Kur’an’ı Kerim’de “tövbe”
ve türevlerinin 86 defa geçmiş olması Allahu Teâlâ’nın tövbeye verdiği önemi
anlatır. Tövbe, Hz. Âdem’le başlar ve Allah’ın razı olduğu kulluğun en belirgin
vasfını temsil eder. Karşıtı ise inat, kibir ve hatada bile bile ısrardır ve
bunlar da şeytanın ve şeytan tıynetindeki insanların özelliğidir. Âdem Aleyhi’s Selam hata etmiş ve tövbe
etmiştir, şeytan ise isyan etmiş ve kibirlenerek isyanında ısrar etmiştir. Allahu
Teâlâ da onu ebediyen ateşte bırakacağını söylemiştir. Âdem Aleyhi’s Selam ise hatasını anlayıp
tövbe etmiş, Allahu Teâlâ’da onun tevbesini kabul etmiştir.
Tövbenin sözlük manası;
dönmek demektir. Yani işlenen günahtan
vazgeçmek manasına gelir.
Şeri manası ise; şeriatın
kötü saydığı işlerden, sırf kötü oldukları için pişman olup vazgeçmek ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya dönmektir. “Tövbe”
kelimesinin sözlükteki asıl manası “ilk
asla dönmektir.” Bu mana ile bağlantılı olarak tövbe, kula nispet edildiği
zaman, arızi olan günah halini bırakıp aslî olan salah haline dönmek anlamına
gelir. Bunun için tövbenin şer’î manasında hem kulun, günahını itiraf edip
ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya kararlı olması, hem de Allah’ın da
bu müracaatı kabul ederek günahı bağışlaması anlamları vardır. “Tevb” de tövbe
demektir.
İnsanoğlu günah ve sevap
yani iyilik ve kötülük işleme özelliğinde yaratılmış aciz bir varlıktır. Günah
işlemek insanı meleklerden ayıran en büyük özelliktir. Melekler, nurdan
yaratılmış olup hata işlemeyen, sadece Allahu Teâlâ’nın emir ve yasakları
doğrultusunda yaşayan, bu düzenin dışına asla ve kat’a çıkmayan varlıklardır.
Ama insan böyle değildir.
Allahu Teâlâ insana akıl
nimetini vermiştir ve bu özelliğinden dolayı hata yapma özelliğine sahiptir.
Rasulullah şöyle buyuruyor;
“Eğer siz hiç günah
işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat
tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim,
Tirmizi)
Demek ki hata yapmak
insan için kaçınılmaz bir durumdur. İnsan hata yapar. Melekler hata yapmaz
çünkü Allahu Teâlâ onları öyle yaratmıştır. İnsanoğlu aciz, eksik, muhtaç ve
sınırlı olduğu için hata yapar. Peki mademki bu kaçınılmaz bir durum o halde
hatalarımız karşısında ne yapmamız gerekiyor? İşte bu noktada tövbe konusu
devreye girer. Sonuç itibari ile Allahu Teâlâ insanı hata yapabilme özelliği
ile yaratmış ama beraberinde tövbe etme imkânı sunmuştur. Hamd olsun bu güzel düzeni
indiren Rabbimize.
Rabbimiz buyuruyor;
“Ey müminler! Hepiniz
Allah’a tövbe edin. Umulur ki felaha erebilirsiniz.” (Nur 31)
Ayet-i kerime, bütün müminlerin
tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu
belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte ve
dolayısıyla kimsenin kusursuz olamayacağını bildirmektedir.
Sağlıklı bir toplumun
önemli şartlardan biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah’a
yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allahu
Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapamayacağına dair söz vermekte, O’nun
merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenab-ı Hakk’ın yegâne
bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.
Âlimlere göre insan,
yaptığı her günahtan dolayı tövbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a karşı
olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan tövbe etmenin 3 şartı vardır;
1. O günahı terk etmek.
2. Onu yaptığına pişman olmak.
3. Bir daha yapmamaya
karar vermek.
Şayet bu şarttan biri
eksik olursa tövbe edilmiş olmaz. Tövbe etmenin başka bir yolu yoktur. Bu
durumda kişi Allah’ın men ettiği herhangi bir ameli işlediğinde veya emrettiği
herhangi bir şeyi yapmadığında bu büyük veya küçük bir günah olsun fark etmez,
hemen onu terk etmeli ve o günahı işlediğine pişman olmasıyla beraber bir daha
yapmamaya kesin karar vermelidir.
Tövbe, “haram işlerim ne de olsa Allahu Teâlâ tövbe
etme imkânı vermiş” anlamına gelmemeli, aksine haram işlendiği zaman
tövbeye başvurulmalıdır. Yani bu iş planlı, projeli olmamalı. Örneğin; “şu haramı işliyeyim sonrasında tövbe ederim
ne de olsa Allah bağışlar beni” şeklinde değil, bir gaflet sonucu haram
işlediği zaman pişmanlık hissedip Allah’a yönelmedir tövbe.
Burada samimiyet de çok
önemlidir. Gerçekten hatasını anlayıp bir daha yapmamak üzere bütün
samimiyetiyle Allah’a tövbe edilmelidir. Zira Rabbimiz şöyle buyuruyor;
‘‘Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle (nasuh) tövbe edin!’’ (Tahrim 8)
Nasuh (samimi tövbe),
yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu kabul etmesi ve onu işlemiş
olduğuna pişmanlık duymasıdır. Allahu Teâlâ “samimiyetle tövbe edin!” derken, kulunun yaptığı suçtan dolayı
üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine “ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım”
diye söz vermesini beklemektedir. Bu durumda hatanın anlaşılması ve kabul
edilmesi yeterli değildir. Tövbe; işlenen bir günahın suç olduğunu bilerek ve
onu yaptığından dolayı büyük bir pişmanlık duyarak terk etmektir. Burada önemli
olan, yapılan fiilin çirkinliğini bilmek ve ondan iğrenerek vazgeçmektir.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hizmetkârı
olan Ebu Hamza Enes İbni Malik el-Ensari RadiyAllahu
Anh’dan rivayet edildiği üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu;
‘‘Kulunun tövbe
etmesinden dolayı Allahu Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız
çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.’’ (Buhari, Müslim)
Müslim’in başka bir
rivayeti şöyledir;
“Herhangi birinizin tövbe
etmesinden dolayı Allahu Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken
üzerindeki yiyecekle ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp
tarama sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın
gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına
yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek: Allahım! Sen
benim kulumsun; bende senin Rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha
fazladır.”
Hadisi şerifteki misalde
şunu anlamaktayız; İnsan bir günah işlediği zaman şeytanın eline düşer.
Şeytanın eline düşen kimse ise, çölde devesini kaybeden adam gibi, helak olmak
üzeredir. Fakat Allahu Teâlâ’ya yönelip tövbe ve istiğfar ettiği zaman şeytanın
elinden kurtulur, Cenab-ı Hakk’ın bağışını ve rahmetini kazanır.
Kâinatın sahibi olan yüceler
yücesi bir varlığın, cücelerden cüce bir insanın kendine yönelmesinden ve “beni affet” diye yalvarmasından Allah’ın
bu derecede hoşnut olması doğrusu şaşırtıcıdır. Demek oluyor ki insan yüce
Allah’ın yanında basit bir varlık değildir. Tam aksine, Rabbini tanıdığı sürece
önemli bir şahsiyettir.
Ebu Saîd el-Hudrî RadiyAllahu Anh’dan rivayet edildiğine
göre, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurdu:
“Vaktiyle doksan dokuz
kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam, yeryüzündeki en büyük âlimin kim
olduğunu sordu. Ona bir rahibi gösterdiler. Bu adam rahibe giderek: Doksan
dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu? Dedi. Rahip: Hayır, kabul
olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüze
tamamladı. Sonra yine yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona bir
âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına gitti ve yüz kişiyi öldürdüğünü, tövbesinin
kabul edilip edilmeyeceğini sordu. Âlim: Elbette kabul edilir. İnsanla tövbe
arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Celle Celâlehû’ya ibadet
eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine
dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi. Adam, denilen yere gitmek üzere yola
çıktı. Yolu yarıladığında eceli geldi. Rahmet melekleriyle azap melekleri o
adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar. Rahmet melekleri:
O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler. Azap
melekleri ise: O adam hayatında hiç bir iyilik yapmadı ki, dediler. Bu sırada
insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin
ettiler. Hakem olan melek: Geldiği yerle, gittiği yeri ölçün. Hangisine daha
yakınsa adam o tarafa aittir, dedi. Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek
istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine rahmet melekleri onu
alıp götürdü.”
( Buhari, Müslim )
Tövbe etmeye karar
verenleri bağışlayacağını bize canlı bir misalle göstermek isteyen Allah Teâlâ,
rahmet melekleri ile azap melekleri arasındaki çekişmeyi halletmek üzere bir
başka meleğini insan kılığında gönderdi; aralarında onu hakem tayin etmelerini
diledi ve o meleğe nasıl hakemlik yapacağını öğretti.
Hadis-i şerifin bir
başka rivayetinde Cenâb-ı Mevlâ’nın “öteki
köye uzaklaşmasını, beriki köye de yaklaşmasını emretmesi” şeklinde
geçmektedir. Bu ise yüz kişiyi bile öldürmüş olsa tövbekâr kullarını
affedeceğini ve onları rahmetiyle kucaklayacağını ortaya koymaktadır.
Furkan Suresinin 68-70. ayetlerinde
Cenâb-ı Hakk’ın has kulları anlatılırken onların Allah Teâlâ’ya ortak
koşmayacakları, adam öldürmeyecekleri ve zina etmeyecekleri belirtilir. Bu
günahları işleyenlerin ise, yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekleri ve Kıyamet
Günü’nde pek kötü bir duruma düşecekleri anlatılır. Sonra da bir istisna
yapılarak şöyle buyurulur:
“Ancak tövbe ve iman edip iyi işler yapanlar başkadır. Allah
onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır; engin
merhamet sahibidir.” (Furkan
70)
Tövbe kapısını açık
bırakarak günahkâr gönüllere soğuk sular serpen bu ayet-i kerimeyi Zümer Suresinin
53. ayeti pekiştirmekte ve sonsuz merhamet sahibi Allah Teâlâ’dan asla ümit
kesilmeyeceğini şöyle ifade etmektedir:
“Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah’ın
rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.”
Bu kıssada anlatılan
tövbekâr katilin İslâmiyet’ten önce yaşadığı, bu sebeple de onun bize örnek
olamayacağı düşünülebilir. Burada İslâm’ın bir prensibini hatırlatmak faydalı
olacaktır. Bu prensibe göre Allah ve Rasulü, eski milletlerin din ve
inançlarına dair bazı bilgiler verdikten sonra o bilgilerin hükümsüz olduğunu
belirtmezlerse, bunlar bizim için de bir kaynak ve dayanak olur. Peygamber
Efendimiz bu kıssayı anlattıktan sonra onun bizim için geçersiz olduğunu
söylemediğine göre, bu olaydan ders almamızı ve buna uygun hareket etmemizi
istediği anlaşılmaktadır.
Ebu Hureyre RadiyAllahu Anh anlatıyor: “Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem Rabbinden naklen buyurdular ki: Bir kul günah
işledi ve ya Rabbi, günahımı affet! dedi. Allah Celle Celâlehû; Kulum bir günah
işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran
bir Rabbi vardır, buyurdu. Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve; ey Rabbim,
günahımı affet! dedi. Allah Celle Celâlehû; kulum bir günah işledi ve bildi ki,
günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır, buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve; ey Rabbim, beni affeyle! dedi. Allah Celle
Celâlehû; kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle
cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni
affettim, buyurdu.” (Buhari, Müslim)
Enes Bin Malik RadiyAllahu Anh; “Ben Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle
buyururken dinledim: “Allah Celle Celâlehû buyurdu: Ey Âdemoğlu!
Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar
çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu!
Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen,
günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma
gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de
seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.” (Tirmizi)
SubhanAllah, özellikle
son iki hadiste Allahu Teâlâ’nın mağfiretini ve büyüklüğünü görüyoruz. Rabbimiz
ortak koşmanın dışında işlenen günahları bağışlayacağını bildiriyor. Bu durumda
demokrasiyi savunmak ve mevcut sistemin ayakta kalması için oy vermek dahi, bir
günah işlemek değil Allahu Teâlâ’ya direk ortak koşmaktır. Çünkü burada Allahu Teâlâ’nın
şeriatını bir tarafa bırakıp, insanların kendi koydukları nizamla yönetilmesini
benimseyerek razı olma durumu var.
Düşünün Rabbimiz yeryüzünü dolduracak kadar günah işlense dahi
affedeceğini bildirirken, ortak koşanları ayırıyor. Konunun ne kadar ciddi
olduğu konusunda derin düşünmek gerekiyor.
Rabbim bizleri sık sık
tövbe edenlerden, işledikleri günahlar sebebiyle samimiyetle pişmanlık duyup
bir daha tekrarlamayan salih kullarından eylesin inşaAllah.
Bir tövbe duasıyla
konuma son vermek istiyorum;
Ya rabbi!, Ya Rabbi!, Ya
Rabbi!, bu çağa gelinceye kadar benim elimden, dilimden ve diğer uzuvlarımdan her
ne gibi kelime-i küfür, şirk, hata, isyan, iftira gibi; hasılı büyük ve küçük
günahlar çıkmış ise ben onların hepsinden canı gönülden tövbe ettim. Bir daha
işlememeye kesin karar verdim. Yaptıklarımı bağışla, bir daha günaha dönmemek
için bana güç ve irade ihsan eyle. Senin sonsuz rahmetin bu aciz kulunun
günahlarından büyüktür.
Beni nefsime bırakma, beni
cehennem ateşinde yakma, isyanıma bakma Ya Rabbi!
Allah’ım! Sen benim
Rabbimsin. Senden başka ibadet ve kulluk edilecek hiçbir ilah yoktur. Beni sen
yarattın. Ben senin aciz kulunum. Gücüm yettiğince sana verdiğim söz üzereyim.
İşlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum. Günahlarımı itiraf ediyorum.
Beni Affet. Senden başka hiç kimse günahları affedemez.
Allah’ım! Sırtımı sana
dayadım. Gidecek başka yerim yok. Azabından korkarak, rahmetini umarak
bağışlanmayı diliyorum. Senden başka ne sığınacak yer ve ne de kurtuluş yeri
vardır. Allah’ım! Kalbimi nifaktan, amelimi ve ibadetlerimi gösteriş ve
riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten temizle.
Allah’ım! Amel defterimi
sağ yanımdan verdir. Kabir fitnesi ve azabından, cehenneme götürecek kötü
amelden, şeytanın şerrinden sana sığınırım.
Ya Rabbi! Nurumu
tamamla, sırat köprüsünde ışıksız ve karanlıkta bırakma. Beni Bağışla. Sen her
şeye kadirsin. Bana rahmet et. Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin Allah’ım.


Yorumlar