MÜSLÜMANLAR İÇİN YEGÂNE MASLAHAT ŞER’İ HÜKÜMLERE BAĞLANMAKTIR

Ahmet Sapa

Bugün Müslümanların en çok istismar edilen kavramlarından biri de “maslahat”tır. Maslahat adına konuşanlar, çoğu zaman çağın değişen şartlarını baz alarak şer‘î hükümlerin askıya alınmasını, haramların meşrulaştırılmasını, zulmün olağanlaştırılmasını savunur hâle gelmiştir. Oysa İslam’da maslahat, keyfî bir yarar kavramı değildir. Maslahat: Allah’ın razı olduğu, O’nun hükmüyle kayıtlı ve O’nun indirdiği ölçülere bağlı faydadır. Bu sebeple maslahatın varlığı, doğrudan hüküm yetkisinin kime ait olduğu sorusuyla ilgilidir. Hevâya, zamana, şartlara, iktidara veya çoğunluk iradesine göre şekillenen göreceli bir fayda algısı değildir. Maslahat, bizzat Allah’ın hükmüne bağlanan, kaynağını vahiyden alan ve sınırları şeriatla çizilmiş bir hakikattir. Bu sebeple şu hakikati en başta açıkça ifade etmek gerekir: Müslümanlar için yegâne gerçek maslahat, şer‘î hükümlere bağlanmaktır. Bunun dışındaki her “fayda” iddiası, ya kısa vadeli göreceli bir refah ve aldatmacadır ya da uzun vadeli sistematik mefsedetin öncüsüdür.

İslam fıkhında, usûlünde maslahat; şeriatın maksadına uygunluk anlamı taşır. İmam Şâtıbî, el-Muvâfakât’ta maslahatın; dinin korunması, canın korunması, aklın korunması, neslin korunması ve malın korunması gibi zaruriyyât-ı hamseye hizmet ettiğini ifade eder. Bu esasların vaaz edicisi Allah Teâlâ iken bu kıymetlerin koruyucusu ise sultandır. Otoritedir.

Dolayısıyla maslahat, Allah’ın hükmüne rağmen değil; ancak Allah’ın hükmüyle mümkündür. Şer‘î hükümlerin askıya alındığı, etkisizleştirildiği veya bireysel alana hapsedildiği bir düzende maslahattan söz etmek, kavramın içini boşaltmaktan başka bir anlam taşımaz.

Buradan yola çıkarak şer‘i hükümlere bağlanmak bir tercih değil zorunluluk olduğu görülecektir. İslam, iman ile hükme bağlılık arasındaki bağı kopmaz bir şekilde kurar. İslam: yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret bir din değil; hayatın tamamını kuşatan ilahî bir nizamdır. Şöyle ki İslam: kişinin rabbi ile, kendisi ile ve diğer insanlarla ilişkisini düzenleyen bir dindir. Bu nizamın kalbini; akide, omurgasını ise şer’î hükümler oluşturur. Şer’î hükümler, Allah Teâlâ’nın kulları için belirlediği helal–haram çizgisini, adalet ölçüsünü ve istikamet yolunu ifade eder. Bu hükümlere bağlanmak, tercih meselesi d[1]eğil; imanın tabiî bir gereğidir. Zira imanın semeresi şer’i hükümlere bağlanmaktır. Allah’a iman ettiğini iddia edip O’nun hükümlerinden yüz çeviren bir anlayış, Kur’an ve Sünnet nazarında yok hükmündedir.

Kur’an-ı Kerim, iman ile Allah’ın hükmüne teslimiyet arasındaki kopmaz bağı açıkça ortaya koyar.

 

فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا۟

‘’…Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha iyidir.’’  

 

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّىٰ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Hayır! Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp sonra verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.”[2]

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ

‘’İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur’’[3]

Bu ayetler, şer‘î hükümlere bağlanmanın ahlâkî  veya bir tercih konusu değil, imanî bir zorunluluk olduğunu açıkça beyan eder. Müslüman için fayda, maslahat, rahatlık, istikrar, istikamet veya kalkınma; ancak bu teslimiyetin sonucu olarak anlam kazanır. Aksi hâlde elde edilen şeyler, zahiren “fayda” gibi görünse bile hakikatte kayıp ve yıkımdır.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in  çağları aşan mesajları bu hükümlere bağlanmanın ehemmiyetini açıkça ortaya koymaktadır.

مَنْ عَمِلَ عمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُو ردٌّ

“Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir."[4]

لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ

"Hiç birinizin iradesi (arzusu) benim tebliğ ettiğim şeylere tâbi' olmadıkça mü'min olmuş olmazsınız."

Şer‘î hükümlerin toplum hayatından çekildiği her alanda, mefsedetler sistematik biçimde yaygınlaşır. Bugün faiz, zina, içki, kumar, uyuşturucu, şiddet, hırsızlık, gasp, cinayet, darp, sanal bahis ve her türlü çürüme; bireysel zafiyetlerin ötesinde açıkça nizam ve yönetim sorunu olduğu görülür.

Rabbimiz bu hakikati Kur’an-ı Kerim de şöyle ifade eder:

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ

“Eğer hak, onların hevâlarına uysaydı gökler, yer ve içindekiler bozulurdu.”[5]

Yine bu hakikati en veciz şekilde ifade eden Şeyh Takiyyüddin en Nebhani: ‘’Bir toplumda suç ender görülüyorsa insan, sık görünüyorsa nizam bozuktur.’’ tespiti hafızalara kazınması gerekir.

Şer’i hükmün yerine hevânın, vahyin yerine beşerî aklın ikame edildiği her sistem, kaçınılmaz olarak bozulma ve zulüm üretir. Bugün Müslümanların arasında haramların sıradanlaşması, günahların kamusal meşruiyet kazanması ve zulmün olağan yönetim pratiği hâline gelmesi, bu bozulmanın doğal sonucudur. Ve bu en büyük zarar yani mefsedettir. Bugün Müslümanlar için en büyük maslahat ve fayda; fesat, tuğyan ve zulümleri ortadan kaldıracak olan İslam’ın hayatın her alanına hakim kılınmasıdır. Çünkü İslam, sadece bireysel ibadetler ve ahlâktan ibaret değildir. İslam; akide, ibadet, muamelat, yönetim ve siyaset bütünlüğüne sahip bir nizamdır. Yönetim boyutu olmayan bir İslam tasavvuru, yarım bir din algısıdır.

Maslahatın gerçekleşmesi için şer‘î hükümlerin bağlayıcı ve yaptırımlı olması gerekir. Bireysel dindarlık, ferdi ibadetler, toplumsal düzeni korumaya yetmez. Zira haramlar, sadece bireyin vicdanını değil; toplumun bütün yapısını, dinamiklerin ifsat eder.

Bakın bugün demokratik laik sistemler, bazı alanlarda geçici faydalar üretip toplumun algılarını adeta tarumar etmekte. Unutulmamalıdır ki bu rahatlıklar; iman, helal ve haramlar pahasına sağlanıyor. Öyle ki, bugün İslam coğrafyasında ekonomik büyüme söylemleri eşliğinde; faiz normalleşmiş, zina kültürel özgürlük olarak sunulmuş, içki ve uyuşturucu gençliğin bir parçası olmuş, aile kurumu çözülmüş, kul hakkı umursanmaz hâle gelmiştir. Yeryüzünün onca genişliğine rağmen, Allah Teâlâ’nın çizdiği helal dairesi, küfür düzenleri aracılığı ile bu genişlik daraltılmış ve neredeyse nefes alınmaz hale getirilmiştir. Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Şer’i ahkamın dışlandığı her düzen, haramı, fesadı korur, helali ıslahı zayıflatır.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur:

إِنَّ اللَّهَ لَيَزَعُ بِالسُّلْطَانِ مَا لَا يَزَعُ بِالْقُرْآنِ

“Allah, yönetici ile (devletle) engellediğini Kur’an ile engellemez.” [6]

Bu hadis, devlet otoritesinin şer‘î hükümlerin uygulanmasındaki vazgeçilmez rolünü net biçimde ortaya koyar. Hal böyle olunca bütün Müslümanların maslahatı adına İslam inkılabı günün en öncelikli meselesidir. Bu inkılap, mevcut bâtıl düzenlerin yerine hayatın her alanını kuşatıcı bir yönetim ve toplum inşasını hedefler. Bu, sadece yöneticilerin değişmesi değil, hakimiyet anlayışını baştan aşağı değiştirmektir. Yine bu hadis, niyet ve vaazla değil, devlet gücüyle maslahatın korunabileceğini ortaya koyar. Dolayısıyla İslâm devleti olmadan maslahat, en fazla temenni düzeyinde kalır.

Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ

Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzünde hâkim kılacağını vaat etmiştir.”[7]

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ

“İmam (Halife) bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [8]

Bu ayet ve hadisler, maslahatın iktidar ve hakimiyet boyutunu açıkça ortaya koyar. İslam inkılabı olmadan; yani hüküm Allah’a teslim edilmeden, hiçbir maslahat köklü ve kalıcı şekilde gerçekleşmez. Bu hususla alakalı birkaç âlimin görüşünü zikrederek devam edelim. İslâm siyaset fıkhının temel metinlerinden kabul edilen el-Ahkâmü’s-Sultâniyye’de İmam el-Mâverdî, devletin varlık sebebini açıkça maslahatla ilişkilendirir: “İmamet; dinin korunması ve dünyanın onunla düzenlenmesi için konulmuştur.”

Yine İmam Gazâlî, İslâm fıkhında din–devlet ilişkisinin en net tanımını yapan isimlerden biridir. “Din ve sultan ikiz kardeştir. Din temeldir, sultan onu koruyandır. Temeli olmayan yıkılır, koruyucusu olmayan zayi olur.”[9]

İmam Şâtıbî ise “Şeriatın dışına çıkan bir maslahat, maslahat değil; bâtıldır.” diyerek devamında ise “Maslahat, ancak şeriatın maksatlarına hizmet ettiği sürece geçerlidir.”[10] Dolayısıyla İslâm devleti yokken “maslahat var” demek, gerçekte bâtılı maslahat diye pazarlamaktan başka bir şey değildir.

İmam İbn Teymiyye, Siyâsetü’ş-Şer‘iyye adlı eserinde bu meseleyi son derece açık ve sert bir şekilde ifade eder: “İnsanların dini ve dünyevi işleri, ancak otoriteyle ayakta durur.”

İbn Haldûn, Mukaddimede devletin niteliğini değerlendirirken şu tespiti yapar: “Şeriata dayanmayan mülk, zorbalığa dönüşür. Şeriatın hâkim olmadığı bir yönetimde adalet süreklilik kazanamaz.”

Görüşlerini ele aldığımız bu âlimlerin ve daha fazlası İslâm devletini Hilâfet’i sadece bir ideal olarak değil, adaletin ve maslahatın zorunlu şartı olarak kabul etmeleridir. Dinin, nefsin, aklın, neslin, malın korunmasının, bunların fesada düşmesinden emin olunmasının yegâne yolu olan Hilâfet, en büyük maslahattır. Adaletin sürekliliği, toplumun güvende olması, dinin korunması madem şer’i ahkamın kamilen tatbiki ile olmakta o halde batıl düzen ve nizamların sağladığı birtakım faydalarla oyalanmak Müslümanlar için büyük bir vebaldir.

İslam şeriatının sınırlarını açık bir şekilde tayin ettiği maslahatı şekilden şekile sokarak Müslümanları oyalayan anlayışlara kapılar kapatılmalı. Bütün mefsedetlerin başı olan laik demokratik sistemlerin varlığını normalleştiren, bu sistemlerin sistematik bir şekilde ürettiği haramları, zulümleri, cürümleri, fesadı, ekin ve nesli ifsat eden, birey, aile ve toplumu çürüten anlayışı ortadan kaldırmayı en öncelikli amel ve maslahat görmemiz gerekir. Madem mefsedetlerin def-i maslahatların celbinden önceliklidir. O halde bütün mefsedetlerin kaynağı olan bu düzenlerin, bütün maslahatların kendisiyle gerçekleşeceği İslam’ın yönetimini var etme zamanıdır.

Zira bu kokuşmuş düzenlerin oluşturduğu atmosfer, Müslümanları nefessiz bırakmakta. Zihinlerini dumura uğratırken, anlayışlarını köreltmekte, kalplerini katılaştırmakta, amellerini tamamen heva ve hevese indirgeyerek metalaştırmakta. Rableri olan ilişkileri haramlarla kesilmekte.

Geldiğimiz noktada şeri hükümlere bağlanmaktan başka çaremizin olmadığını bizler için tek maslahatın bu esas olduğunu akıl ederek hakkıyla inanıp ona uygun amelleri icra etmemiz tercih değil vucubiyet ifade etmektedir. Geçici çıkarlar, değersiz faydalar, ümmeti yiyip bitirmiştir.

Tekrar bütün izzet ve ihtişamıyla hayır kapılarını sonuna kadar açacak, haram ve zulümleri boğacak, ekin ve neslin eminliğini sağlayacak, İslam’ı davet ve cihat bütünlüğünde yeryüzünün tamamına taşıyacak olan İslam inkılabını var etmek için harekete geçme vaktidir.



[1] Nisâ 59

[2] Nisâ 65

[3] Şûrâ 10

[4] Müslim, Akdiye 17, 18

[5] Mü’minûn,71

[6] İbn Mâce

[7] Nûr55

[8] Buhâri-Müslim

[9] İmam Gazâlî, el-İktisâd fi’l-İtikâd

[10] Şâtıbî, el-Muvâfakât)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz