“Anayasa” genel olarak, “devletin şeklini veya
içerisindeki yönetim sisteminin çerçevesi ile devletin yönetim yapısında yer
alan her bir otoritenin, yetki ve sorumluluklarını ve yönetimi altında bulunan
halkla ilişkilerini belirleyen, devletin halkı karşısındaki hak ve görevleri
ile halkın devlet karşısındaki hak ve görevlerini açıklayan kanun” olarak
tanımlanır. Anayasalar, bireyin hak ve görevleri ile birlikte, bireyin diğer
insanlarla ilişkilerini düzenleyen, toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini
belirleyen diğer kanunların da dayanağı konumundadır.
Hukuk literatüründe anayasanın genel çerçevesi
böyleyken, Türkiye’den söz ediyorsak, devletin, anayasada yer
verdiği “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”, “insan
hakları”, “hürriyetlerin güvence altına alınması”, “kanunlar önünde
herkesin eşit olduğu” gibi içi boş ifadelerin sadece “işi kitabına
uydurma” yönüyle, şekli olarak benimsendiğini, Batılı anayasaların kötü
bir şekilde taklit edildiğini, bu ülkede yaşayan herkes bilmektedir. Bu yönüyle
ister önceki anayasaların ister yürürlükteki anayasanın Müslüman Türkiye
halkıyla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Çünkü laik cumhuriyet rejimi,
asıl itibariyle halka rağmen kurulmuş, halka ait tüm değerlere savaş açmış,
üzerine kurulduğu temel düşünce bakımından, Müslüman halka yabancı bir
rejimdir. Bu nedenle laik rejim, ilk 1921 Anayasasından günümüze cumhuriyetin,
halka karşı korunması temeli üzerine kurulu, “demokratik
meclis” çatısı altında “halkın temsilcilerinin onayı” süsü verilmiş,
bir askerî cunta yönetimi olarak doğmuştur. Bu nedenle amaç, halkın
maslahatlarını gözetmek değil, laik rejimin kalıcılığını sağlamak olmuştur.
Öte yandan Müslüman halkın, küfür rejimi
cumhuriyete entegre olması adına, 1921 Anayasasında devletin dininin “İslâm”
olduğu belirtilmiş olsa da bugünkü anayasa hükümleri gibi kâğıt üzerinde
kalmıştır. Çünkü Müslüman halka uygulanan “devrim” adı altındaki jakoben laik
politikalar, “devletin dini İslâm’dır” maddesinin İslâm’a karşı açılan savaşta,
zulümlere örtü olarak kullanıldığının apaçık göstergesi olmuştur. Laik rejim, 5
Şubat 1937’de 1924 Anayasasında yaptığı değişiklikle -“devrimlerin yerleştiği”
ya da “laik rejime direnen herhangi bir unsur kalmadığı” düşüncesiyle olacak ki-,
devletin “laik” vasfı aleni olarak hüküm altına alınmıştır. O gün bu gündür,
devletin laik vasfı korunmaya devam ediyor.
Günümüze gelindiğinde; AK Parti iktidarı ile
dillere pelesenk edilen, “askerî vesayet”, “demokratikleşme” ve “sivil anayasa”
gibi kavramlar, kendilerini devletin sahibi gören ve sırtını askere yaslamış
İngiliz nüfuzunun devlet yönetiminden tasfiye edilip Amerikan nüfuzunun
yerleştirilmesini esas alan siyasi çekişmenin sembol kavramlarıdır. Katı laikçi
İngiliz ekolünün Müslüman halkı canından bezdirmesi, ılımlı laikçi Amerikan
ekolünün yumuşak uygulamalarına “ölümü görüp sıtmaya razı olması” kabilinden,
zemin hazırladı ve bu sayede “sivil anayasa” söylemi siyasi olarak karşılık
buldu.
Aslında anayasayı hazırlayan egemen topluluğun
Amerikancı sivillerden ya da İngilizlere sırtını dayamış askerler ve onları
destekleyen siyasi çevrelerden oluşmasının, anayasanın -yukarıda değindiğimiz-
genel tanımı ile doğrudan bir ilişkisi yoktur. Konunun asıl çerçevesi,
anayasanın kaynağının ne olduğudur. İster sivil ister askerî olsun, anayasalar
insan aklından çıkan hükümlerden olduğu sürece, aralarında bir fark yoktur.
Biri; darbeler yoluyla kendi bozuk, batıl anlayışını zorla dayatmış, diğeri
ise, soft/yumuşak uygulamalar yoluyla, demokratik özgürlüklerle şeytanca
ayartarak, Müslüman halkın kullara kulluk rejimine rıza göstermesini hedeflemiştir.
Bu oyunda her iki nüfuzun etki ajanları da, kendi
konumlarını güçlendirmek ya da var olan nüfuzlarını korumak için mücadele
ederken devlet, halkın gerçek maslahatlarını gözetmesi gereken bir varlık
olarak değil, kendi gelecekleri ve efendilerinin çıkarlarını korumak için ele
geçirilmesi gereken bir varlıktır. Anayasalarda yapılan değişiklikler de,
devlete egemen olmanın aracı olmaktan öte bir anlam ifade etmez.
İngilizci zihniyetin hakim olduğu 1982 tarihli askerî
darbe anayasasında yapılan değişiklikler incelendiğinde, ABD
nüfuzunun etkinleştiği dönemlerde; (Özal dönemi: 1990 yılında 9 madde, Erdoğan
dönemi: 2007 yılında 9, 2010 yılında 26 ve 2017 yılında da 18 maddede) 177
maddelik anayasanın toplam 62 maddesinde “Demokratikleşme” adı altında kısmi
değişiklik yapıldığı görülür.
Bu noktada odaklanmamız gereken; -halk deyimiyle-
“yamalı bohça”ya dönmüş “sivil” ya da “askerî” veya “sivil-askerî karışımı”
anayasa, topluma ne kazandırdığı, toplumdan neleri alıp götürdüğüdür. Başka bir
deyişle; anayasa, toplumun kalkınmasına mı yaradı yoksa toplumsal çöküşe mi yol
açtı?
Osmanlı Hilâfet’i enkazı üzerine kurulmuş laik
rejim, Batılılaşma, daha doğrusu, -sözde- “bağımsızlık” adı altında topraklarımızı, başta
İngiltere olmak üzere işgalci Batılı sömürgeci devletlere teslim etme
hamlesidir. Bundan da öte asıl hedef, toplumun İslâmî kimliğini yok etmek,
İslâm ve İslâm ümmeti ile bağını koparmak ve geçmişini unutturmaktı.
Nitekim, bu topraklarda asırlarca bir arada
kardeş olarak yaşayan Müslüman topluluklar, İslâmi kimlikleri yerine “Türk”
kimliği tanımı altında, vatandaşlık bağı ile birbirine bağlı kılınmaya
çalışıldı. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Müslümanlar, yabancı
ve yaşadıkları topraklardaki gelişmeler de “dış mesele” görülmeye başlandı.
Osmanlı Hilâfeti mirasını reddeden laik cumhuriyet, tam da sömürgeci kafirlerin
istediği gibi, Arap-Türk-Kürt ayrışmasına hizmet etti. Türkiye toprakları
dışındaki rejimler de, aynı şekilde krallık, emirlik ya da diktatörlüklerle
Müslümanlar arasında çizilen sun’i sınırların bekçileri oldular.
Kur’an ve Sünnet yani İslâm’ın asli kaynaklarının
dili olan Arapça alfabe yerine, Batılıların Latin alfabesine dayalı olarak
uydurulan Türkçe, resmî dil olarak benimsendi. Ta ki halk, Müslüman olduğu
halde İslâm’ı asli kaynaklarından okuyup İslâm’ın hayatla ilgili çözümlerini
anlayamaz olsun ve böylece Allah’ın tüm insanlık için belirlediği maslahatları
talep edemez hale gelsin. Hilâfet’in yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı
ile laik rejim, İslâm’ı sınırlandırarak ona; hayattan soyutlanmış, sadece
ibadetlerle sınırlı, camilere hapsedilmiş bir “din” anlayışı, camilerde
görevlendirdiği memurlarına da kilise papazları gibi İslâm’da yeri olmayan “din
adamı” ya da “din görevlisi” sıfatını yükledi.
Laik cumhuriyet, “tüm dinlere eşit mesafede” olma
iddiasıyla, gerçekte İslâm’ı batıl din ve inanışlarla aynı seviyeye indirdi.
İslâm’ın, hayatın tüm meselelerine çözüm sunan eşsiz bir hayat nizamı oluşu,
zihinlerden uzak tutulmaya çalışıldı.
Eğitim-öğretim siyasetiyle, yetiştirdiği
nesillere de aynı bakışı aşılayarak, bugün şikâyet edilen deizm ve ateizmin
toplumda yayılmasının temelleri daha kuruluş döneminde atılmış oldu.
Bu arada bugünkü iktidar da; “sivilleşme” ve “demokratikleşme”
adı altında her türlü İslâm dışı sapık fikri savunabilmeyi ve bunun için
örgütlenebilmeyi yasal hale getirdi. İslâmi fikirlere dayalı siyasi
örgütlenmeye ise, -Amerikan ağzıyla- “terör” yaftasını vurarak engel oldu.
Öncekiler; “irtica” diyerek Müslümanlara zulmettiğinde rejime öfke büyürken şimdikiler;
sadece kavramı değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Müslümanlar arasında
“terörle anılma” korkusu yayıp onları, İslâmi siyasi çalışmalardan uzak tuttu.
Böylece halkta, laik rejime karşı biriken/büyüyen öfkeyi yok etmeyi hedefledi.
Aynı şekilde laik Cumhuriyeti kuran kadrolar,
zihinleri tıka basa Batı fikirleriyle dolu kişilerden oluşuyordu ve bu
kadrolar, siyasi ortamdan, siyasi karar mekanizmalarından Müslümanları uzaklaştırdılar.
Herhangi bir İslâmi düşüncenin siyasi ortamda dillendirilmesine de engel
oldular. Bu yeni siyasi ortamda yer almaya çalışan Müslümanları, kendilerinde
var olan İslâmi kavramların içini boşaltıp laik rejimle uzlaştırmaları
karşılığında kabul ettiler. Böylece “demokrasi havarisi”, “Müslüman-demokratlar”
türedi.
Bu yeni “türedi taife”, “özgürlüklerin
genişletilmesi” adı altında, kadın-erkek ilişkilerinde İslâm’ın haram kıldığı
zina ve fuhşu teşvik etti. Cinsel sapkınlıklar “şahsi
özgürlük”, İslâm’a ve değerlerine dil uzatmak ise “fikir
özgürlüğü” olarak sunuldu. Vergisinin ödenmesi karşılığında her türlü
kazanç, “kutsal kazanç” kabul edildi.
Bunun yanında, şimdiki “türedi demokratlar” da her türlü haram yollardan
elde edilen zenginliğin, sistemin izin verdiği yöntemlerle aklanmasını sağladı.
Uygulanan kapitalist sistemin sütunları olan bankalar aracılığıyla faiz ve
türevi haram kazançlar, “mülk edinme özgürlüğü” kapsamında
normalleştirildi. Sanki insanlar İslâm’a zorlanıyormuş gibi bir algı
oluşturuluyor; buna karşılık, İslâm’ı inkâr etmek ve Müslümanların mürted
olmaları “din ve vicdan özgürlüğü” olarak görülüyor. İslâm’ın haram
kıldıklarının yasaklanması ve emrettiklerinin uygulanması ise, yani Müslümanların
hakk’ı ve sabrı tavsiye etmesi, “özgürlüklere müdahale” olarak değerlendirilir
hale geldi. Bu durum nasihat kültürünün yok edilmesine yol açtı. Sonuç olarak,
hayatın her alanını kokuşturan haramlar yaygınlaştı.
Öte yandan, laik rejimin geçen 101 yılda hiçbir
şekilde “tam bağımsızlık” vaadini yerine getiremediğini hepimiz biliyoruz. Uluslararası
anlaşmalar, sözleşmeler ve uluslararası kurumlara üyelik yoluyla, siyasi,
askerî, ticaret, finansal ve ekonomik yönden; başta enerji olmak üzere, tarım,
hayvancılık, sanayi ve teknoloji gibi alanlarda, eğitim, kültür ve sağlık
sektörlerinde sömürgeci devletlerin güdümünde hareket ettik. Yeraltı ve yerüstü
zenginliklerimize rağmen, fakirlik ve sefaletten bir an bile kurtulamadık.
Buraya kadar izah etmeye çalıştığımız vakıalar,
insan aklından çıkan hükümlerin, özellikle anayasanın, toplumsal çöküşün ya da
çözülmenin başlıca sebebi olduğunu göstermektedir. Bu hükümler, toplumu
kalkındırmak bir yana, gerileme, bedbaht bir hayat ve çağımızda cahiliyye
hayatının yeniden hortlamasına yol açmıştır. Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ
şöyle buyuruyor:
[اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ] “Yoksa
onlar, hâlâ câhiliye hükmünü mü arzu ediyorlar? Oysa gerçeği kesin olarak bilen
bir toplum için, Allah’tan daha güzel hüküm veren başka kim olabilir?” [1]
O halde askerî anayasanın köklü bir alternatifi
gibi sunulan, Arapça aslıyla “medeni”, yani “sivil” anayasanın; -tıpkı “Medeni
Kanun”un geçmişte “medeniyet”le (o dönem yüklenen “gelişmişlik” manasıyla)
özdeş gösterilip pazarlandığı gibi- kulağa hoş gelen tuzak söylemlerle
pazarlanmasına aldanmamamız gerekiyor. Nasıl ki “gelişmiş toplumlar seviyesinin
üzerine çıkma” yalanıyla İslâmi kimliğimiz ve özümüzden koparılmak istendiysek,
günümüzde dillendirilen “sivil anayasa” söylemi, öncekinden daha sinsi bir
tuzaktır.
Müslümanlar ve insanlık için asıl çözüm, -İslâm’ın
şer’i delillerinden (Kur’an, Sünnet, sahabenin icması ve Allah’ın açıkladığı
illetlere dayalı şer’i kıyas) elde edilmiş- İslâmi bir anayasa ve onu tatbik
edecek olan peygamberlik metodu üzere yakında kurulacak olan Hilâfet Devleti’dir.
- O devletle aklımız, mal ve
servetlerimiz, canımız, ırzlarımız, nesillerimiz, onurumuz ve
topraklarımız tam bir güven içinde olacaktır.
- O devlet, halifenin saymadan
serveti insanlar arasında dağıttığı; dil, din, ırk ve renk farkı
gözetmeden, insanın insan olması vasfıyla temel ihtiyaçların eksiksiz
karşılandığı, lüks ihtiyaçlar için de en elverişli ortamın sağlandığı bir
yönetimdir.
- O devlet, halife ve yöneticiler
dahil herkesin kanun önünde eşit olduğu; insanların yöneticilerini hiçbir
korku yaşamadan hesaba çekebildiği; keyfi kanun ya da hükümlerin
değiştirilemediği; üstün bir adaletin hayatın her alanında hissedildiği ve
insanların akın akın İslâm’a yöneldiği bir yönetimdir.
- O devlet, kullara kulluğun
olmadığı, yalnızca Âlemlerin Rabbi olan Allah’a kulluğun yapıldığı bir
yerdir.
[وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْࣕ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دٖينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًؕ يَعْبُدُونَنٖي لَا يُشْرِكُونَ بٖي شَيْـٔاًؕ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ] “Allah sizden iman edip salih ameller işleyenlere,
kendilerinden öncekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzüne hükümran
kılacağını vaat etti. Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için
güçlendirip yerleştirecek ve korkularından sonra onları güvene kavuşturacaktır.
Onlar bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra kimler
inkâr ederse işte onlar yoldan çıkmış olanlardır.”[2]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış