DEVLETLERARASI İLİŞKİLERDE GÜÇ YANILGISI VE İSLÂMİ GÜÇ

Hakan Bolat

Müslümanlar, son yüzyılda İslâm ümmetini derinden sarsan üç temel kırılmaya şahit oldu. İlki, 3 Mart 1924’te Hilâfet’in kaldırılmasıyla ümmetin siyasal varlığının ve ortak otoritesinin ortadan kalkmasıdır. İkincisi, 14 Mayıs 1948’de Yahudi varlığının Filistin’i işgalinin uluslararası hukuk nezdinde resmen tanınmasıyla siyasal boşluğun fiilî bir işgale dönüşmesidir. Üçüncü ve güncel sarsıntı ise Yahudi varlığının Gazze’de uyguladığı orantısız güç ve işlediği soykırım suçunun, İslâm dünyası tarafından çaresizlik içinde izlenmesidir. Bu üç hadisenin ortak paydası, İslâm dünyasında derinleşen sahipsizlik duygusu, siyasal meşruiyet krizinin kalıcı hâle gelmesi ve yaşanan zulüm karşısında etkili bir siyasi ve askerî irade ortaya konulamamasıdır. İslâm ümmetinin içinde bulunduğu sahipsizlik durumu; Dergimizin bu sayısında ele alınan uluslararası sistem, askerî birliktelikler, İslâm ülkelerinin mevcut konumu, güç hiyerarşisi ve siyasal bağımlılık tartışmaları çerçevesinde değerlendirilecektir. Bu makale ise Gazze merkezli yaşanan son sarsıntıyı, yalnızca insani bir kriz olarak değil aynı zamanda uluslararası ilişkiler yöntemleriyle analiz edilmesi gereken somut ve açıklayıcı bir örneklem olarak ele almaktadır. Nitekim Gazze örneklemi, uluslararası ilişkiler kuramlarında öğretilen “güç” kavramını ve yerleşik kabulleri sorgulamaya açan kritik bir kırılma noktasıdır. Bu çerçevede, İslâm ülkelerinin maddi kapasiteleri dikkate alındığında; yüksek savunma bütçelerine, modern ordulara ve gelişmiş teknolojik imkânlara rağmen etkili bir siyasal ve askerî iradenin ortaya konulamadığı görülmektedir. Ortaya çıkan bu tablo, egemen Batı düşüncesinin zamanla sorgulanmadan benimsenen ve mutlaklaştırılan güç varsayımlarının yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

İİT Ülkeleri ve Yahudi Varlığının Askerî Kapasite Karşılaştırması

Askerî Kapasite Göstergeleri

İİT Ülkeleri

Yahudi Varlığı

Karşılaştırmalı Değerlendirme

Savunma Bütçesi

≈ 350–450 milyar $

≈ 45 milyar $

≈ 8–10 kat fark

Asker Sayısı (aktif)

≈ 6–8 milyon

≈ 170 bin

≈ 35–40 kat fark

Zırhlı Güç (Tank)

≈ 15.000–20.000+

≈ 1.300–2.200

Çok yüksek sayısal üstünlük

Hava Gücü (Uçak)

≈ 3.000+

≈ 500–600

≈ 5–6 kat fark

Deniz Gücü (Denizaltı)

≈ 100–120

5

Çok büyük fark

SİHA / Drone

≈ 2.500–4.000+

≈ 1.500–2.000

Toplam kapasite üstünlüğü

Nükleer Kapasite

≈ 165 (Pakistan)

≈ 80–90

Sayısal üstünlük

Gazze direnişinin en önemli özelliği, acizliğin maddi güç yetersizliğinden ziyade, gücün mahiyetine ilişkin yerleşik kabullerden kaynaklanan zihinsel bir yanılgıya dayandığını ortaya koymasıdır. Uluslararası ilişkiler kuramlarında güç, büyük ölçüde maddi kapasite temelinde tanımlanmakta ve analiz edilmektedir. Bu yaklaşımın arka planında, insanı esas itibarıyla maddi bir varlık olarak ele alan maddeci düşünce geleneği ile sekülerleşme süreci yer almaktadır. Bu süreç dinin siyasal ve toplumsal belirleyiciliğinin yok sayılmasına, gücün mahiyetinin ontolojik ve normatif temellerinden koparılarak askerî kapasite, ekonomik büyüklük ve ittifak ilişkileri gibi ölçülebilir göstergeler üzerinden açıklanmasına yol açmıştır. Uluslararası ilişkileri oluşturan ana kuramlar; realizm, liberalizm ve inşacı yaklaşım farklı görüşleri savunsalar da güç kavramını büyük ölçüde maddi esas ekseninde değerlendirmekte ve Batı merkezli bir epistemolojik zemin üzerinde konumlandırmaktadır. Müslümanlar nezdinde de zamanla gücün gerçek kaynağı olan akli akide ve ondan neşet eden nizam geri plana itilmiş, giderek maddi kapasite unsurları üzerinden tanımlanan bir çerçeveye hapsedilmiştir.

Müslümanların karşı karşıya bulunduğu siyasal istikrarsızlık, ekonomik bağımlılık ve askerî zayıflık gibi kronik sorunlar, yaygın biçimde “güçsüzlük” kavramı üzerinden açıklanmaktadır. Ancak bu teşhis, meselenin mahiyetini gerçekliğine uygun biçimde kavramaktan uzaktır. Dahası, basit bir durum tespitinin ötesine geçerek, sorunun çözümüne katkı sunmayan bir düşünme biçimini üretmekte ve kitleleri edilgenliğe, ertelemeye ve uluslararası sistemle uyumlanmaya yönelten bir zihinsel çerçeve doğurmaktadır. Daha da tehlikelisi siyasal davranışı şekillendiren yaygın bir yanılgı olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslümanların bu paradokstan çıkması ve tarihte yeniden özne olabilmesinin yolu, güce dair modernitenin tanımlarını sorgulamaktan; kalkınmanın (nahda) maddi birikimle değil fikrî bir yükselişle mümkün olduğunu ve iman ile kalkınmanın arasındaki ilişkiyi keşfetmekten geçmektedir. İslâm ümmetinin karşı karşıya bulunduğu temel sorun; maddi kapasite yetersizliği, doğal kaynak eksikliği, coğrafi konum veya nüfusun niteliği değildir. Asıl sorun, sahip olunan imkânların hangi gayeye hizmet edeceğini tayin edecek külli fikirden ve hayatı kuşatan ideolojik bir istikametten yoksun bırakılmış olmaktır. Müslümanların, İslâm’ın fikir, çözüm, metot üçlemesinden mahrum edilmişliği, güç mefhumunu tarihsel ve fikrî bağlamından koparıp sadece maddeye indirgeyen, reel politiği gerçek zanneden anlayışlar, Müslümanların sahih uyanıklığını ve iradesini köreltmektedir. Maddeci bakış, gücü askerî kapasite, GSYH rakamları, teknoloji stoku ve doğal kaynak istatistikleriyle ölçülebilir bir toplam sanmaktadır. Toplumsal olayları laboratuvardaki maddeler gibi sebep-sonuç zincirine hapsetmektedir. Böylelikle Müslüman ülkelere, maddi geri kalmışlığın siyasi yok oluşun mutlak sebebi olduğu iddiasını pazarlayan sahte bir denklem dayatılmaktadır.

Sosyal bilimlerde, özellikle Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika analizinde en yaygın metodolojik hatalardan biri, görünür maddi kapasite ile siyasal sonuçlar arasında zorunlu bir nedensellik kurulmasıdır. Bu hata, birlikte hareket eden değişkenlerin doğrudan neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesinden kaynaklanır. “Büyük ekonomi büyük etki, güçlü ordu politik ağırlık gibi kabuller, bu yaklaşımın tipik örnekleridir. Oysa korelasyon, değişkenlerin birlikte seyrettiğini; nedensellik ise birinin diğerini zorunlu olarak doğurduğunu ifade eder. Bu ayrım yapılmadığında ters nedensellik ve yalancı korelasyon kaçınılmaz hâle gelir. Uluslararası İlişkiler literatürü, gücü ölçebilmek için askerî harcama, teknoloji seviyesi ve ittifak ağları gibi göstergelere başvurur. Ancak bu ölçümleme, sebep ile sonuç arasındaki ayrımı çoğu zaman bulanıklaştırır. Böylece maddi kapasite, gerçekte siyasal süreçlerin sonucu olduğu halde, asıl sebep gibi sunulur. Oysa yapılması gereken, ölçmenin faydasını korurken nedensel muhakemeyi doğru zemine oturtmaktır. Kültürlü kişilerde gücün mahiyetine dair hatalı okuma üç biçimde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, sonucu sebep yerine koyma eğilimidir; oysa siyasal sonuçların asıl kaynağı çoğu zaman fikir, hüküm (karar alma süreçleri) siyasal iradedir. İkincisi, karmaşık süreçlerin tercih edilen görüşe isabet edebilmesi için hatalı tevil ve tefsir yoluna gidilmesidir. Üçüncüsü ise sistemsel (reel politik) koşullar mutlak belirleyici kabul edildiğinde Müslümanların iradesi geri plana itilir. Bu sebeple realist, liberal ve inşacı kuramlar güç kavramı üzerinde farklı düzeylerde hatalı bakış açıları üretmektedir.

Kültürlü kesimlerde küresel güç merkezli okumaların yaygınlaşması, siyasiler tarafından Müslümanları pasifize etmek amacıyla siyasal eylemlerin mutlak ön şartı olarak sunulmaktadır. “Bağımsız politika için önce sanayileşme”, “izzetli duruş için önce teknoloji” söylemleri, rasyonel görünse de siyasal irade ve ideolojik yönelim gibi belirleyici unsurların ikincil konuma itilmesine yol açmaktadır. Oysa tarihsel ve güncel örnekler, siyasal iradenin ve fikrî istikametin, maddi kapasitenin inşasından önce geldiğini göstermektedir. Zira yönetenler, zihnen ve kalben vesayete bağlıysa en gelişmiş silah sistemleri dahi o devleti gerçek bir güç merkezi değil yalnızca daha donanımlı, başkalarının çıkarına hizmet eden aparatlara dönüştürür. Bu nedenle güç yanılgısının aşılması, yalnızca teorik bir düzeltme değildir. Aynı zamanda siyasal düşüncenin yeniden inşasını gerektiren zorunlu bir zihinsel dönüşümdür. Nitekim bölgede kendi ideolojik zemininden mahrum hareket eden devletlerin durumu, bu tespiti doğrulamaktadır. Türkiye’nin güvenlik ve dış politika hamleleri, Mısır’da Muhammed Mursi sonrası yaşanan siyasal dönüşüm, İran’ın bölgesel siyaseti ve Suriye’de ortaya çıkan yeni güç dengeleri, çoğu zaman ABD’nin bölgesel stratejik çıkarlarıyla örtüşen sonuçların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Batı’nın mugalatalı güç anlayışı, gücün yalnızca maddi göstergelerle ölçülebileceği yönünde ciddi bir yanılgı üretmektedir. Oysa sahadaki gerçeklik, gücün salt maddi kapasiteden ibaret olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Afganistan ve Gazze örneklemleri, bu durumun en çarpıcı göstergeleridir. Sınırlı maddi imkânlara sahip devletlerin uzun süreli direnç gösterebilirken, üstün askerî, teknolojik ve ekonomik kapasiteye sahip güçlerin her durumda belirleyici siyasal sonuçlar üretemediği görülmektedir. Bu durum, meselenin güçsüzlük değil, gücün yalnızca maddi göstergeler üzerinden okunma yanılgısı olduğunu ortaya koymaktadır.

Maddi kapasiteyi mutlak güç sayan bu bakışa en çarpıcı cevap, İslâm tarihinin iki sahnesinde verilmiştir: Bedir ve Huneyn. Bedir, azlığın ve teçhizat eksikliğinin, sarsılmaz akide ve Allah’ın nusreti karşısında nasıl anlamını yitirdiğini gösterir. Sahabe, “önce maddi güç, sonra siyasi eylem” mugalatasına kapılsaydı Bedir’e çıkmazdı. Onlar gücün kaynağının rakam değil, İslâm davetine teslimiyet olduğunu biliyorlardı. Buna karşılık Huneyn’de, “Bugün azlığımızdan dolayı yenilmeyiz” sözüyle zaferi maddi çokluğa bağlayan zihin kayması, Müslümanları bozgunun eşiğine getirmiştir. Bu iki hadise birlikte okunduğunda hakikat berraktır. Güç ne azlıkla ne çoklukla doğrudan bağlantılıdır. Gerçek güç, maddeyi araç, asıl kuvveti ise Allah’ın nizamı kabul eden ideolojik iradededir. Günümüzde Gazze tecrübesi de güçsüzlük mugalatasını fiilen çökertmiş; en dar alanda, en ağır kuşatma ve en kısıtlı imkân içinde bile sarsılmaz akidenin maddi imkânsızlıkları nasıl ikincil vakıa hâline getirdiğini göstermiştir. Bu izzetli duruş, “Daha hazır değiliz, onların silahlarıyla silahlanamadık, şartlar uygun değil…” diyenlerin yüzündeki maskeyi düşürmüştür.

Bugün İslâm coğrafyasındaki birçok ordunun, kâğıt üzerinde muazzam envanter ve personel sayısına rağmen, Müslümanlar katledilirken dış icazet beklemesi, maddeyi tek belirleyici sayan mugalatanın acı sonucudur. Bir devletin maddi eksiklikleri “kader” değildir. Doğru İslâmi çözümlerle aşılabilecek vakıalardır. Buna rağmen kapitalist siyasi-ekonomik uygulamalar “olmazsa olmaz” gibi dayatılarak Müslüman ülkeler İslâm ideolojisinden saptırılmaktadır. “Küresel finans ve faiz nizamının dışında kalırsanız ekonominiz çöker”, “NATO ülkesi olursak askerî kapasitemiz ve teknolojimiz genişler.” Bu ve bunun gibi söylemler, alternatifin İslâm olduğunu perdeleyen bir telkinden ibarettir. Zihin bir kez maddenin tekamülüne hapsolduğunda, Allah’ın kudretini, belirlediği akidesinin gücünü ve İslâm akidesinden çıkan nizamların etkisinin toplumsal dönüşümün anahtarı olduğuyla alakasını kuramaz. İslâm dinini bireysel teselliye ve temennilere hapseder.

Oysa tarihin kritik dönemeçlerinde -Bedir’de olduğu gibi-, doğru fikir ve sarsılmaz inançla hareket eden azınlıklar, maddeten kat kat üstün yığınları ideolojik üstünlükleri sayesinde geriletmiştir. Müslüman ülkelerin asıl gücü, ordusunun sayısından önce, Müslümanların akidesi ile devlet nizamının tam uyumundan fışkırmasıdır. Bu uyum sağlandığında Müslümanlar, devleti inancının koruyucusu görür ve en zor şartlarda dahi sarsılmaz bir kale hâline gelir. İşte bu hakikat, gücün mahiyetine dair yerleşik kabullerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Zira mesele, yalnızca kapasitenin büyüklüğü değildir. Maddi kapasitenin hangi ontolojik ve normatif temelden neşet ettiğidir. Bu bağlamda İslâm’ın güç tasavvuru, hâkim Batı düşüncesinin güç tanımlarından ontolojik düzeyde ayrılmaktadır.

Batılı teoriler, maddeyi esas alarak askerî imkânlar ve ekonomik büyüklük üzerinden gücü, maddi kapasite üzerinden tanımlarken, İslâm düşüncesi ise gücü, her şeyden önce Allah’a iman çerçevesinde ele alır. Allah’ın sübuti sıfatlarından biri olan kudret, Arapça “dr” kökünden gelen [قُدرة] udra(t) “güç, iktidar” sözcüğünden alıntıdır. Kelimenin mefhumu; Allah’ın sınırsız güç ve irade sahibi olduğunu, gücünün yoktan var etmeye ve dilediğini yapmaya, ortadan kaldırmaya muktedir olduğunu ifade eder. Bu hakikat, gücün kaynağını maddeye değil, doğrudan Allah’ın kudretine nispet eder. Dolayısıyla İslâm’da güç, maddi araçların birikiminde değil, İslâm akidesinin üzerine bina edilen nizamlardan beslenen siyasal iradeden doğar. İslâmi güç tasavvuru, insanın yaratılmışlığına dair doğru temel fikrî “akideyi”, Allah ile ilişkisini düzenleyen “hükmü” ve Allah’ın emrettiği “nizamın” meşruiyet çerçevesini temel kabul eder. Kur’an’da defalarca vurgulandığı üzere “güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir.” Ayette ifade edildiği gibi, hakikat idrak edildiğinde insan, Allah’ın her şeye hakkıyla güç yetirdiğini kesin olarak kavrar. [فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ] “Gerçek apaçık ortaya çıkınca, o kişi dedi ki: ‘Artık çok iyi biliyorum ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.’”[1] Bu nedenle İslâm ile Batı düşüncesi arasındaki ayrım, yalnızca yöntem farkı değildir; gücün nereden doğduğuna dair köklü bir ontolojik ayrışmadır.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, kendisine “güç” talepleri yönelten müşriklere verdiği cevapların mahiyeti de bunu gösterir. Müşriklerin maddi mucizeler (güç) talep etmesi Kur’an’da reddedilmiş, gücün maddi göstergelerle değil, tevhit akidesiyle inşa edileceği bildirilmiştir. Gücün yegâne sahibinin Allah olduğu koşulsuz olarak kabul edilir. Böylece güç tasavvurunun, maddi varlıklara yönelerek değil, İslâm akidesinin ve onun cinsinden nizamın etrafında konumlanarak elde edileceği bildirilir. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimizin Mekke döneminde maddi güçten yoksunken dile getirdiği şu hitap, konunun mahiyetini tefekküre sevk eder:

[يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ أَطِيعُونِي تَجْعَلُوا النَّاسَ وَرَاءَكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. قُولُوا مَعِي: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. يَخْضَعْ لَكُمُ الْعَرَبُ، وَيُؤَدِّي لَكُمُ الْعَجَمُ الْجِزْيَةَ. وَاللَّهِ، لَتُنْفِقَنَّ كُنُوزَ كِسْرَى وَقَيْصَرَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ] “Ey Kureyş cemaati! Bana itaat edin ki kıyamete kadar bütün insanlar da sizin ardınızdan yürüsün; benimle birlikte ‘Lâ ilâhe illAllah’ deyiniz. Bütün Araplar size boyun eğeceği gibi, Arap olmayanlar da size cizye ödeyecektir. Allah’a yemin ederim, Kisrâ’nın ve Kayser’in hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.”[2]

Mekke döneminde maddi güçten yoksun olan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, “Lâ ilâhe illAllah” çağrısıyla büyük siyasal dönüşümlerin müjdesini vermesi, gücün hangi temelde inşa edilmesi gerektiğini göstermektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ, müminlerin güç tasavvuruna müdahale edebilecek maddi unsurlar karşısında İslâm akidesini koruyucu bir zırh olarak tesis etmiştir. Kur’an ve Sünnet’te geçen “mülk, rızık, ecel, nusret” kavramları, gücü maddi tahakküm ve tasallut üzerinden okuyan zihniyete karşı, müminlerin zihin ve nefislerine müdahaleyi engelleyen ilkesel dayanaklar olarak kullanılmıştır. Bu sebeple sahabe efendilerimiz, tabiin, tebeu’t‑tabiin ve onları izleyen nesillerin hareket sahası genişlemiş, İslâm Devleti’ni maddi gücü merkeze almadan, kıtaları aşan bir ufukla akide‑meşruiyet‑nizam‑irade zemininde taşımışlardır. Nitekim Firavun örneği, bu zırhın mahiyetini berraklaştırır. Firavun’un, Nil’in akışını ve elindeki siyasî/askerî imkânları mutlak güç sanarak “Bu nehirler benim altımdan akmıyor mu?” sözleri ile bugün ABD’nin, Basra Körfezi üzerinden mülk ve kudreti kendine nispet eden yaklaşımı arasında mana itibarıyla bir fark bulunmamaktadır. Allah, mülkün yalnızca kendisine nispet edilmesi gerektiğini, rızkın O’nun takdiriyle dağıtıldığını, ecelin beka vehmini boşa çıkardığını ve İslamî gücün ancak O’nun emrettiği istikamette tecelli ettiğini bildirerek, maddi gücü mutlak üstünlük ölçüsü hâline getiren Firavun, ABD ve benzeri yapılara dayalı sapmaları hükümsüz bırakmıştır.

“İslâmi güç” tasavvuru, varlıklara (servet-teknik-ordu) “sebep” payesi vermeyi reddeder. Gücü; akideye dayalı meşruiyet, nizamın tatbiki, toplumsal uyanıklık ve siyasal irade ile temel (Kelime-i Tevhit) fikrine bina eder. Firavun’un; “nehirler benim altımdan akar” sözleri, gücü maddi varlığa özdeşleştiren Batılı güç bakış açılarının tarihî örneğidir.

Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Allah’ın, gücü kendine nispet etmesini, zikir ve dua yöntemiyle âdeta Müslümanların DNA’larına işlemiştir. Müslümanların şahsiyetlerinde İslâm’ın güç tasavvurunu oluşturan rivayetler incelendiğinde; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…” ifadesi, kudretin ve dönüşümün nihai kaynağının Allah olduğunu hatırlatır. Rivayetlerde “cennet hazinelerinden bir hazine” şeklinde nitelenmesi, müminin kudret algısını tevhit ekseninde sabitlemenin neden asli bir gereklilik olduğunu gösterir. Böylelikle güç, maddi araçlara yüklenen “yeterlilik” vehminden korunur. Rivayetler, gücün dayanağını akidenin merkezine yerleştirir. “Hasbunallâhu ve ni‘me’l‑vekîl…” ise tehdit, kuşatma ve belirsizlik anlarında müminin “vekil” bilincini tazeleyen siyasal motivasyon cümlesidir. Uhud sonrası Hamrâü’l‑Esed seferine çıkan sahabenin bu sözü söyleyerek “Allah’ın nimet ve fazlıyla geri dönmesi”, Allah’ın istikametinin siyasi stratejik dayanıklılığı da beslediğini gösterir. Yani dua, pasif bir tevekkül değil, iradenin doğrultusunu sabitleyen bir akıldır. “Lâ ilâhe illAllâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mulku ve lehu’l-hamdu ve huve alâ kulli şey’in kadîr.” zikri de mülkün ve hamdin Allah’a aitliğini sürekli tekrar ederek egemenliğin gerçek sahibine dair bilinci diri tutar. Sahih rivayetlerde bu zikrin düzenli tekrarıyla ilgili bildirilen büyük mükâfatlar, “gücün” ancak iman, tevhit ve meşruiyet üzerine kurulduğunda anlam kazandığını pekiştirir. Bu vb. zikirler, mucize talep eden bir beklenti üretmez. Tam tersine, müminin güç anlayışını doğru istikamet-sağlam irade-tevhidi bilinç üçlüsüyle terbiye eder.

İslâmi güç tasavvuru, üç temel hükme dayanır. Birincisi, gücün gerçek kaynağı Allah’tır (egemenlik-mülk-ilahlık). İkincisi, insanın üreteceği güç, maddeden önce akide-nizam-siyasal iradeye dayanır. Maddi varlık fikirden önce gelmez. Fikrî yükseliş maddeden önce gelir. Maddi varlığa hüküm verir. Maddi araçlar yalnızca bu temelin sonucu ve vasıtasıdır. Bedir, Mûte ve Ayn Câlût vakıaları, uluslararası ilişkiler için birer örneklemdir. Akide-nizam-siyasal irade tertibinin sahadaki karşılığını açıkça ortaya koymaktadır. Üçüncüsü, zaferi belirleyen, kapasitenin niteliği değildir. Allah’ın takdiri olarak gelen nusrettir. Nusret, usûl-i fıkıh açısından şartsız/iletsiz bir hükümdür. Maddi araçlar, onun vesilelerinden biri olabilir ya da olmayabilir. Fakat zaferin/nusretin müsebbibi, Allah’ın takdirinden başka bir şey değildir. Kur’an’daki Talut-Calut kıssasında[3] İsrailoğulları; “bize bir komutan gönder, Allah yolunda savaşalım” der. Fakat Talut seçildiğinde onun fakirliği ve mülk sahibi olmaması eleştirilir. “O nasıl bize hükümdar olur? Ona malca bolluk verilmedi.” denilerek maddi kapasiteye sahip biri talep edilir. Allah takdirini şöyle bildirir: “Allah onu seçti ve ona ilim ve beden gücünü artırdı.” Şüphesiz ki Allah, mutlak güç ve kudret sahibidir.

“İslâmi güç” tasavvurunu oluşturan üç temel hüküm, İslâmi ölçekte devletin gerçek güç dinamiklerini, maddi unsurların toplamından çok daha derinde işleyen dört kurucu sütun üzerine bina eder. Bu dört sütun, raşid halifeler zamanında ve İslâm tarihi sürecinde pratize edilmiştir. Birincisi, egemenliğin şeriatta olması, yani hüküm koyma yetkisinin bütünüyle Allah’a ait olduğunun kabulüdür. Bu ilke, devletin meşruiyetini beşerî tasarruflardan değil, şer‘i delillerden almasını sağlayarak gücü, korku veya zorbalık yerine fikre dayalı bir egemenliğe dönüştürür. İkincisi, otoritenin (sulta) ümmette bulunmasıdır. Yönetme yetkisi ümmete aittir, halife bu yetkiyi ancak ümmetin rızası ve beyatıyla temsil eder. Böylece güç, zorbalığın değil, rıza‑temelli meşruiyetin ürünüdür. Üçüncüsü, devletin tek bir halife ile temsil edilmesi, yani siyasi iradenin parçalanmasını engelleyen ve stratejik yönelişi yekpare hâle getiren birlik ilkesidir. Bu ilke, dağınık otoritelerin sebep olduğu zafiyetleri dışlar. Ümmetin bütün imkânları tek bir siyasi merkezde toplanır. Dördüncüsü ise, halifenin şer’i hükümleri ümmetin maslahatına göre tebenni etme (benimseme) yetkisidir. Böylece ihtilaflı sahalarda bağlayıcı bir nizam kurulur, kurumlar ve idari yapı arasında tam bir uyum ve koordinasyon sağlanır. Bu dört sütun birleştiğinde ortaya çıkan güç, tank-uçak-roket-SİHA envanteriyle ölçülebilecek bir kapasite değildir.

İslâmi güç modelinin nasıl işlediğini gösteren en çarpıcı tarihsel örneklerden biri, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke döneminde söylediği şu sözdür: “Kisrâ’nın ve Kayser’in hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.” Bu ifade, maddi imkânların henüz yok hükmünde olduğu, Müslümanların sayıca az ve baskı altında bulunduğu bir dönemde söylenmiştir. O günün şartlarında bu cümle, modern güç anlayışının iddia ettiği “maddi kapasite siyasal sonuç” denklemine tamamen aykırı bir beyan niteliğindedir. Çünkü Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, maddi güce sahip olmadan gücün kaynağının akide, hüküm ve nizam olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle söz, geleceğin maddi kapasitesini önceleyen değil, temel fikri doğru kurarak kapasiteyi meydana getiren bir güç modelinin ilanıdır. Bu nübüvvet beyanı, Ömer RadiyAllahu Anh’ın Hilâfeti döneminde gerçekleşmiştir. Kisrâ’nın ve Kayser’in hazineleri Medine’ye ulaştığında İslâm Devleti, tarihte eşi benzeri olmayan bir maddi kapasiteye sahip hâle geldi. Örneğin belirleyici özelliği, Ömer RadiyAllahu Anh’ın maddi serveti güç olarak mutlaklaştırmamasıdır. Aksine, ayaklarına serilen serveti dakik bir kavrayışla ideolojiye döndürerek, şer’i hüküm ve akidevi ilkelerden hareketle istinbat etmiştir. İslâm Devleti’nin mali nizamını kurumsal ve hukuki statüde benimseme haline getirmiştir.

Ömer RadiyAllahu Anh’ın ayaklarının altına serilen Kisrâ ve Kayser hazineleri, eğer modern güç anlayışında olduğu gibi “gücün kendisi” sanılsaydı, İslâm Devleti kapitalist bir coğrafya olurdu fakat tarihi dönüştüren güç merkezli bir hadarat olamazdı. Ömer RadiyAllahu Anh, şer’i hükümlerden yaptığı benimsemeler ve servetin Allah ve Rasulü’nün hükmüne döndürülmesiyle tarihin en güçlü siyasal düzenlerinden birini ortaya çıkarmıştır. Ömer RadiyAllahu Anh dönemi, İslâmi güç tasavvurunun sebep sonuç ilişkisini gösteren en parlak tarihsel örneklerden biridir.

İslâmi güç, nihayetinde Müslümanların devlete duyduğu güven, yöneticinin dayandığı akidenin tavizsizliği ve devlet nizamının İslâmi ölçülere bağlılık derecesiyle ortaya çıkar. Maddi araçlar ise ancak bu temelin üzerinde yükseldiğinde anlam kazanır. Temel doğru kurulmadığında, en büyük kapasiteler bile sonuç üretmezken; temel doğru kurulduğunda sınırlı imkânlar bile orantısız bir etki doğurur. İslâm’ın devlet tasavvurunda güç, maddi birikimin değil, akide-hüküm-nizam bütünlüğünün doğal sonucudur. Bu nedenle İslâm’ın güç modeli, gücü, teknik bir kapasite meselesi olarak değil, tevhidî temele bağlı, bütüncül bir siyasal varlık olarak tanımlar.

İslâmi güç tasavvuru, Batı’nın hatalı nedensellik kurgusu sonucu kabul ettiği maddi kapasiteyi mutlaklaştırmaz. İslâm, ölçmeyi reddetmemekle birlikte, ölçülen her göstergenin sadece bir araç (vesile) olduğunu ancak doğru akideye, nizama ve siyasi iradeye dayandığı zaman ümmetin maslahatına hizmet edebileceğini bildirir. Gücün maddi araçlara değil, onları yöneten ideolojik çerçeveye nispet edilmesi, İslâm’ın siyasal metodunun omurgasıdır. Bu tertip kurulduğunda maddi kapasite kendiliğinden bir çarpana dönüşür. Kurulamadığında ise en yüksek bütçeler, en gelişmiş ordular, en parlak göstergeler bile boşta dönen araçlar hâline gelir. İslâm’ın güç tasavvuru doğru zeminlere oturduğunda kapasite, sadece sonuç üreten bir araç değil tarihin akışını değiştiren çağ açıp çağ kapatan bir iradeye dönüşür. Müslüman ülkelerin bugün yaşadığı siyasal tıkanıklıkların aşılması ve doğru çözümler üretilebilmesi de ancak İslâmi güç tasavvurunun yeniden ihyasıyla mümkündür.

Siyasilerin, âlimlerin ve devlet adamlarının “İslâmi güç” tasavvurunda kavraması gereken en temel husus, maddi kapasitenin “iradesi” olmayan, yönlendirilmeye muhtaç bir araç olduğu gerçeğidir. Okyanusta gemiyi limana ulaştıran motorun beygiri değil, dümene ve pusulaya hükmeden kaptanın iradesidir. Motor rota belirleyemez, rotayı zihindeki ideolojik pusula tayin eder. Kaptanı olmayan yahut pusulası bozuk gemi, motor gücü ne olursa olsun dalgalar arasında savrulur ve başkalarının çizdiği rotaya mahkûm kalır. İslâm ümmetinin sahip olduğu mevcut maddi kapasite, Müslümanların maslahatına hizmet edebilmesi için bağımsız bir siyasal iradeye muhtaçtır. Arkasında İslâm ideolojisi olmayan maddi güç, toplumu güçlendirmez, bilakis daha kolay yutulabilir bir hedef haline getirir. Maddi güç ancak “çarpan”dır. Temeldeki fikir ve irade sıfır ise çarpan ne kadar büyük olursa olsun sonuç yine sıfırdır. Bu yüzden siyasi uyanıklık, dünyayı ve uluslararası ilişkileri yalnızca pragmatik çıkarla değil, doğrudan İslâm akidesi zaviyesinden okuyabilme basiretidir. Bu basiret yoksa, elinizdeki en gelişmiş silah bile sizi vesayetten kurtarmaz.



[1] Bakara Suresi 259

[2] Taberî, Tarih; İbn Hişam, Sîre; el-Bidaye ve’n-Nihaye, İbn Kesîr

[3] Bakara Suresi 246-251


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz