İster toplumsal hayat ister fert boyutuyla olsun hayata yön veren yegâne
unsur, mefhumlardır. Mefhumlardan kastımız; olgular ya da vakıalar hakkında -ister
doğru ya da yanlış ferdî olarak zihinde ister vakıada, karşılığı olsun ya da
olmasın yani vakıalar hakkındaki fikirler, ister doğruluğu ya da yanlışlığı
sorgulanmadan dogmatik, ezbere, ön kabule dayalı olsun ister vakıa ile
sağlaması yapılarak somutlaştırılmış bir şekilde olsun- zihinlerde yer eden
fikirlerdir. Bunlar, sadece fikir olarak yer edinmekle kalmaz, artık
davranışları yönlendiren ve toplumsal hayatta da “doğrular” olarak hâkim siyasi
otorite eliyle hayatın her alanına etki eder.
Örneğin; düz mantıkla “bütün dinler aynıdır. İslâm'da bir dindir. O halde
İslâm da sadece bir takım dini ritüeller ve ahlakla ilgilenir, siyasi hayata, toplumsal
hayata karışmaz” düşüncesi, maalesef yüzyılı aşkın süredir, dünya genelinde Müslümanlara
kabul ettirilmeye çalışılan bir fikirdir. Bu fikir, Müslümanlar tarafından İslâm’ın
vakıasıyla uyumlu olup olmadığını test etmeye fırsat vermeyecek şekilde, Batı’ya
entegre edilmiş eğitim müfredatları doğrultusunda bir ön kabul ve ezbere dayalı
şekilde zihinlere yerleştirilmektedir.
Bu fikir, Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmasıyla enkazı üzerine kurulan
-sözde- bağımsız karton devletlerin Müslüman halklarına zerk etmeyi sürdürdüğü
zehirli bir mefhumdur. İster krallık, emirlik, diktatörlük şeklinde ister
demokratik yolla olsun, bu devletçikler, -laiklik esasını benimsediklerinden ve
Batı'nın sömürüsünü, İslâmi ümmet üzerindeki Batı tahakkümünü sürdürmek üzere
tayin edilmiş rejimler olduklarından, İslâm'ın bir hayat nizamı oluşundan
dolayı- İslâm'la Batı'dan daha fazla mücadele etmektedir. İslâm'ın toplumsal
alanda yer edinmesine asla izin vermezler. İslâm'ın mabetlere ve vicdanlara
hapsedilmiş bir halde sadece ibadetle sınırlı kalmasına ihtimam gösterirler.
Dolayısıyla kafir Batı, sadece Hilâfet’in kaldırılmasıyla yetinmedi. İslâm’ın
tekrar hayat sahnesine dönmemesi için Müslüman halklarda kökleşmiş İslâmi
mefhumların içini boşaltmaya, sulandırmaya ve nihayetinde onları, İslâm’dan
bütünüyle saptırmaya özen gösterdi. Bunu en iyi 1935 yılında Kudüs’te yapılan
misyonerler konferansında misyoner cemiyetlerin başkanı Samuel Zweimer’in şu
sözü özetliyor: “Hıristiyan devletlerin sizleri Muhammedî ülkelerde yapmakla
görevlendirdiği misyon, Müslümanları Hıristiyanlığa dahil etmek değildir. Bu
onlar için hidayet ve şeref olur. Sizlerin misyonu, Allah ile bağı olmayan
dolayısıyla milletlerin hayatlarında itimat ettiği ahlakla bir bağı olmayan
birer yaratık haline gelmeleri için Müslümanları İslâm'dan çıkarmaktır.”
Öte yandan Batı, Hilâfet enkazı üzerine kurduğu karton rejimlerde, hayatla
ilgili konuların her biri, aslında tek bir hayat görüşünden fışkırmasına rağmen
(iç ve dış siyaset, ekonomi, eğitim-öğretim, kadın-erkek ilişkileri yani
toplumsal hayat, yargı vb. tüm konular) bunları, birbirinden bağımsız uzmanlık
alanları olarak parçalanmıştır. Hayata ilişkin herhangi bir konuda fikir
belirtilmek istendiğinde örneğin; “ekonominin bir bilim olduğu, bu konuda ancak
uzman bilim insanlarının söz hakkı olduğu” öne sürülmekte; herhangi bir
dünya görüşünden bağımsız tüm insanlığı kapsayan teknik bilgilerin uygulanması
yerine kapitalist iktisadın gerekleri yerine getirilmektedir. Böylece, Müslüman
halklar nezdinde İslâmi iktisat nizamının çözümlerinin gündeme gelmesinin önü
alınmış olmakta, karmaşık ve sadece kapitalist iktisatçıların kullandığı ve
halkın anlamadığı kavramlar, teknik kavramlarmış gibi sunulmaktadır. Bu sayede de
sömürgeci kapitalist devletlerin servetlerimizi sömürmeye devam etmesi
sağlanmaktadır.
Örneğin; “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu
temsil eden heteredoks yaklaşım, günümüzde giderek ön plana çıkan davranışsal
ekonomi ve nöro ekonomiyle daha fazla önem kazanmaktadır.” gibi ucube ve
kendisinin bile önündeki kâğıda bakmadan söyleyemediği bu sözle alay konusu
olan Hazine ve Maliye eski Bakanı Nureddin Nebati, sözün, akademisyenlerle
yapılan bir toplantıda dile getirildiğini belirterek kendini savunmaya çalışmıştı.
Gerçekte ise bu söz, kapitalist iktisat nizamının kavramlarıdır ve bu ucube yaklaşımların
hiçbir işe yaramadığı, yaşadığımız kapitalist ekonomik kriz dolayısıyla gün
gibi ortadadır.
İçinde yaşadığımız vakıadan bir başka örnek vermek istiyorum. Bir
kaymakamın bir imamı hutbeyi eksik okuduğu gerekçesiyle darp etmesi olayını
hatırlayın. Yıllar yılı laikliğin “devletin bütün dinlere eşit mesafede
durması, dinin devlete, devletin de dine karışmaması” olarak ezberletildiği
de elimizin altında dursun. Aynı laiklik dolayısıyla hiçbir Batı ülkesinde
kiliselere ve diğer ibadet yerlerine karışılmazken dünyanın her yerinde olduğu
gibi ülkemizde de camiler doğrudan siyasi otoritelerin kontrolü altındadır.
Batılı ülkelerde, hutbeler, “cihad çağrısı ya da antisemitizm” içerip
içermediği gerekçesiyle didik didik kontrol edilip bu yönde ifadelere yer
verenlere de soruşturma açılmaktadır. Ülkemizde ise hutbeler, doğrudan Diyanet
İşleri Başkanlığı tarafından kaleme alınmaktadır. İşte bu müteyakkız durum bile,
İslâm’ın sıradan bir din olmadığının; içinde hayata ilişkin tüm nizamları
barındıran, kaynağı Allah Subhanehu ve Teâlâ olan siyasi bir ideoloji,
hayat nizamı ve benzersiz bir yaşam tarzı olduğunun ispatıdır. Bu hayat
nizamının uygulama metodu ise, içeride İslâm’ın hükümleriyle hükmeden, dışarıda
ise davet ve cihat yoluyla tüm insanlığı kapsayan siyasi bir vizyona sahip olan
Hilâfet’tir.
Dolayısıyla Hilâfet mefhumu, kafir Batı ve Batı’nın var ettiği güdümlü
rejimler açısından en büyük tehdidi ifade etmektedir. Hilâfet, iki milyara
yakın Müslümanın tek bir siyasi otorite ve tek bir bayrak altında birleşerek 1
milyon 800 bine yakın askeri, devasa bir orduyu bünyesinde barındırması anlaması
demektir.
Nitekim İslâm ümmeti, bizzat İslâm'dan aldığı gücün yanında, galip
gelinemez maddi bir güce de sahiptir. İslâm ümmetinin nüfusu, dünya nüfusunun neredeyse
¼’ini oluşturur. Coğrafi olarak da dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir
ümmettir, İslâm ümmeti. Dünyanın en stratejik konumları İslâm ümmetine aittir. Yeraltı
ve yerüstü zenginlik ve kaynakları olarak da devasa bir zenginliğe sahiptir.
Dolayısıyla servetlerimiz üzerinde ajan yönetimleri aracılığıyla sömürüsünü
sürdüren Batı, karşısına böyle devasa bir gücün çıkmasını elbette istemez. Bu
durum; başta Batı’nın ileri karakolu olan Yahudi varlığı “İsrail” olmak üzere, ABD,
İngiltere gibi sömürgecilere, Batı’ya ait tüm askerî üs ve varlıkların İslâmi
beldelerden kovulması, küresel sömürü çarkının, Batı güdümündeki karton
rejimlerle birlikte yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Bu, Batı dünyasıyla İslâm
dünyası arasında “Aksa Tufanı” ile başlayan bir savaş olduğu gerçeğinin üstünün
örtülmeye çalışılması ve savaşın, Filistin topraklarıyla sınırlı kalıp tüm
bölgeye yayılması suretiyle bölge ülkelerindeki kukla rejimlerin yıkılması konusundaki
endişeleri açığa çıkartmaktadır.
Bu yüzden ajan yönetimler de, Müslümanların iradesini göstermelik
seçimler yoluyla ya da zorbalıkla gasp ettikleri -varlıklarını kendisine borçlu
oldukları, buralarda “adam” yerine konuldukları, yolsuzlukla servet elde
ettikleri ve kendi ikballeri uğruna sömürgeci kafirlere ümmetin servetlerini
altın tepside sundukları-, rejimleri ayakta tutabilmek için canhıraş çaba
sarfetmektedirler.
Öyle ki; bir ay kadar önce “Kelime-i Tevhid” ve “Hilâfet”in sıcak bir
gündem olması dolayısıyla yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti:
“Türkiye, 1923 yılında Cumhuriyet'e geçerek, rejim tercihini yapmıştır,
milletimizin böyle bir meselesi yoktur. Ana muhalefetin başındaki zat iki de
bir böyle diyor ya, böyle bir sorun yok. Cumhuriyet'ten geri adım atmaya
çalışanlar, karşısında herkesten önce şahsımı bulur.”
Bu sözler, başımızdaki yöneticilerin en az sömürgeci Batı kadar Hilâfet’ten
veya gündeme gelmesinden nefret ettiğini gözler önüne sermektedir.
Öte yandan sömürgeci kafir Batı, cihanşümul bir ideoloji olması nedeniyle
İslâm’ı siyasi olarak da hedef almıştır. Amerika’nın eski başkanlarından ve en
önemli stratejistlerinden birisi olan Nixon, “Uygun Fırsat” isimli kitabında
şöyle diyor: “İslâm, sırf bir din değildir, dahası büyük bir hadaratın/yaşam
tarzının temelidir.” Yine şöyle diyor: “İslâm ile Batı, birbirine
zıttırlar. İslâm'ın dünyaya bakışı onu, ilkinin ikincisine galip gelmesi
gereken şekilde 'Daru’l-İslâm ve Daru’l-Harp' olmak üzere ikiye ayırır.” İslâm’ın
dünya siyaset sahnesinde tekrar yer almasını arzulayan ve bunun için çalışan Müslümanlar
hakkında ise şöyle diyor: “Onlar, maziyi yeniden canlandırma yoluyla eski İslâmi
hadaratı geri getirmede kararlıdırlar. İslâmi şeriatın tatbikini
hedeflemekteler ve İslâm'ın bir din ve devlet olduğunu haykırmaktadırlar.
Geçmişe bakmalarına rağmen onu geleceğin hidayeti olarak benimsemektedirler.”
Bu nedenle; Sovyet Rusya’nın doksanların başlarında yıkılması sonrasında İslâm’ın
“dünya sahnesine geri dönmesi tehlikesi”ni göz önüne alarak NATO’nun, İslâm’ı “düşman”
olarak belirlemesi şaşılacak bir durum değildir. Nitekim dönemin NATO Genel
Sekreteri Willy Claes, şöyle diyor: “Artık geçmişteki ihtilaflarımızı ve
husumetlerimizi bir tarafa bırakıp hepimizin gerçek düşmanı olan İslâm'a
yönelmemizin zamanı gelmiştir.” 1994 yılında NATO'nun Genel Komutanı olan
John Galvin ise şöyle diyor: “Soğuk savaşı kazandık. İşte bizler, 70 yıllık
aldatıcı çatışmaların ardından 1300 yıldan beri var olan İslâm'la büyük
cepheleşme çatışmasının olduğu çatışma eksenine geri dönüyoruz.”
“Hadaratlar/Medeniyetler Çatışması: Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”
isimli kitabıyla ünlenen Samuel P. Huntington da şöyle diyordu:
“İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki ilişkiler, genellikle fırtınalı ve her
biri diğerine göre ‘öteki’ durumunda olmuştur. Liberal demokrasi ile
Leninizm-Marksizm arasındaki yirminci yüzyıl çatışması, İslâm ile Hıristiyanlık
arasındaki süregelen derin çatışma ilişkisiyle karşılaştırıldığında yüzeysel ve
uçucu olgudan başka bir şey değildir.” Yine şöyle diyor: “İslâm,
Batı’yı şüphe konumunda bırakan tek hadarattır ve bunu en az iki defa yapmıştır.”
İslâm ile Batı arasındaki çatışmanın unsurları olarak şu beş unsuru zikrediyor:
“1. Arkasında İslâmi meselelerin erleri haline gelmiş büyük oranda işsiz ve
öfkeli bir gençlik bırakan İslâmi nüfus artışı...
2. İslâmi
uyanış, Batı’nın sahip olduklarına kıyasla hadaratlarının tabiatı, gücü ve
seçkin değerleri hususunda Müslümanlara yepyeni bir güven vermiştir.
3. Batı’nın,
değerleri ile kurumlarını genelleştirmeye dönük süregelen çabaları... İslâm
dünyasında çatışmalara girmesi Müslümanlar nezdinde şiddetli bir
memnuniyetsizlik doğurmuştur.
4. Komünizmin
çökmesi, İslâm ile Batı’nın ortak düşmanını yok etmiş ve biri diğerinin tehdit
algısı haline gelmesi için her ikisini baş başa bırakmıştır.
5. Müslümanlar
ile Batılılar arasında giderek artan sürtüşme ve karışım, her iki tarafın özel
kimliklerine olan ve diğerinin kimliğinden nasıl farklı olduğuna dair
hissiyatlarını tahrik etmiştir.”
Bu açıklamalar, henüz Hilâfet’e kavuşmamış İslâmi ümmetten ne denli korku
içinde olduklarını gözler önüne seriyor.
Öte yandan Hilâfet’in geri gelmesine dair özellikle 11 Eylül sonrası,
Batı’nın beklentisine ilişkin bazı raporlar, makaleler, analizler ve
açıklamalar çokça gündeme gelmiştir. Ayrıca İslâmi ümmette oluşan, “topraklarımızdaki
sömürgeciliğin sonlandırılması ve Batı ile hesaplaşma fikri”nin, toplumda Hilâfet
fikrinin yaygınlaşmaması ve dünya kamuoyunda “şeytanlaştırma” işlevi görmesi
adına, bazı kavramlar üzerinden karton rejimlere çeşitli görevler verilmiştir. Batı’nın
İslâm’a yönelik açtığı kamuoyu savaşında kullandığı en önemli kavramlar; “terörizm”,
“radikalizm”, “ılımlı İslâm” ve “dinler arası diyalog” olmuştur. Şimdi bu doğrultuda
bazı açıklamalara yer verelim:
Rusya'nın Devlet Başkanı Putin, 2002 yılının Aralık ayında Rus
vatandaşlarından gelen 2 milyon soru arasından seçilen 50 soruyu
cevaplandırdığı bir canlı TV programında konuşurken şu açıklamayı yapmıştır: “Devletlerarası
terör, Rusya'dan parçalar koparmayı ve İslâmi Hilâfet’i kurmayı hedefleyen bir
savaş açmıştır.”
İngiltere Başbakanı Tony Blair 16 Temmuz 2005'deki, İşçi Partisi'nin
genel kongresinde yaptığı konuşmasında şöyle demişti: “Biz, “İsrail”
devletini izale etmek, batıyı İslâm dünyasından çıkarmak ve bütün İslâm ümmeti
için Hilâfet’in kurulması yoluyla İslâm dünyasında şeriatın hâkim olacağı tek
İslâm devletini kurmaya çalışan bir hareketle karşı karşıyayız.”
Yine 2005 Eylül’ünde şöyle diyordu: “Şu anda Irak'tan çıkmamız
Ortadoğu'da Hilâfet’in ortaya çıkmasına yol açacaktır.”
Oğul Bush’un, 06 Ekim 2005'te, Müslümanların Ortadoğu'daki Amerikan ve
Batı nüfuzunu bitirmeyi hedefleyen bir stratejiye sahip olduklarına işaret
ederek söylediği sözler adeta hafızalara kazınmıştır: “Tek bir devlete hâkim
olmaları durumunda bu, tüm Müslümanları cezbedecektir. Bu da onlara bölgedeki
tüm rejimleri devirme ve İspanya'dan Endonezya'ya uzanacak radikal İslâmi bir
imparatorluk kurma fırsatı verecektir.”
Amerikan ulusuna sesleniş konuşmasında şöyle diyordu: “Silahlı
direnişçiler, bir ülkeyi ele geçirerek İslâmi halklara önderlik yapacaklarına,
bölgedeki ılımlı hükümetlerin hepsini devirme imkânı bulacaklarına ve ardından
da İspanya'dan Endonezya'ya kadar uzanan radikal İslâmi bir imparatorluk
kuracaklarına inanıyorlar.”
06 Ekim 2005'te dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Charles Clarke,
Heritage Foundation’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Hilâfet’in yeniden
kurulması hakkında hiçbir müzakere olamaz, İslâmi şeriatın tatbik edilmesi
tartışma konusu olamaz.”
24 Ağustos 2007 tarihinde, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, şöyle
diyordu: “Kuşdili ile konuşmaya gerek yok. Çünkü bu karşılaşma iddialarına
göre moderniteyi ve çeşitliliğin hiçbir şeklini kabul etmeyen, açıklığın her
şeklini reddeden, Endonezya’dan Nijerya’ya kadar Hilâfet’i kurma rüyalarına
sahip olan ‘radikallerin’ istediği bir karşılaşmadır… İslâm ile Batı’nın karşı
karşıya gelme potansiyeli küçümsenmemelidir.”
Görüldüğü üzere sömürgeci kafir devletlerin İslâm’a ve Hilâfet'e yönelik öfke
ağızlarından dökülmekte, kalplerinde olan öfke ise daha fazladır. Asıl olarak Hilâfet’in
sadece bir fikir olarak dolaşımda olmasından daha çok, bu fikri kapsamlı bir
proje olarak ortaya koyan ve dünya çapında fikrî ve siyasi olarak çalışan
ideolojik bir partinin varlığı uykularını kaçırmaktadır. Zira bu siyasi parti
-ki O; Hizb-ut Tahrir’dir- bu fikri somut bir hedef olarak pratiğe dökmek üzere
yol almaktadır. Hilâfet fikri, dünyada sadece bazı fertlerin zihinlerinde
tasavvur ettiği, “idealizm” olarak yorumlanabilecek veya “hayali” bir fikir
olmaktan çıkmış, siyasi bir irade olarak cehdini ortaya koyan ideolojik somut,
ete kemiğe bürünmüş siyasi bir parti ile temsil edilir olmuştur. Bu yüzden,
dünya çapında türlü karalama, anti propaganda, medya boykotu ve -en son örneğini
İngiltere’de gördüğümüz yasaklama gibi- çeşitli engellemelere rağmen Hilâfet
çağrısı, diyardan diyara çığ gibi büyümeye devam etmektedir.
Hilâfet, özetle Batı dünyası ve Batı dünyasına ram olmuş karton-kukla
rejimlerin korkulu rüyasıdır. Bu kukla rejimler içinde de öne çıkan iki sınıf, Hilâfet
fikrine direnç göstermektedir. Bunlar; statükoya bağlanmaya ve ona -kaçınılmaz
bir zorunluluk olarak- teslim olmaya davet eden, gerek düşüncesine ve gerek
problemlerine çare bulmak için vakıayı kaynak kabul eden, ideolojik olmayan siyasi örgütlenmeler ve halkın
iradesini gasp etmiş siyasi otoriteler ile yüz yıldır
gömüldüğümüz karalıktan razı olan, aydınlık içinde yaşamayı kabul etmeyen, boş
laf ve yüzeyselliğe alışmış, bedenî ve akli tembellik hastalığına tutularak
statükoya sırf babalarının o çizgide olması nedeniyle bağlanıp donmuş kalmış,
vakıaya tamamen ayak uyduran, teslim olan ve donuk fikir sahibi gerçek statükocu kesimlerdir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış