göre görev dağılımında bulunmaktır. Yani Rabbimiz kadın ve erkeğe sorumluluklar ve görevler verirken bunları onların fıtratına uygun olarak vermiştir. Örneğin doğurgan ve erkeğe göre daha merhametli olan kadındır. Rabbimiz fıtrata uygun olarak çocuğun yemesi, içmesi, giydirilmesi gibi tüm bakımını erkeğe değil, kadına yüklemiştir. Yine erkeğe nazaran kadın daha kırılgan daha hassas ve daha zayıftır. Rabbimiz burada da çalışma ve evinin ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu kadına yüklememiş aksine erkeğe farz kılmıştır. Bu yüzdendir ki Allahu Teâlâ’nın cinslere yüklediği tüm görev ve sorumluluklar fıtratla uyumlu olduğu için bu düzen doğrultusunda hareket eden çiftlerde mutluluk ve huzur kaçınılmaz olacaktır. Ne zaman ki görev ve sorumluluklar yerine getirilmez veya yer değiştirir, işte o zaman aile bozulmaya ve ailenin bozulması ile birlikte toplumda birçok bozukluklar da baş göstermeye başlayacaktır.

İslâm, kadına hiçbir değer verilmediği bir dönemde hiçbir değer verilmediği bir mekânda hayat bulduğunda bu bütünü tamamlaması için kadın ve erkeğe ayrı roller biçti.

Müslüman aileler için Allah’ın verdiği görevleri yerine getirmek, bu görevleri yerine getirirken Allah’ın hoşnutluğunu bilmek mutluluk vesilesiydi. Zira Müslüman şahsiyetler için mutluluğun yegâne kaynağı Allah’ı razı etmektir.

Eskiden bir kadına mutluluk nedir diye sorulduğunda bunun resmini çizmesi hiç zor değildi. Mutluluk denince aklında canlanan, kendisine Allah’ın emaneti olarak bakan biri ile evlenmek, onunla birlikte Allah’ı razı ve hoşnut edecek ameller yapmak, anne olmak, İslâm’a bağlı ve Allah’ın razı olduğu çocuklar yetiştirmekti. Böyle bir zihniyet vardı o zamanın kadınlarında. Çünkü temelde mutluluğa ulaşmanın yolunun Allah’ın rızasını kazanmaktan geçtiğini biliyorlardı.

O zamanki kadınların sahip oldukları mutluluk anlayışını tasavvur edebilmemiz için sizlere şanlı tarihimizden kısa bir örnek vermek istiyorum.

Hz. Ömer zamanında (637), dört oğlu ile birlikte Kadisiye Savaşı’na katılan, oğullarına ebedî hayatın nimetlerine erişebilmek için savaşın en şiddetli anında öne atılmalarını, geri adım atmamalarını ve Allah için şehit oluncaya kadar savaşmalarını nasihat eden Hansa (Allah ondan razı olsun), muradına kavuşmuş ve dört oğlu da aynı anda bu savaşta şehit olmuştu.

Oğullarının ölüm haberini alan Hansa bakın nasıl bir dua ile karşılık veriyor? “Onların şehadetiyle beni şereflendiren Allah’a hamdolsun. Yüce Rabbim, beni de onlarla beraber rahmetinin gölgesinde birleştirsin!”

Asr-ı Saadet’teki bu örneklik sizi uzak geçmişe götürmüş olabilir gelin bir de yakın geçmişe göz atalım.

Bu kez tarih 1915, Çanakkale Savaşı... Çanakkale Savaşı’na katılan binlerce yiğitten sadece birinin hikâyesini anlatmak Çanakkale Savaşı’nın baş kahramanının Müslüman anneler olduğunu göstermesi açısından kâfi gelecektir.

Çanakkale’de savaşan mücahitlerden biri olan Hasan saçlarındaki kına ile dikkatleri çeker. Komutanı çağırıp saçındaki kınayı sorar. Hasan “Bilmiyorum annem beni buraya gönderirken yaktı ben de nedenini sormadım!” der. Komutanı mektup yazdırır ve kınanın sebebini sormasını ister. Kınalı Hasan mektubu yazar ve gönderir. Aradan epey zaman geçtikten sonra cevap gelir. Kınalı Hasan’ın annesi soruya şaşırmış ve şöyle demiştir: “Bunda bilmeyecek ne var! Bizim buralarda Allah’a adanmış kurbanlıkların başına kına yakarlar. Ben de dört kardeşin arasında en çok seni sevdiğim için seni Allah yolunda kurban seçtim. O yüzden de başına kına yaktım!

Kınalı Hasan’a ne mi oldu? Annesinin cevabını alamadan Halep’ten, Şam’dan, Edirne’den, Kars’tan gelen mücahitlerle birlikte kol kola, omuz omuza, sırt sırta savaştı ve annesini gururlandırarak şehit düştü.

Mutluluğu Allah’ı razı etmek olarak tarif eden kadınlar böyle nesiller yetiştirdi. Bu bakış açısıyla Müslüman kadın evinin çobanlığını üstlendi. Evin işlerini çekip çevirdi. Kocası cihattayken evin tüm sorumluluğunu sahiplendi. Hayatın tüm zor şartlarına rağmen bu kadar güçlü bir kadındı Müslüman kadın. Ve çok mutluydu.

İslâm’ın tatbik edildiği zamanlarda aile kale gibiydi; esen rüzgâr ne kadar sert olursa olsun dayanıklıydı. Şartlar ne kadar zor olursa olsun evlerde mutluk ve huzur hakimdi.

Kara bulutlar İslâm ümmetinin üzerinde dolaşmaya başladığında kalenin surları teker teker yıkılmaya başladı. Nihayetinde Hilâfet Devleti’nin yıkılışıyla birlikte savunmasız, korunaksız kaldı.

Batı Müslümanlara karşı o kadar kindardı ki sadece devletlerini yıkmakla kalmadı. Bir daha ayağa kalkmaması için içtimai ilişkilerine de saldırıya geçti. Toplumun temel yapı taşı olan ailenin en önemli öğesi kadını hedef aldı.

Çağdaş Batılı kadın profilinden aşırma ile cumhuriyet kadını profili çizildi. Bu yeni profilin görünürlüğü balolarla sağlanmaya çalışıldı. Balolara gidip erkeklerle vals yapan modern kadın, ideal kadın tiplemesi olarak tasvir edildi.

Cumhuriyet kadını hem modern olacaktı hem kültürlü hem de iyi bir anne. Tabii ki böyle olmadı. Modernizmi açılıp saçılmak ve etek boyu ile ölçen cumhuriyet, kadını kimliksiz, kişiliksiz hâle getirirken nesilleri de bu minvalde yetiştirdi ve hâlen yetiştirmeye devam ediyor.

Batı dünyası, kapitalist menfaatler uğruna kadını iktisadi bir meta hâline dönüştürdüğünde Müslüman toplumlarda geri dönülemez ve tedavi edilemez bir yara açmış oldu. Bu yara öylesine derin ki yetişen nesillerin neredeyse yarısının nesebi belirsiz. Bu kopuş aile ilişkilerini de yok etmiş ve aile diye bir şey bırakmamıştır.

Her şey ama her şey tüketime endekslenmiştir. Kadının anne olduğu unutulup reklam malzemesi yapılmış yahut karşı cinsi etkileme, ikna etme aracı olarak kullanılmıştır. Bu bakış açısı elbette ki yaşadığımız coğrafyayı da etkilemiş, iletişim ve medya araçlarının korkunç boyutlara gelmesiyle köylerimizdeki kadınları dahi kontrolü altına almış, onlara yeni bir mutluluk resmi çizilmiş ve ellerine verilmiştir.

Bu resimde her şey maddesel; okumak, kariyer sahibi olmak, çalışmak, para kazanmak, ayaklarının üzerinde durmak, kendini bir erkeğe asla ezdirmemek, her şeyin en güzeline, en özeline sahip olmak...

Bu mutluluk resmini eline alan kadın soluğu iş hayatında aldı. Sabah gün ağarmadan yola çıkıyor, toplu taşıma araçlarında cinsel istismara maruz kalmamak için bir köşeye sıkışarak yolculuk yapıyordu. İş yerinde amirinin, şefinin, patronunun emri altında akşama kadar aralıksız bir şekilde çalışıyordu. 

İş yerindeki yabancı erkeklere saatlerce hizmet edip enerjisi tükenince evdeki kocası, çocukları, anne babası ona bir yük gibi görünmeye başladı. Ağır geldi!  Kocasına yemek hazırlamak ağır geldi. Kocasına bir kahve yapmak ağır geldi. Bazen çocuklarının başını okşamak bile ağır geldi. Okumak, çalışmak ağır gelmedi ama sevgisini, saygısını göstermek ağır geldi.

Kadın öyle bir kuşatılmıştı ki nasıl bir hayatın içinde olduğunu dahi göremedi. Nasıl görsün ki? Çünkü meslek sahibi olmak için hırsla sarıldığı okulda çok sinsi ve tehlikeli fikirler kazıldı zihnine. İlkokuldan itibaren “Toplumsal cinsiyet eşitliği” fikri verildi. Bu fikre göre, kadın ile erkek her alanda eşit olmalı, kadın erkeğin yaptığı her işi yapabilmeli, çocuklarla uğraşarak kendini eve hapsetmemeli, bilakis iş hayatında olmalıydı.

Çünkü televizyonda, dizilerde, filmlerde taşralı kadın; ezilmiş, kendi ayakları üzerinde duramayan, evlere temizliğe giden, aldığı maaşı da kocasının eline veren zavallı bir kadın gibi gösterilip şehirli kadın; okumuş, kendini kanıtlamış, kocasına gerektiği şekilde karşılık verebilen, kendini kimseye ezdirmeyen güçlü bir kadın olarak yansıtılıyordu.

Çünkü “Hür doğdum, hür yaşarım, kime ne kime ne, köle miyim sana ben, sana ne sana ne!”­ benzeri şarkıları dinleyerek büyüyordu bu kadınlar. Ve bu tarz şarkılar yine ona özgür olması gerektiğini öğretmişti.

Peki kadınlar tüm bunları elde ettiği için mutlu olabildi mi? Tabii ki hayır! Mutluluğa bu bakış açısıyla bakan kadın, hiçbir zaman mutluluğu yakalayamamıştır. Aksine daha çok mutsuzlaşmış ve daha çok istismara maruz bırakılmıştır.

İzlediği dizilerden, dinlediği şarkılardan, aldığı eğitimden sonra kadının zihniyeti kirletildi. Onun amacı ve gayesi Allah’ın rızası iken, yerini sadece kariyer sahibi olmak aldı. Onun için en büyük meslek annelik iken, o çalışmayı tercih etti. Kocayı razı etmenin/itaat etmenin huzurunu bir eziyet olarak görmeye başladı.

Bunun en önemli sebebi elbette ki örnek alınan, idealleştirilen Batılı kadındır. Batı iş hayatına attığı kadını korumak için türlü kanunlar çıkartmakta ama kadına şiddet ve cinsel tacizin önüne geçememektedir. Benzer durumlar ülkemizde de yaşanmakta yaşanan sorunların çözümü her zaman olduğu gibi Batı’dan alınmaktadır. Oysaki sorunun kaynağı bizzat Batı kültürünün kendisidir. Böyle olduğu hâlde bu kültürden çözüm almak apaçık intihardır. İşte İstanbul Sözleşmesi ortada. Bizim kültürümüzle uzaktan yakından ilişkisi olmayan çözüm önerileri olduğu gibi kabul edilmiş ve uygulamaya konulmuştur.

Sözde kadına karşı ayrımcılığın önüne geçilecek ve kadına şiddet engellenecekti. Lakin şu kısa zamanda dahi bu sözleşmenin hiçbir kanayan yaraya merhem olmayacağı açıkça görülmekle birlikte bu sözleşme yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.

Çocuk istismarını önlemek için yapılan düzenleme aileyi parçalamış ve yeni mağduriyetler ortaya çıkarmıştır. Bu konu hakkında öyle çok haber vardır ki bir tanesi örnek olması için yeterlidir.

Konya’da, 7 yıl önce anne ve babalarının rızasıyla 15 yaşındaki teyzesinin kızıyla şer’î nikâhla evlenen, eşi 18 yaşına girince de resmî olarak nikâhlanan kişi, evlendiği tarihte eşi 15 yaşında olduğu için açılan davada “Çocuğun nitelikli cinsel istismarı” suçundan 8 yıl 4 ay hapis cezası alarak cezaevine gönderildi.

Ne gariptir ki hırsızlara, vergi kaçakçılarına, dolandırıcılara, eşcinsel evliliklere göz yuman devlet, doğum için hastaneye gelen kızın yaşının küçük olduğunu rapor edip savcılığa bildirmiş. Savcılık şikâyet olmamasına rağmen kamu davası açmış ve mahkeme ceza vermiş. Gencin eşi şu an hamile ve 2 çocuğu ile çaresiz ortada kalmış durumda.

Şimdi bu tabloda korunan kim söyler misiniz? Ailesinin ve kendisinin rızasıyla evlenen genç kız korunmuş mu oldu? Öyleyse neden gözü yaşlı bir şekilde kocasının tahliyesini istiyor? Kocasının tutuklanması bu genç kıza verilmiş bir ceza değil midir?

Bu olayda görüldüğü üzere İstanbul Sözleşmesi’ndeki gaye, bahsettikleri gibi kadını korumak değildir. Zira kadını korumak, onu sahipsiz, çocukları ile çaresiz bir başına bırakmak değildir. Amaç; çocuğu aileden, kadını kocadan uzaklaştırıp aile birliğini parçalamak ve İslâmi aile yapısını mahvedip Avrupai bir düzen getirerek tamamen Batılılaşmaktır. Ne yazık ki amaçlarına, zehirlerini damarlarımıza yavaş yavaş akıtarak ulaşmakta, aile kurumumuzu Batı’nın sınırlarını belirlediği şekle dönüştürmektedir. Bu ise büyük bir felakettir!

Peki ne yapmalıyız?

Müslüman kadınlar olarak bizler, mutluluğun resmini yeniden çizmeliyiz ve her şeyi aslına döndürmeliyiz. İslâm kültürünü yeniden hayatımızın merkezine yerleştirmeli ve bu kültür ile aile ilişkilerini düzenlemeliyiz.

Batı kültürü sadece kadını değil, erkeği, çocuğu ve aileyi de ifsat etmiştir. Aile arasında sevgi ve saygı yok olmuş âdeta menfaat birlikteliği hâline dönüşmüştür. Bu nedenle her şeye yeni baştan başlamalıyız. Müslüman erkek, kadına Allah’ın emaneti olarak bakacak, onu her şeyden gözü gibi koruyacak, onun ihtiyaçlarını karşılayacak, saygı gösterecek. Aynı şekilde Müslüman kadın, kocasını razı etmenin Allah’ın kendisine verdiği görevlerden bir görev olduğunun idrakine varacak. Üzerine farz olmasa da onun tüm ihtiyaçlarını karşılamak için elinden geleni yapacak, ona gereken saygıyı gösterecek ve birlikte Allah’ın razı olduğu bir hayat yaşamak için gayret gösterecek.

İşte böyle olursa yıkılan surlar tamir edilecek ve aile kalesi yeniden inşa edilecektir. 



[1] İhlas Suresi

[2] Zariyat Suresi 49

[3] Tirmizi

[4] Rum Suresi 21


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz