MEDENÎ/SİVİL DEVLET: “İSLÂM DEVLETİ” FİKRİNDEN SAPTIRMA TUZAĞI

Haluk Özdoğan

Suriye’deki son gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Müslüman ülkelerde gerçek bir dönüşümden ve halkların otoriter yöneticilere karşı ayaklanmasından duyduğu endişeyi gizleyememesine yol açtı. Hatta bu endişe, halkı Müslüman ülkelerin liderlerinin kalplerine de sirayet etti. Ürdün, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve İran dışişleri bakanları, Beşar’ın düşmesi netleşince, Doha’da toplanarak “Suriye’deki mevcut krizin bölgesel ve uluslararası güvenlik üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğunu” ifade ettiler.

Yine ABD, halkı Müslüman ülkelerdeki işbirlikçi rejimlerin yıkılmasından duyduğu korkuyu düzenli aralıklarla dile getiriyor. Bu korku, ülkenin üst düzey yetkililerinin açıklamalarına da yansıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Suriye’deki çatışmaların Ürdün, Yahudi varlığı ve Irak’a yayılmasını önlemek amacıyla “bu ülkelerin desteklenmesi gerektiğini” ifade etmişti. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanı Antony Blinken da NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Hilâfet Devleti’nin yeniden tesis edilmesini engellemenin stratejik bir gereklilik olduğunu vurgulamıştı.

“Medeni Devlet” Aldatmacası

İşte bu aşamada kadın ve azınlık hakları üzerinden, Arap Baharı’nın uğradığı tüm İslâmî beldelerde olduğu gibi tedavüle sokulan, savunanların bile ne anlam ifade ettiğini bilmedikleri “sivil/medeni devlet” şiarı yükseltiliyor. Kadın haklarının ve azınlık haklarının korunmasının ancak “sivil, demokratik bir yönetimle mümkün olacağı” propagandası yapılıyor.

Zira asıl mesele ne kadın haklarıdır ne de azınlık haklarıdır. Asıl mesele, İslâm ümmeti üzerindeki sömürgeci kâfir Batı devletlerinin tahakkümünün sürdürülmesi, İslâmî beldelerdeki halkların sürekli fitne ateşiyle kavrularak, suni problemlerle meşgul edilmesi ve kalkınmasının engellenmesidir. Laik düşüncenin Müslümanlar tarafından, özellikle de Arapların çoğunlukla yaşadığı İslâmî beldelerde doğrudan kabul görmeyeceğinin farkındadırlar. Bu nedenle genel olarak kamuoyu tarafından daha kabul gören başka bir terimi yaymaya çalıştılar ki bu da “medeni/sivil devlet” terimidir.

İslâm ülkelerinde insanlar bu kavramı yeni duymuş olsalar da bu kavram, -sahiplerinin arzuladığı anlamda- medya ve siyasî platformlarda, ayaklanan halkların arzuladığı yaşam tarzının özeti olarak sıkça kullanılıyor. Bu kavram, daha önce Tunus, Mısır, Yemen ve istisnasız tüm ayaklanan ülkelerde de dillendirilmişti.

Genel olarak sivil/medeni devletin “vatandaşlık temelinde, ırk, renk veya din ayrımı olmadan, vatandaşların seçtiği ve yasa önünde herkesin eşit olduğu; baskıya veya olağanüstü hâl yasasına yer olmayan, hiç kimsenin veya partinin kendi görüşünü başkalarına dayatmadığı, başkalarına saygı gösterilmesi gerektiği ve tüm insanlar arasında hakemin sandıklar olduğu modern ve gelişmiş kurumlara sahip bir devlet” anlamına geldiği iddia edilmektedir. “Yönetici değişikliği devrimi” sonrası iktidara gelen yeni yöneticiler, bir yandan uluslararası toplumu “İslâmi devlet projesi”ni benimsemediklerine ikna etmek, diğer yandan da yönettikleri halklara “medeni devlet” ile “seküler devlet”in aynı şey olmadığını, medeni devletin İslâmi referansa sahip olduğunu, İslâmi beldelerde yaşayan insanların inançlarıyla ve özellikle de Müslümanların inancıyla çelişmediğini, “İslâmî referanslı bir sivil devlet”in de olabileceğini iddia ediyorlar.

Ayrıca, sivil devletin propagandası, Batı’nın bayraklaştırdığı özgürlükler ve demokrasinin yanına, hayat anlayışına bağlı ancak tüm insanların özlemini duyduğu bir kavram olan “adalet” iliştirilerek yapılıyor. Bu üç değerin, her zaman ve her yerde toplumların aradığı evrensel ilkeler olduğu; tıpkı insanın nerede olursa olsun suya, havaya ve güneş ışığına ihtiyaç duyması gibi vazgeçilmez olduğu savunuluyor. Eğer biri demokrasiye “hayır” derse, sanki odasına pencereden giren güneş ışığını reddetmiş ya da sıcak bir günde soğuk suyu geri çevirmiş gibi kabul ediliyor.

Medeni devleti savunanlar veya en azından kabul eden bazıları, bu kavramla “askerî olmayan devleti”, yani “askerler tarafından yönetilmeyen devleti” kastettiklerini iddia etmektedirler. Ancak bu anlam, “medeni devlet” teriminin benimsenmesini haklı çıkarmaz. Günümüzde “medeni” kelimesi, “askerî” kelimesinin karşıtı olarak kullanılsa da “medeni devlet” kavramı, esasen “seküler devlet” anlamına gelmektedir. Ayrıca bir devleti yalnızca “askerî olmayan” şeklinde tanımlamak, ona herhangi bir kimlik veya sistem kazandırmaz; sadece askerî yönetim vasfını ortadan kaldırır.

Sivil Devlet Gerçeği

Öncelikle, sivil devletin -dayandığı temel bakımından- “ideolojiden arınmış olduğu” iddia edilmektedir. Gerçek şu ki, bir devletin var olması için, toplumun benimsediği temel fikirler kaçınılmazdır. -İster doğru ister yanlış olsun, isterse kâinat, insan ve hayatın öncesi ve sonrasıyla ilişkisini açıklayan temel düşünceler olsun- hiçbir devlet, bu fikirler olmadan varlığını sürdüremez. Sivil devletin doğası, genel medeniyet unsurları, bilimsel ya da teknolojik gelişmeler gibi tarafsız ve evrensel bir olgu değildir. Halbuki bu evrensel unsurlar, Müslümanların coğrafi konumları ne olursa olsun -ister Japonya’da ister Çin’de ister Avrupa’da olsun- alıp benimseyebileceği ve yararlanabileceği evrensel kazanımlardır.

Formun Üstü

Formun Altı

Öte yandan, sivil devlet, “pencerelerin ve kapıların açılması gereken güneş ışığı” gibi de değildir. Sivil devlet, özellikle “yaratıcının varlığı” meselesini ve “ölümden sonraki yaşam” gibi buna bağlı meseleleri ele almayı gereksiz gören Batılıların devlet anlayışıdır. Batılılar, din ile akıl arasında uzlaşma sağlamakta zorlanmış ve bu nedenle “orta yol” bakışını benimsemişlerdir. Oysa İslâm’da din ile akıl arasında böyle bir çelişki hiçbir zaman olmamıştır. Zira İslâm, aklı esas alarak inşa edilmiş ve hayatın her alanına dair düzenlemeleri akıl ile uyum içinde sunmuştur. Bu “uzlaşı” veya “orta yol” bakışı, Batı’nın inancını ve ideolojisini şekillendirmiştir. Sonuç olarak, yaratıcının varlığı meselesinin kamu işlerinde bir rolü olmaması gerektiğine karar vermiş ve hayatın her alanının düzenlenmesinde insan aklına başvurmuşlardır. İşte bu, demokrasinin temelini oluşturmuştur.

Daha sonra, kâfirler bu düşünceyi İslâm ülkelerine aktardılar. Bakışlarını zelil bir şekilde Batı’ya çevirip yönetimlerinin meşruiyetini kâfirlerin desteğine dayandıran, onların çıkarlarının koruyucusu, sömürü ve tahakkümlerinin sigortası olan işbirlikçi yöneticiler, devletin yönetiminde yaratıcının hüküm ve kurallarının yer almaması gerektiğini savunarak, dini sadece bireysel bir inanç meselesi olarak kabul ettiler ve bunun devletin kimliğine yansımaması gerektiğini düşündüler. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle; “Kişi laik olmaz, devlet laik olur.” Buna göre, arzulanan sivil devlette -bu yönetim modelinden teknokrat yönetim olarak da söz edenler vardır- toplumun yapısı, sayısal çoğunluğa göre belirlenecektir.

Dolayısıyla, dinî unsurların devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılması onlara uygun göründü. Bu yüzden bu sisteme “sivil devlet” adını verdiler. Bu yaklaşımla, İslâm ülkelerindeki toplumlarda, özellikle de Arap ülkelerinde, öncelikli olarak şeriatın uygulanmasını değil, seküler özgürlüğü ve sivil devleti talep etmeye başladılar. Oysa bu, büyük bir tuzak ve aldatmacadır!

Formun Üstü

Formun Altı

Sivil Devletin Çelişkileri

Sivil devleti savunanlar, temeli akla ve fıtrata uygun ruhî ve siyasî bir akide olan İslâm’ı, Avrupa’nın Orta Çağ’ındaki din adına kilisenin din adına uyguladığı zulüm ve baskıyla eş tutmuşlardır. Bu bakış açısıyla, insanların din esaslı bir devlet isteyemeyeceği, dolayısıyla içinde hiçbir dinin hâkim olmadığı, tamamen dinsiz/seküler bir devlet modelinin gerekliliğini savundukları anlaşılmaktadır.

Buna karşılık, İslâmî beldelerde esas alınması gereken elbette ki İslâm’dır. Ancak sivil devlet anlayışı, dinin siyasetten ayrılması gerektiğini öne sürer. Bu anlayışa göre, ne siyasette dinin etkisi olmalı ne de din siyasetle ilişkilendirilmelidir. Oysa kâfir sömürgecinin amacı açıktır: İslâm’ın siyasete, yani kamu işlerine müdahale etmesini, dolayısıyla İslâm’ın yönetime gelmesini engellemektir. Bunun asıl anlamı, uluslararası arenada sömürüyü sona erdirecek tek güç kaynağı olan İslâm’ı Müslümanlardan uzaklaştırmaktır.

Onların görüşüne göre, bu devlet, tüm milletlere, dinlere, inançlara ve ideolojilere -doğru ya da yanlış olmasına bakılmaksızın- eşit mesafede duran ve dolayısıyla “aynı vatanda bir arada yaşamak ve çatışmayı önlemek için insani bir çıkış yolu” olarak sunulan bir yapıdır. İddialarına göre, toplumun çoğunluk görüşüne göre şekillenen, belirli bir kimliği veya kendine özgü bir toplumsal vasfı olmayan, tamamen moderniteye dayalı bir devlet modelidir.

Bu kişilerin temel sorunu, kalplerindeki nifak ve zihinlerine yerleşmiş, düşünce ve aklî temellerine sirayet etmiş fikrî işgalin bir sonucu olarak, topluma yanlış bir bakış açısıyla yaklaşmalarıdır. Bu tutumlarıyla hak ile batıl arasında bir yerde durmakta ve belirsiz bir pozisyon sergilemektedirler. Devlet ve toplum düzeyinde, Allah’ın varlığının ve O’nun hükümlerine bağlı kalmanın gerekliliğini sorgulamaktan çekinmezler. Ayrıca, inanç meselesinin yalnızca bireye ait olması gerektiğini savunarak, bireyin dilediği zaman inançlara girip çıkmasını veya tamamen onlardan sıyrılmasını doğal bir hak olarak görürler. Bu anlayış, onların “genel özgürlükler” olarak adlandırdığı kavram çerçevesinde, bireyin hak ve görevlerine dayalı uygulamalarla toplumsal hayata yansıtılmaktadır.

Eğer onların düşünme metodu, hükmün Allah’ın kitabından alınması temeline dayanmış olsaydı, İslâm’ın özünde, kamusal hayatın -kâfirler hoş görmese de- yalnızca tek ve biricik ilahın şeriatına tabi olması gerektiğini anlarlardı. Zira tüm rasul ve nebiler, davet ve mücadelelerini bu temel üzerine inşa etmişlerdir. Eğer basiret sahibi olsalardı, Batı ülkelerinin tamamının -Kur’an’ın diliyle; bir şirk olan- “dinin hayattan ayrılması” ilkesini benimsediğini, kamusal işlerin düzenlenmesini parlamento üyelerinin keyfi arzularına bırakma anlayışına sahip olduklarını ve İslâm’ın -ki o, haktır- onların batıl dinleriyle kıyaslanamayacağını idrak ederlerdi.

 

 

 

Müslümanlar bilmelidir ki, bu (sivil devlet) sözleriyle, İslâm’ın Müslümanlara emrettiklerinin tersini istemektedirler. Yine bilinmelidir ki, Müslümanlara pazarlanan bu ucube kavram, kendilerine indirilen hikmetli zikirle bütününde ve detayında çelişmektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

[وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَؕ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُرٖيدُ اللّٰهُ اَنْ يُصٖيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْؕ وَاِنَّ كَثٖيراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَاَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَؕ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَࣖ] “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların heveslerine uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Şayet yüz çevirirlerse bil ki Allah ancak günahlarının bir kısmından dolayı onları cezalandırmak istiyor. Şüphesiz insanların çoğu fasıktır. Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kimdir?”[1]

Rabbimizin bu hitabı, toplumsal hayatı tanzim etmek için yalnızca Allah’ın kitabına, Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine ve Kitap ile Sünnet’in işaret ettiği sahabenin icmaı ve şer’i illete bağlı şer’i kıyası esas almayı gerektirir. Aynı zamanda bu, İslâm âlimlerinin Rasulümüz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e indirilen şeriatın uygulanmasını farz kabul ettiği ve tüm Müslümanlar tarafından da imanın bir gereği olarak amel edilmesi zorunlu bir husustur.

Devletin, iç ve dış siyasette belirli bir temel üzerine oturmuş, tutarlı bir siyasi fikri benimsemesi ve bunu esas alarak yönetimini sürdürmesi gerekir. Bu temel ise ancak İslâm’ın akide ve nizam olarak kabul edilmesiyle hakiki bir doğruluk kazanacaktır. İşte bu noktada, Batı’nın Müslümanlara layık gördüğü ve kurmalarını teşvik ettiği “sivil devlet” ile, Batı’ya boyun eğenlerin reddettiği ve Batı’nın tüm gücüyle yok etmeye çalıştığı “İslâm Devleti”, yani “Hilâfet” arasındaki derin uçurum net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

İkinci ve son derece tehlikeli olan gerçek ise, sivil devlet anlayışının Müslümanların kimliklerine ve hatta İslâm akidesine istifham ya da şüpheyle yaklaşmalarını, onu kesin bir hakikat olarak benimsememelerini ve İslâm akidesinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini öne süren bir bakış açısı sunmasıdır.

Zira sivil devlet -hangi din olursa olsun-, dini toplum hayatından dışlayan ve tarafsızlaştıran bir sistemdir. Dolayısıyla hak din olan İslâm’ın da bu çerçevede nötralize edilmesi, toplum hayatından uzaklaştırılması ve siyasal süreçlerden dışlanması, sivil devletin temel kabullerinden biri hâline gelmektedir. Özellikle İslâm ülkelerinde ve bilhassa Arap dünyasında, Batı’nın kurguladığı bu aldatmacanın asıl hedefi de budur.

Ayrıca, “ılımlılığı” benimseyenlerin kabul ettiği sivil devletin çok çirkin bir yönü daha vardır: “Sivil devlet, gerçekte laik bir devlettir. Ancak Fransa’nın uyguladığı “dine karşı savaşan” laikliğin yanı sıra, “dine karşı daha ılımlı tavır alan” bir laiklik modelinin de olduğu, bu kesimlerce ileri sürülmektedir.

Nitekim günümüzde sivil devleti savunanlar, “laikliğin dine ters düşmeyen başka bir şeklinin de olduğunu” iddia ederek kamuoyunu manipüle etmektedir. Onlara göre devlet, hak ile batıla, doğru ile yanlışa bakmaksızın tüm milletlere, dinlere, ideolojilere ve inançlara karşı tarafsız bir konumda durmalıdır. Böyle bir durumda, devletin hakkı hak, batılı batıl olarak kabul etmediği ve herhangi bir değer yargısı taşımadığı anlaşılmaktadır.

Daha net bir ifadeyle, sivil devlet anlayışı “mutlak doğru” ve “mutlak yanlış” ayrımını benimsemediği gibi, bu meseleyle de ilgilenmez. Sözde şeffaf bir yapıya sahip olduğunu iddia eder; çünkü tüm düşünce ve inançlara karşı tarafsız bir tutum sergilediğini öne sürer. Ancak, bu “tarafsızlık” söylemi, toplumun fikir ve akide bakımından hak üzere olup olmadığı ya da nizam ve hükümleri açısından doğru bir çizgide bulunup bulunmadığıyla ilgilenmediğini ortaya koyar. Aksine, herkesi fikir ve davranışlarında mutlak özgürlüklerin “geniş” alanına bırakır ve böylece hak ile batıl arasındaki sınırları tamamen belirsiz hâle getirir.

Eğer devletin toplumsal hayatı düzenlemek için hangi yasaları uygulayacağı sorulursa, onların cevabı kesinlikle, “Doğru ya da yanlış olmasına bakılmaksızın, insanların çoğunluğunun istediği” olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, sivil devlette fiilî olarak İslâm akidesinin doğru olup olmadığı önemsenmemekte, toplumsal ilişkilerde ise toplumu kuşatan mefhumlar ve nizamlar belirleyici unsur hâline gelmektedir. Dolayısıyla, İslâm’ın (veya herhangi bir başka akidenin) bir inanç ve nizam olarak doğru mu yanlış mı olduğuna karar verilmesinin önemli olmadığı açıktır.

Bu, sivil devletin, Müslümanlara kendi ülkelerinde, İslâm akidesinin ve şeriatının doğruluğunun her zaman yeniden gözden geçirilmesi gereğini hissettiren bir toplum kurmayı amaçladığı anlamına gelir. Yani, Ateizm, Deizm ve Agnostisizmin baş tacı edildiği bir toplum modeli inşa edilmektedir.

Güdümlü medya organları da yalan söyleyerek şu propagandayı dillendirmektedir:

“Meydanlarda ve alanlarda gösterilere katılanlar, zorba ve zalim yöneticiyi devirmek ve ekonomik ile sosyal adaletsizliği ortadan kaldırmak için ayaklandılar -ki bu, halkın tüm ideolojik ve siyasî kesimleri arasında ortaktır- ve onların çıkış noktası ne İslâm’dı ne de başka bir şey. Yani, ayaklanmaların bir rengi olmadığı gibi, isyandan sonra devletleri de renksiz olmalıdır. Her ülkenin halkı, devrim ve isyanın başarılı olmasından -yani zorbanın/zalimin gitmesinden- sonra özgür bir şekilde ve demokrasiyle hangi yolu izleyeceğine karar verecektir.”

Şüphesiz ki bu, Müslümanların geniş bir kesimini aldatan başka bir saptırmadır. Bu propaganda, diktatörlük ortadan kalktıktan sonra, halkın dilediği gibi hareket edebileceği ve eğer çoğunluk Müslümansa “doğal olarak İslâm’ın hâkim olacağı” yönünde boş bir hayal oluşturmaktadır. Müslümanların beldelerinde “Müslümanların çoğunlukta olması, İslâm’ın toplumsal ve siyasî hayatta kendiliğinden hâkim olacağı” anlamına gelmez.

O hâlde şu soru sorulmalıdır: Kâfirler, Müslüman çoğunluğun oylarıyla belirleyeceği bir sistemin kurulmasına gerçekten izin verecekler mi?

Yüce Rabbimiz, bu iddiayı çürüterek şöyle buyurmaktadır:

[وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ] “Onlar sizi dininizden döndürene kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Eğer güçleri yetseydi, bunu mutlaka yaparlardı. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir ve onlar cehennem ehlidirler, orada ebedî kalacaklardır.”[2]

Ayrıca şu gerçek unutulmamalıdır: Müslümanlar, çoğunluklarına dayanarak ülkelerinde istediklerini elde etseler bile, İslâm toplumsal hayata hiçbir şekilde yansımayacaktır. Böyle bir yaşam, “Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği İslâm” olmayacaktır. Aksine, uluslararası düzenin sınırları içinde, Birleşmiş Milletler’in şemsiyesi altında ve Batı’nın himayesinde, Batılı laik kâfirlerle uyumlu, uzlaşmacı ve “liberal bir İslâm” olacaktır.

Batı’nın büyük bir memnuniyetle karşılayacağı bu durum, tam anlamıyla bir teslimiyet ve boyun eğme durumudur. Çünkü Batı, devrim sırasındaki dönüşüm sürecini yakından kontrol etmekte, İslâm beldelerinin iç ve dış işlerini kendi fikrî ve siyasî liderliği altında denetlemeyi sürdürmektedir. Ancak Batı, bu zayıf ve uyumlu yapıların bile kendisi için yeterince güvenilir olmadığını bilmektedir.

Dolayısıyla Batı, “ılımlı İslâmcılar” olarak adlandırdığı, yani Müslümanlardan olup da kendilerine boyun eğen kişilere “köprüler” kurmaktadır. Bu köprülerle, Batı, ümmeti kendi davasından uzaklaştırmayı ve Batı’ya uygun bir “Batılı İslâm” modelini Müslümanlara pazarlamayı hedeflemektedir.

Gerçek şu ki, sömürgeci kâfirler, bu sahte ılımlılık metodunu benimseyenlerin, manevra yapma ve manipülasyon konusundaki şaşırtıcı yeteneklerinin farkındadırlar. Bu yüzden, onların makam ve çıkar hırslarını okşayarak, devlet yönetiminde “sıranın kendilerine geldiği” izlenimini vermeye çalıştılar. Bu kişiler de; Batı’ya yalvararak, nassları kendi çıkarları doğrultusunda “inceleme” ve çarpıtma konusunda olağanüstü bir maharet sergilediler. Hatta, “İslâm’ın özünün demokrasiden ibaret olduğu” gibi akıl ve hakikat dışı bir iddiada bulunacak kadar ileri gittiler. Bu, onların iftiralarının zirve noktasıdır!

Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2011’de gerçekleştirdiği Mısır ve Tunus ziyaretleri sırasında yaptığı açıklamalar, bu söylemi destekleyen önemli örnekler arasında yer almaktadır. Erdoğan, Mısır’da yaptığı konuşmada, “Laiklik din karşıtlığı değildir. Müslümanlar iktidara geldiğinde, Hristiyanlar, Yahudiler ve ateistlere de eşit yurttaşlar olarak saygı göstermelidir.” ifadelerini kullanarak, laikliği Müslüman toplumlar için “kabul edilebilir bir yönetim biçimi” olarak sunmaya çalışmıştır. Ayrıca, “Laiklikten korkmanıza gerek yok.” sözleriyle, özellikle İslâmî kimliği ön planda olan halk kitlelerini laik sisteme ikna etmeye yönelik bir çaba sergilemiştir.

Benzer şekilde, Tunus’ta yaptığı konuşmada, Batı’nın ve Liberal akımların, Tunuslu Nahda Partisi’nden duydukları kaygıyı yatıştırmayı amaçlayan şu ifadeleri kullanmıştır: “İslâm ile demokrasi arasında bir çelişki yoktur. Bir Müslüman, modern bir devleti başarıyla yönetebilir.” Bu söylem, Batı’nın seküler yönetim modelinin Müslüman toplumlar içinde kabul görmesini sağlamaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Erdoğan’ın, Türkiye’de laikliği aldatıcı bir İslâmî kisveyle ve sahte Osmanlıcılıkla meşrulaştırarak Batı’nın daha doğrusu ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir yönetim modeli geliştirmesi, bu stratejinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Müslümanların Önündeki En Büyük Zorluk: Batı’nın Tuzaklarını Anlamak

Bugün Müslümanların en büyük mücadelesi, Batı’nın sinsi oyunlarını, ideolojik ve siyasi hilelerini fark etmek ve bunlara karşı uyanık olmaktır. Ancak bu farkındalıkla, ümmetin gerçekten arzuladığı izzet ve onur elde edilebilir.

Bu izzet ve onurun tek yolu, “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” akidesini temel alan Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasıdır. Çünkü kalkınma ve kurtuluşun tek kaynağı, içinde hiçbir şüphe ve belirsizlik barındırmayan İslâm’dır. İzzet ve özgürlük, ancak İslâm akidesine dayalı bir devlet ile mümkün olabilir.

Bu ilahi hakikat, Allah’ın müminlere vaadi ve dilediği kullarına lütfettiği zaferin temelidir. Rabbimiz, sonuçları belirleyen, müminlere yardım eden ve onların velisi olan yegâne kudret sahibidir. O Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُطٖيعُوا الَّذٖينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرٖينَ بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرٖينَ] “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizi gerisin geri döndürürler ve böylece kaybedenlerden olursunuz. Oysa Allah sizin mevlanızdır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.”[3]



[1] Maide Suresi 49-50

[2] Bakara Suresi 217

[3] Âl-i İmran 149-150


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz