İnsanlık tarihine bakıldığında; insanların ancak
toplum hâlinde yaşayabildiği ve varlığını sürdürebildiği, toplumsal hayatta insanların
ihtiyaç ve isteklerini, ilişkilerini ve haklarını düzenleyen kurallara,
yasalara ve bunları uygulayacak bir devlete ihtiyaç olduğu reddedilemez bir gerçekliktir.
Devlet otoritesi, devlet olma vasfına; içeriden ya da dışarıdan gelebilecek
tehlikelere karşı, toplumsal düzeni, huzuru, emniyeti, adaleti, toplumdaki
fertlerin maslahatını, birbirlerine ve devlete karşı haklarını gözetebildiği
oranda kavuşur. Böylece toplum nezdinde meşruiyete sahip, halkının iradesini
temsil eden bir otorite olur. Devletin halkla bu uyumu, devlete hâkim olan
değerler, ölçüler ve fikirlerin, halkın sahip olduğu değer, ölçü ve fikirlerle
uyumuna bağlıdır. Aksi halde kanunlara da dayansa ve kanuni meşruiyeti esas
alan serbest seçimler de yapılsa halkın hilafına olan değerlere göre hüküm süren
devlet, halkla uyumu yakalayamaz. Bu durumda devlet otoritesinin elinde iki seçenek
vardır: ya halka karşı güç kullanır ya da halkı sahip olduğu fikirlere ikna
eder.
İslâmi beldelere baktığımızda, halihazırda kurulu
rejimlerle Müslüman halklar arasında bir uçurum olduğu göze çarpar. Nasıl
olmasın ki…
Sömürgeci kafir Batı devletleri, Hilâfet’i
ortadan kaldırarak, İslâm ümmetini suni sınırlarla çevirdikleri toprak parçalarına
hapsetti. Her bir toprak parçasında sömürge ve hegemonyalarını sürdürebilecekleri
kendilerine bağlı rejimler ve bu rejimlerin bekçiliğini yapacak -sözde-
liderler var etti. Bu rejimler eliyle sömürgeci Batı’nın değer yargılarını, ölçü
ve mefhumlarını toplumsal hayatın esası haline getirdiler. Nitekim dini
hayattan ve siyasetten ayırma akidesi, bu rejimlerin dayandıkları esas oldu. Siyaset;
“Siyaset ve din bir arada bulunamaz”, “Siyaset, vakıaya ve şartlara uymayı,
vakıanın gereklerine teslim olmayı gerektirir. Çünkü vakıa ve şartları
değiştirmek mümkün değildir.” şeklinde gösterilir ve tasvir edilir oldu. Öyle
ki bu yolla İslâm beldelerine “bekçi” olarak tayin edilen yöneticiler, aldığı
kararlarda ve attıkları adımlarda Müslüman halkların muhasebesinden bağımsız
hareket etmeleri sağlanabilsin ve İslâmi ümmet hissizleştirilsin. Hilâfet
sonrası ortaya çıkan yeni siyasi ve toplumsal şartlar, kabullenilmesi gereken “reel
durum” olarak lanse edildi ve bu yönde manipülasyonlar halen de devam ettirilmektedir.
İslâm akidesinden fışkıran her türlü fikir, mefhum, tasavvur ve anlayış, mevcut
şartlara yabancı, kendisinden çözüm beklenmeyecek bir noktaya itildi. Ta ki İslâm,
zihinlerde sadece Allah ile kul arasında ibadetlerle sınırlı vicdani bir mesele
haline gelsin ve kehanetçi, dünyayla ilişkisi olmayan diğer dinlerden bir farkı
kalmasın ve Müslümanlar, mevcut şartları tersyüz edecek dinamiklerden mahrum
bir şekilde şartlara boyun eğerek yaşasın. İslâm ümmeti buna gönüllü olmayınca
da, bu kukla rejimlerin gerçekte vahşi olan yüzleriyle karşı karşıya kaldı.
Mevcut şartlara boyun eğme; sadece kurulan
rejimlerin içeride uygulayacağı taklide dayalı kapitalist sistemle ilişkili
olmayıp Hilâfet’in yıkılmasından İkinci Dünya Savaşına kadar İngiltere,
sonrasında ise ABD’nin belirleyici olduğu uluslararası siyasetin şartlarına
entegre biçimde hareket etmesini de kapsıyordu elbette. Sömürgeci devletlerin
inşa ettiği uluslararası siyasi ve ekonomik kurumlar, kuruluşlar ve örgütler,
boyun eğilmesi istenen yeni uluslararası koşulları dayatıyordu. Bu dayatma, “uluslararası
kanun” ve bu kanunlara göre şekillenen devletlerarası durum da “uluslararası
toplum” olarak tanımlanmaya başlandı. İslâmi beldelerde kurulu rejimlerdeki “devlet
aklı”; bağımsız bir iradeden yoksun, Müslüman halkların içeride ve dışarıdaki
maslahatlarının koruyucusu olmaktan, maslahatını gözetmekten uzak, halklarının
ne düşündüğünü, neye inandığını hesaba katmayan, tamamen sömürgeci devletlerin
belirlemiş olduğu şartları esas alan, teslimiyetçi bir bakışa göre şekillendi. Sömürgeci
kafir Batı’nın beldelerimizi kadavraya dönüştürdüğü parçalanmış yapıya göre de;
“iç mesele”-“dış mesele”, “dost”-“düşman” hususları belirlendi. Müslüman
halklara rağmen kurulu rejimlerin aldığı kararlar, attığı adımlar, “reel
politik” tabusu gerekçesiyle sorgulanamaz oldu.
Asıl itibariyle “reel politik” kavramı; uluslararası
ilişkilerde gerçekçilik teorisinin bir uygulaması olarak değerlendirilir. Bu görüş,
uluslararası siyasette güç ve çıkarların belirleyici olduğunu savunur. Uluslararası
ilişkilerin temelinde güç dengelerini önceleyen “gerçekçilik” teorisiyle ilişkili
“reel politik” kavramıyla, devletlerin kendi çıkarlarını korumak ve güçlerini
artırmak üzere hareket etmesi gerektiği savunulur.
Görüldüğü gibi; bu kavramda halkların ne düşündüğünün
önemi yoktur. Bu bakış açısı, sömürgeci devletler nezdinde kendi çıkarlarını
korumak ve güçlerini artırma bakımından -savaş dahil- her türlü yönteme
başvurmayı “mubah” görürken, bu sömürgeci devletlerin kuyruğu ya da aparatı
haline gelmiş zayıf devletlere ise; sömürgeci devletlerin çıkarlarını tehdit
etmeme, hatta bu çıkarlara hizmet etme, gerektiğinde bu devletler adına vekalet
savaşları yürütme, barış yanlısı söylemleri dillendirme, sömürgeci devletlere
hizmet eden uluslararası kurum ve kuruluşları adres gösterme, “çözüm” adı
altında sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet eden -sözde- hususlara çağırma
gibi misyonları icra etmek kaldı.
Özellikle ABD’nin liderliği üstlendiği,
şekillendirdiği ve dayattığı mevcut uluslararası şartlar, 11 Eylül olayları
sonrası İslâm ümmetinin doğrudan hedef olarak merkeze alındığı bir noktaya
ulaşmıştı. Oğul Bush’un deyimiyle, “Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle!”
mottosu, son 23 yıldır İslâm dünyasında akan kanın, “Yeni Haçlı Savaşı”nın miladı
oldu. Afrika’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya -yine oğul Bush’un deyimiyle-, “Fas’tan
Endonezya’ya kadar” uzanan İslâm coğrafyasında, önce “Büyük Ortadoğu Projesi”
sonrasında ise “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında, Afganistan ve Irak’ta
başlayan İslâm ümmetini kuşatma operasyonu, milyonlarca Müslümanın temiz kanlarının
akıtılması, milyonlarcasının yersiz-yurtsuz mülteciler haline getirilmesiyle
sonuçlandı. Tüm bu acı sonuçlar, İslâm beldelerindeki yöneticilerin “reel
politik” gerekçesiyle; ABD’nin planları uğruna her türlü görevi gönüllü olarak üstlenmeleri,
topraklarımızı ve hava sahalarımızı vahşi saldırgan sömürgeci ABD’ye açması
sonucu gerçekleşti.
Sömürgeci ABD’nin başlattığı “Yeni Haçlı Savaşı”
ile eş zamanlı olarak iktidara gelen önceki ABD Başkanı Trump’ın “İyi iş çıkarıyor”
dediği AK Parti iktidarının “Üzerimize düşen ne ise yapmaya hazırız”
diyerek; Afganistan’a, Irak’a, Aden Körfezi açıklarına, Suriye’ye, Azerbaycan’a,
“Mavi Vatan” adı altında; Akdeniz’e, Libya’ya uzanan görev aşkının, ABD’nin çıkarlarını
temin etmedeki etkisi reddedilemez.
AK Parti yönetiminin “reel politiğe/şartlara”
teslimiyetinin belki de ilk örneği; 4 Temmuz 2003 yılında Irak’ta Türk
askerlerinin başına çuval geçirilerek ABD askerleri tarafından gözaltına
alınmasında dönemin başbakanı Erdoğan’ın ABD’ye karşı diplomatik nota bile
yayınlayamamasını, “devletler duygularla yönetilmez, ne notası? müzik notası
mı veriyorsunuz?” şeklinde, alaya alarak geçiştirmesidir.
Yine “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında;
“dış müdahalelere gerek kalmadan kendi evimizi kendimiz düzenleyebiliriz” diyerek
kolları sıvayıp ABD’nin bayraklaştırdığı “demokrasi ve insan hakları”
kavramlarını İslâm coğrafyasında pazarlaması, “sivil toplum kuruluşlarının”
yaygınlaştırılması faaliyetleriyle İslâm ümmeti üzerindeki fikrî ve siyasi operasyonlarda
canhıraş çalışması, AK Parti yönetiminin “reel politik” gereği sorgusuz-sualsiz
teslimiyetinin bir başka örneğiydi.
2011 yılına gelindiğinde; ilk olarak Tunus’ta patlak
veren “Arap Baharı” ile birlikte şartlar değişti. Bu, bir yandan “İslâm ümmetini
demokrasi ve insan hakları bağlamında dönüştürme projesi” olan Genişletilmiş
Ortadoğu Projesi’nin çöp olmasıyla sonuçlanırken, diğer yandan da “İslâm ümmetinin
iradesinin yeniden zapturapt altına alınması” bakımından, ABD’nin İslâm coğrafyasındaki
nüfuzunu daha da genişletmek amacıyla, sertleşen bir üslup değişikliğine
gitmesiyle sonuçlandı. Bu defa ABD, uyguladığı işgal politikalarında
trilyonlarca dolar zarara uğradığı kendi askerî gücünü kullanmak yerine, kendi
adına vekaleten hizmet edecek, yörüngesindeki ülke askerlerinin rol üstleneceği
“vekalet savaşları”nın yürütücüsü olmayı benimsedi. AK Parti yönetimi, bu üslup
değişikliğine de yine “reel politik” kapsamında itaat etmiş, daha önce “komşularla
sıfır sorun” politikasından neredeyse “sorunsuz komşu kalmasın” politikasına yönelerek,
Suriye kasabı Beşar Esed, Darbeci Mısır firavunu Sisi ile geçici bir “küsme” ve
-sözde- “Arap Baharı’nı destekleyen demokrat lider” moduna geçmişti.
Arap Baharı’nın son durağı olan ve halen devam
eden Suriye’deki devrim sürecinde Türkiye, İran ve bu sahaya müdahil olması için
Kırım’ı ilhak etmesine göz yumduğu Rusya’nın üstlendiği misyon, “ABD adına
vekalet savaşı”nın en belirgin örneği olarak öne çıkmıştır. ABD, Suriye’de
işlerin planladığı eksende bir türlü yol almaması nedeniyle, ileri karakolu ve üssü
olan Yahudi varlığı “İsrail”in İslâm coğrafyasındaki yerinin sabitleştirilmesi,
-normalleşmeden de öte- bölgeye entegre edilmiş -neredeyse- asli bir parçası
haline dönüştürülmesine ağırlık verdi. Yahudi varlığının başkentini Telaviv’den
Kudüs’e taşıdı. İslâm beldelerinin başındaki yöneticiler, bu yeni duruma da
uyum sağladılar. Yahudi varlığı ile “normalleşme” anlaşması yarışına girdiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce “başkenti Kudüs olan Filistin Devleti”nden söz
ederken, yeni durumda “başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti”ni
dillendirmeye başladı. ABD, Yahudi varlığı ile normalleşme furyasına, Türkiye’yi
de dahil etti. Bu normalleşme furyası kapsamında Erdoğan bir yandan da katil
Beşar ve darbeci Sisi ile “uluslararası ilişkilerde küslük olmaz”
diyerek tekrar diyalog zeminini oluşturmaya başlamıştı. Ta ki 7 Ekim Aksa
Tufanı Operasyonu başlayıncaya kadar… o vakte kadar neredeyse her şey “tıkırında”
gidiyordu. Fakat bu operasyon, Yahudi varlığının Müslüman halklar tarafından “meşru
bir devlet” olarak tanınmasına yönelik tüm hesapları altüst etti. Aksa Tufanı
operasyonu, yeni bir “reel politik” zemin oluşturdu.
“Reel politik” yalanı arkasına gizlenen çokça örnek
verilebilir. Ancak görüldüğü gibi, aslında “reel politik” denen “devletler
için aslolan çıkarlarıdır” sloganı, sadece oyun kurucu, yeni şartları
belirleyici bugünün sömürgeci lider devleti olan ABD’nin çıkarları için geçerlidir.
Diğer devletlere düşen sadece bu çıkarları temin eden “reel politik” şartlara
boyun eğmek ve halklarını da boyun eğdirmektir. Bir başka reel politik zırva
olan; “Devletler ahlak kuralları ile yönetilemez” ifadesi ise, İslâm
beldelerindeki yöneticilerin koltuklarını korumak, hesap vermekten kaçmak için
kullandıkları bir argümandır.
Her ne kadar reel politik sayesinde büyük
devletler uluslararası planda çıkarlarını temin edebiliyorsa da içeride halkı,
yönetimle karşı karşıya getiriyor. Bunun en canlı örneğini yine Avrupa
halklarının Yahudi varlığına destek veren devletlerine karşı yükselttiği
protestolarda ve ABD’de tüm üniversitelere yayılan protestolarda görebiliyoruz.
Zira bu halklar, Aksa Tufanı sonrası, bu devletlerin tüm dünyaya “insanlık
dersi veren” maskelerinin düştüğüne şahit oldular. Bu halklar, toplum olarak
kapitalist demokrasinin bayraklaştırdığı “insan hakları ve özgürlükler” fikrine
inanan halklardır. Ancak devletlerinin kendileri gibi bu fikirlere
inanmadıklarına, Yahudi Varlığını koruma uğruna inandıkları değerleri çiğneyip
haddi aştıklarına şahit oldular. Bu devletlerin; Ukrayna halkını Rusya
saldırılarına karşı korumak için destek verirken, aynı dehşeti hatta daha
fazlasını Gazze halkı üzerinde gerçekleştiren Yahudi varlığına sahip çıkmalarındaki
çifte standardı gördüler. Bu, -sözde- medeni devletlerin reel politik
yalanlarına inandıramadıkları halklarına nasıl ceberrut bir şekilde
davrandığına, insanlık için vaat edebilecekleri bir fikirlerinin kalmadığına tüm
dünya şahit oldu. İşte bu durum, kapitalist demokrasinin çöktüğünün ve tüm
insanlığın artık yeni bir fikrî liderliğe muhtaç olduğunun resmidir.
Yine İslâm coğrafyasına dönecek olursak… Aksa
Tufanı sonrası oluşan yeni reel politik zemin nedeniyle, İslâm beldelerindeki
liderlerin, Yahudi varlığına diz çöktüren mücahitlere öfke duydukları kesindir.
Çünkü mücahitler, kendileri gibi “reel politik” zırvasıyla hareket etmediler.
Bu nedenle, kendileri gibi, mücahitlerin de teslimiyet gösterip Yahudi varlığını
kabullenmesi için Katar-Mısır-Türkiye üçgeninde azami bir gayret sarf ediliyor.
Bu ülkelerin liderleri, sıcak savaşın soğutulması, ateşkes ilanı ve melun Yahudi
varlığının selameti için koşuşturuyor. Gerçekleşmesi imkânsız ve sadece mücahitlerin
gardını düşürmek, silahsızlandırmak için kurulan bir tuzaktan ibaret olan “iki
devletli çözüm”ü, “reel politik duruş” olarak dillendiriyorlar. Çünkü
savaşın bir an önce durup Yahudi varlığının selamete kavuşması, artık bu
liderler ve rejimleri için ölüm-kalım meselesi halini aldı. Nitekim 7 Ekim’den
bu yana Yahudi varlığı her köşeye sıkıştığında sağa sola saldırıp “savaşı bölgeye
yayma” tehdidiyle, “kendilerine destek olmamaları durumunda İslâm
beldelerindeki liderlerin koltuklarının da tehlikede olduğunu” sık sık
tekrarladı.
Ürdün, hava sahasını Yahudi varlığı yararına her
türlü askerî uçuşa açarken… Mısır, Refah Kapısının bekçiliğini sıkı bir şekilde
üstlenirken… Türkiye, Gazze’ye bir yudum su sokamazken; 7 ay boyunca şehit
sayısı 100 bine ulaşıncaya, Gazze kuzeyden güneye yerle bir edilinceye kadar, “Yahudiler,
savaşta zor duruma düşmesin” diye her gün 8 gemiyle çelikten jet yakıtına,
silah parçalarından petrol ve gıda sevkiyatına kadar ticaretin her türlüsünü
gerçekleştirdi ve “İsrail”e sebze ve meyve ihraç eden ülkeler arasında birinciliği
kimseye bırakmadı.
Ne var ki, bir yandan omuzlara Filistin atkısı atılıp
mitingler düzenlenerek Müslüman halkın duygularına tercüman olması umulan cümlelerin
havada uçuşması, minberlerden boykot çağrılarının yapılması, Filistin’in
kurtuluşunun camilerin doldurulmasına bağlanması, öte yandan halkın iradesinden
kopuk laik devlet aklıyla “İsrail” ile ticaret ihanetinin sergilenmesi; söylemle
reel politik duruş arasındaki tezatlığı gözler önüne serdi.
Tüm bunlar gösteriyor ki; Müslüman halkın
iradesini yansıtmayan mevcut laik devlet aklı, köklü ve kapsamlı bir şekilde
değiştirilmelidir. Sadece Müslüman halklar bağlamında değil, tüm insanlık için
yeni bir fikrî liderlik dünyaya yön vermelidir. Reel politik tavrın, vakıa ve
şartlara teslimiyeti ifade ettiği akıllardan çıkarılmamalıdır. Rabbimizin müminlerden
beklediği duruş ise nettir: vakıa veya şartların değil; O Subhanehu ve Teâlâ’nın
hükmünün esas alınmasıdır, vakıa ve şartların O Subhanehu ve Teâlâ’nın hükümlerine
göre şekillendirilmesidir.
[اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُؕ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِنٖينَ خَصٖيماًۙ] “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!” [Nisa Suresi 105]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış