“REEL POLİTİK” VE “DEVLET AKLI” TUZAĞI

Haluk Özdoğan

İnsanlık tarihine bakıldığında; insanların ancak toplum hâlinde yaşayabildiği ve varlığını sürdürebildiği, toplumsal hayatta insanların ihtiyaç ve isteklerini, ilişkilerini ve haklarını düzenleyen kurallara, yasalara ve bunları uygulayacak bir devlete ihtiyaç olduğu reddedilemez bir gerçekliktir. Devlet otoritesi, devlet olma vasfına; içeriden ya da dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı, toplumsal düzeni, huzuru, emniyeti, adaleti, toplumdaki fertlerin maslahatını, birbirlerine ve devlete karşı haklarını gözetebildiği oranda kavuşur. Böylece toplum nezdinde meşruiyete sahip, halkının iradesini temsil eden bir otorite olur. Devletin halkla bu uyumu, devlete hâkim olan değerler, ölçüler ve fikirlerin, halkın sahip olduğu değer, ölçü ve fikirlerle uyumuna bağlıdır. Aksi halde kanunlara da dayansa ve kanuni meşruiyeti esas alan serbest seçimler de yapılsa halkın hilafına olan değerlere göre hüküm süren devlet, halkla uyumu yakalayamaz. Bu durumda devlet otoritesinin elinde iki seçenek vardır: ya halka karşı güç kullanır ya da halkı sahip olduğu fikirlere ikna eder.

İslâmi beldelere baktığımızda, halihazırda kurulu rejimlerle Müslüman halklar arasında bir uçurum olduğu göze çarpar. Nasıl olmasın ki…

Sömürgeci kafir Batı devletleri, Hilâfet’i ortadan kaldırarak, İslâm ümmetini suni sınırlarla çevirdikleri toprak parçalarına hapsetti. Her bir toprak parçasında sömürge ve hegemonyalarını sürdürebilecekleri kendilerine bağlı rejimler ve bu rejimlerin bekçiliğini yapacak -sözde- liderler var etti. Bu rejimler eliyle sömürgeci Batı’nın değer yargılarını, ölçü ve mefhumlarını toplumsal hayatın esası haline getirdiler. Nitekim dini hayattan ve siyasetten ayırma akidesi, bu rejimlerin dayandıkları esas oldu. Siyaset; “Siyaset ve din bir arada bulunamaz”, “Siyaset, vakıaya ve şartlara uymayı, vakıanın gereklerine teslim olmayı gerektirir. Çünkü vakıa ve şartları değiştirmek mümkün değildir.” şeklinde gösterilir ve tasvir edilir oldu. Öyle ki bu yolla İslâm beldelerine “bekçi” olarak tayin edilen yöneticiler, aldığı kararlarda ve attıkları adımlarda Müslüman halkların muhasebesinden bağımsız hareket etmeleri sağlanabilsin ve İslâmi ümmet hissizleştirilsin. Hilâfet sonrası ortaya çıkan yeni siyasi ve toplumsal şartlar, kabullenilmesi gereken “reel durum” olarak lanse edildi ve bu yönde manipülasyonlar halen de devam ettirilmektedir. İslâm akidesinden fışkıran her türlü fikir, mefhum, tasavvur ve anlayış, mevcut şartlara yabancı, kendisinden çözüm beklenmeyecek bir noktaya itildi. Ta ki İslâm, zihinlerde sadece Allah ile kul arasında ibadetlerle sınırlı vicdani bir mesele haline gelsin ve kehanetçi, dünyayla ilişkisi olmayan diğer dinlerden bir farkı kalmasın ve Müslümanlar, mevcut şartları tersyüz edecek dinamiklerden mahrum bir şekilde şartlara boyun eğerek yaşasın. İslâm ümmeti buna gönüllü olmayınca da, bu kukla rejimlerin gerçekte vahşi olan yüzleriyle karşı karşıya kaldı.

Mevcut şartlara boyun eğme; sadece kurulan rejimlerin içeride uygulayacağı taklide dayalı kapitalist sistemle ilişkili olmayıp Hilâfet’in yıkılmasından İkinci Dünya Savaşına kadar İngiltere, sonrasında ise ABD’nin belirleyici olduğu uluslararası siyasetin şartlarına entegre biçimde hareket etmesini de kapsıyordu elbette. Sömürgeci devletlerin inşa ettiği uluslararası siyasi ve ekonomik kurumlar, kuruluşlar ve örgütler, boyun eğilmesi istenen yeni uluslararası koşulları dayatıyordu. Bu dayatma, “uluslararası kanun” ve bu kanunlara göre şekillenen devletlerarası durum da “uluslararası toplum” olarak tanımlanmaya başlandı. İslâmi beldelerde kurulu rejimlerdeki “devlet aklı”; bağımsız bir iradeden yoksun, Müslüman halkların içeride ve dışarıdaki maslahatlarının koruyucusu olmaktan, maslahatını gözetmekten uzak, halklarının ne düşündüğünü, neye inandığını hesaba katmayan, tamamen sömürgeci devletlerin belirlemiş olduğu şartları esas alan, teslimiyetçi bir bakışa göre şekillendi. Sömürgeci kafir Batı’nın beldelerimizi kadavraya dönüştürdüğü parçalanmış yapıya göre de; “iç mesele”-“dış mesele”, “dost”-“düşman” hususları belirlendi. Müslüman halklara rağmen kurulu rejimlerin aldığı kararlar, attığı adımlar, “reel politik” tabusu gerekçesiyle sorgulanamaz oldu.

Asıl itibariyle “reel politik” kavramı; uluslararası ilişkilerde gerçekçilik teorisinin bir uygulaması olarak değerlendirilir. Bu görüş, uluslararası siyasette güç ve çıkarların belirleyici olduğunu savunur. Uluslararası ilişkilerin temelinde güç dengelerini önceleyen “gerçekçilik” teorisiyle ilişkili “reel politik” kavramıyla, devletlerin kendi çıkarlarını korumak ve güçlerini artırmak üzere hareket etmesi gerektiği savunulur.

Görüldüğü gibi; bu kavramda halkların ne düşündüğünün önemi yoktur. Bu bakış açısı, sömürgeci devletler nezdinde kendi çıkarlarını korumak ve güçlerini artırma bakımından -savaş dahil- her türlü yönteme başvurmayı “mubah” görürken, bu sömürgeci devletlerin kuyruğu ya da aparatı haline gelmiş zayıf devletlere ise; sömürgeci devletlerin çıkarlarını tehdit etmeme, hatta bu çıkarlara hizmet etme, gerektiğinde bu devletler adına vekalet savaşları yürütme, barış yanlısı söylemleri dillendirme, sömürgeci devletlere hizmet eden uluslararası kurum ve kuruluşları adres gösterme, “çözüm” adı altında sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet eden -sözde- hususlara çağırma gibi misyonları icra etmek kaldı.

Özellikle ABD’nin liderliği üstlendiği, şekillendirdiği ve dayattığı mevcut uluslararası şartlar, 11 Eylül olayları sonrası İslâm ümmetinin doğrudan hedef olarak merkeze alındığı bir noktaya ulaşmıştı. Oğul Bush’un deyimiyle, “Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle!” mottosu, son 23 yıldır İslâm dünyasında akan kanın, “Yeni Haçlı Savaşı”nın miladı oldu. Afrika’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya -yine oğul Bush’un deyimiyle-, “Fas’tan Endonezya’ya kadar” uzanan İslâm coğrafyasında, önce “Büyük Ortadoğu Projesi” sonrasında ise “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında, Afganistan ve Irak’ta başlayan İslâm ümmetini kuşatma operasyonu, milyonlarca Müslümanın temiz kanlarının akıtılması, milyonlarcasının yersiz-yurtsuz mülteciler haline getirilmesiyle sonuçlandı. Tüm bu acı sonuçlar, İslâm beldelerindeki yöneticilerin “reel politik” gerekçesiyle; ABD’nin planları uğruna her türlü görevi gönüllü olarak üstlenmeleri, topraklarımızı ve hava sahalarımızı vahşi saldırgan sömürgeci ABD’ye açması sonucu gerçekleşti.

Sömürgeci ABD’nin başlattığı “Yeni Haçlı Savaşı” ile eş zamanlı olarak iktidara gelen önceki ABD Başkanı Trump’ın “İyi iş çıkarıyor” dediği AK Parti iktidarının “Üzerimize düşen ne ise yapmaya hazırız” diyerek; Afganistan’a, Irak’a, Aden Körfezi açıklarına, Suriye’ye, Azerbaycan’a, “Mavi Vatan” adı altında; Akdeniz’e, Libya’ya uzanan görev aşkının, ABD’nin çıkarlarını temin etmedeki etkisi reddedilemez.

AK Parti yönetiminin “reel politiğe/şartlara” teslimiyetinin belki de ilk örneği; 4 Temmuz 2003 yılında Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilerek ABD askerleri tarafından gözaltına alınmasında dönemin başbakanı Erdoğan’ın ABD’ye karşı diplomatik nota bile yayınlayamamasını, “devletler duygularla yönetilmez, ne notası? müzik notası mı veriyorsunuz?” şeklinde, alaya alarak geçiştirmesidir.

Yine “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında; “dış müdahalelere gerek kalmadan kendi evimizi kendimiz düzenleyebiliriz” diyerek kolları sıvayıp ABD’nin bayraklaştırdığı “demokrasi ve insan hakları” kavramlarını İslâm coğrafyasında pazarlaması, “sivil toplum kuruluşlarının” yaygınlaştırılması faaliyetleriyle İslâm ümmeti üzerindeki fikrî ve siyasi operasyonlarda canhıraş çalışması, AK Parti yönetiminin “reel politik” gereği sorgusuz-sualsiz teslimiyetinin bir başka örneğiydi.

2011 yılına gelindiğinde; ilk olarak Tunus’ta patlak veren “Arap Baharı” ile birlikte şartlar değişti. Bu, bir yandan “İslâm ümmetini demokrasi ve insan hakları bağlamında dönüştürme projesi” olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin çöp olmasıyla sonuçlanırken, diğer yandan da “İslâm ümmetinin iradesinin yeniden zapturapt altına alınması” bakımından, ABD’nin İslâm coğrafyasındaki nüfuzunu daha da genişletmek amacıyla, sertleşen bir üslup değişikliğine gitmesiyle sonuçlandı. Bu defa ABD, uyguladığı işgal politikalarında trilyonlarca dolar zarara uğradığı kendi askerî gücünü kullanmak yerine, kendi adına vekaleten hizmet edecek, yörüngesindeki ülke askerlerinin rol üstleneceği “vekalet savaşları”nın yürütücüsü olmayı benimsedi. AK Parti yönetimi, bu üslup değişikliğine de yine “reel politik” kapsamında itaat etmiş, daha önce “komşularla sıfır sorun” politikasından neredeyse “sorunsuz komşu kalmasın” politikasına yönelerek, Suriye kasabı Beşar Esed, Darbeci Mısır firavunu Sisi ile geçici bir “küsme” ve -sözde- “Arap Baharı’nı destekleyen demokrat lider” moduna geçmişti.

Arap Baharı’nın son durağı olan ve halen devam eden Suriye’deki devrim sürecinde Türkiye, İran ve bu sahaya müdahil olması için Kırım’ı ilhak etmesine göz yumduğu Rusya’nın üstlendiği misyon, “ABD adına vekalet savaşı”nın en belirgin örneği olarak öne çıkmıştır. ABD, Suriye’de işlerin planladığı eksende bir türlü yol almaması nedeniyle, ileri karakolu ve üssü olan Yahudi varlığı “İsrail”in İslâm coğrafyasındaki yerinin sabitleştirilmesi, -normalleşmeden de öte- bölgeye entegre edilmiş -neredeyse- asli bir parçası haline dönüştürülmesine ağırlık verdi. Yahudi varlığının başkentini Telaviv’den Kudüs’e taşıdı. İslâm beldelerinin başındaki yöneticiler, bu yeni duruma da uyum sağladılar. Yahudi varlığı ile “normalleşme” anlaşması yarışına girdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce “başkenti Kudüs olan Filistin Devleti”nden söz ederken, yeni durumda “başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti”ni dillendirmeye başladı. ABD, Yahudi varlığı ile normalleşme furyasına, Türkiye’yi de dahil etti. Bu normalleşme furyası kapsamında Erdoğan bir yandan da katil Beşar ve darbeci Sisi ile “uluslararası ilişkilerde küslük olmaz” diyerek tekrar diyalog zeminini oluşturmaya başlamıştı. Ta ki 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu başlayıncaya kadar… o vakte kadar neredeyse her şey “tıkırında” gidiyordu. Fakat bu operasyon, Yahudi varlığının Müslüman halklar tarafından “meşru bir devlet” olarak tanınmasına yönelik tüm hesapları altüst etti. Aksa Tufanı operasyonu, yeni bir “reel politik” zemin oluşturdu.

“Reel politik” yalanı arkasına gizlenen çokça örnek verilebilir. Ancak görüldüğü gibi, aslında “reel politik” denen “devletler için aslolan çıkarlarıdır” sloganı, sadece oyun kurucu, yeni şartları belirleyici bugünün sömürgeci lider devleti olan ABD’nin çıkarları için geçerlidir. Diğer devletlere düşen sadece bu çıkarları temin eden “reel politik” şartlara boyun eğmek ve halklarını da boyun eğdirmektir. Bir başka reel politik zırva olan; “Devletler ahlak kuralları ile yönetilemez” ifadesi ise, İslâm beldelerindeki yöneticilerin koltuklarını korumak, hesap vermekten kaçmak için kullandıkları bir argümandır.

Her ne kadar reel politik sayesinde büyük devletler uluslararası planda çıkarlarını temin edebiliyorsa da içeride halkı, yönetimle karşı karşıya getiriyor. Bunun en canlı örneğini yine Avrupa halklarının Yahudi varlığına destek veren devletlerine karşı yükselttiği protestolarda ve ABD’de tüm üniversitelere yayılan protestolarda görebiliyoruz. Zira bu halklar, Aksa Tufanı sonrası, bu devletlerin tüm dünyaya “insanlık dersi veren” maskelerinin düştüğüne şahit oldular. Bu halklar, toplum olarak kapitalist demokrasinin bayraklaştırdığı “insan hakları ve özgürlükler” fikrine inanan halklardır. Ancak devletlerinin kendileri gibi bu fikirlere inanmadıklarına, Yahudi Varlığını koruma uğruna inandıkları değerleri çiğneyip haddi aştıklarına şahit oldular. Bu devletlerin; Ukrayna halkını Rusya saldırılarına karşı korumak için destek verirken, aynı dehşeti hatta daha fazlasını Gazze halkı üzerinde gerçekleştiren Yahudi varlığına sahip çıkmalarındaki çifte standardı gördüler. Bu, -sözde- medeni devletlerin reel politik yalanlarına inandıramadıkları halklarına nasıl ceberrut bir şekilde davrandığına, insanlık için vaat edebilecekleri bir fikirlerinin kalmadığına tüm dünya şahit oldu. İşte bu durum, kapitalist demokrasinin çöktüğünün ve tüm insanlığın artık yeni bir fikrî liderliğe muhtaç olduğunun resmidir.

Yine İslâm coğrafyasına dönecek olursak… Aksa Tufanı sonrası oluşan yeni reel politik zemin nedeniyle, İslâm beldelerindeki liderlerin, Yahudi varlığına diz çöktüren mücahitlere öfke duydukları kesindir. Çünkü mücahitler, kendileri gibi “reel politik” zırvasıyla hareket etmediler. Bu nedenle, kendileri gibi, mücahitlerin de teslimiyet gösterip Yahudi varlığını kabullenmesi için Katar-Mısır-Türkiye üçgeninde azami bir gayret sarf ediliyor. Bu ülkelerin liderleri, sıcak savaşın soğutulması, ateşkes ilanı ve melun Yahudi varlığının selameti için koşuşturuyor. Gerçekleşmesi imkânsız ve sadece mücahitlerin gardını düşürmek, silahsızlandırmak için kurulan bir tuzaktan ibaret olan “iki devletli çözüm”ü, “reel politik duruş” olarak dillendiriyorlar. Çünkü savaşın bir an önce durup Yahudi varlığının selamete kavuşması, artık bu liderler ve rejimleri için ölüm-kalım meselesi halini aldı. Nitekim 7 Ekim’den bu yana Yahudi varlığı her köşeye sıkıştığında sağa sola saldırıp “savaşı bölgeye yayma” tehdidiyle, “kendilerine destek olmamaları durumunda İslâm beldelerindeki liderlerin koltuklarının da tehlikede olduğunu” sık sık tekrarladı.

Ürdün, hava sahasını Yahudi varlığı yararına her türlü askerî uçuşa açarken… Mısır, Refah Kapısının bekçiliğini sıkı bir şekilde üstlenirken… Türkiye, Gazze’ye bir yudum su sokamazken; 7 ay boyunca şehit sayısı 100 bine ulaşıncaya, Gazze kuzeyden güneye yerle bir edilinceye kadar, “Yahudiler, savaşta zor duruma düşmesin” diye her gün 8 gemiyle çelikten jet yakıtına, silah parçalarından petrol ve gıda sevkiyatına kadar ticaretin her türlüsünü gerçekleştirdi ve “İsrail”e sebze ve meyve ihraç eden ülkeler arasında birinciliği kimseye bırakmadı.

Ne var ki, bir yandan omuzlara Filistin atkısı atılıp mitingler düzenlenerek Müslüman halkın duygularına tercüman olması umulan cümlelerin havada uçuşması, minberlerden boykot çağrılarının yapılması, Filistin’in kurtuluşunun camilerin doldurulmasına bağlanması, öte yandan halkın iradesinden kopuk laik devlet aklıyla “İsrail” ile ticaret ihanetinin sergilenmesi; söylemle reel politik duruş arasındaki tezatlığı gözler önüne serdi.

Tüm bunlar gösteriyor ki; Müslüman halkın iradesini yansıtmayan mevcut laik devlet aklı, köklü ve kapsamlı bir şekilde değiştirilmelidir. Sadece Müslüman halklar bağlamında değil, tüm insanlık için yeni bir fikrî liderlik dünyaya yön vermelidir. Reel politik tavrın, vakıa ve şartlara teslimiyeti ifade ettiği akıllardan çıkarılmamalıdır. Rabbimizin müminlerden beklediği duruş ise nettir: vakıa veya şartların değil; O Subhanehu ve Teâlâ’nın hükmünün esas alınmasıdır, vakıa ve şartların O Subhanehu ve Teâlâ’nın hükümlerine göre şekillendirilmesidir.

[اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُؕ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِنٖينَ خَصٖيماًۙ] “İnsanlar arasında Allahın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!” [Nisa Suresi 105]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz