TÜRKİYE’NİN “YENİ NORMAL”İ “NORMALLEŞME” Mİ?

Haluk Özdoğan

Osmanlı Hilâfet Devleti’nin bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Hilâfet makamının İslam ümmetini kuşatan niteliğinden uzaklaşmak ve yönünü Batı’ya çevirmek üzere modern ve laik bir ulus devlet olarak kurulmuş, on yıllar boyunca bu niteliğini korumuştur. Türk dış politikasındaki bu sabit çizgi, AK Parti iktidarı ile birlikte yavaş yavaş gevşetilmiş, “komşularla sıfır sorun” politikası temelinde Arap-İslam dünyasına ve Afrika kıtasına doğru bir açılım yapılmıştır.

Türk dış politikasında bir kırılma noktası teşkil eden bu açılım; Türkiye’nin yeniden ümmetin liderliğini üstleneceği, Müslümanların yeniden güçlerini birleştirebileceği ve yeni bir süper gücün doğuşuna zemin hazırlayacağı yerde, maalesef kimlik krizi yaşayan ulus devletin güçlendirilmesi, ekonomik krizden yeni çıkmış ülkenin ayağa kaldırılması ve Batılı kapitalist ideolojinin demokrasi, laiklik ve ılımlı İslam kavramlarının öne çıkarılması amacıyla İslam’ın ve Müslümanların sağladığı tarihî bağların, güç kaynaklarının ve prestijin istismar edilmesi için kullanılmıştır. Zira AK Parti iktidarı, iç politikada siyasi istikrarsızlık ve ekonomik krizin hemen ardından kopan devlet-millet köprülerini yeniden inşa etmek üzere gelmiştir.

O dönemde, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” olarak ifade ettiği ve özellikle Osmanlı devletinin nüfuz hinterlandını oluşturan coğrafya üzerinde kurulu ulus devletler ile ilişkiler geliştirilmeye başlamıştır. Başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkeleri, Afrika ülkeleri, Balkan ülkeleri ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerde önemli bir sıçrama görülmüş, çok sayıda diplomatik ve ticari temsilcilik, vakıf, dernek, okul vs. açılmış, turizmde ve yabancı yatırımda ciddi bir artış yaşanmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ve üyelik için gerekli düzenlemeler hızla gündeme getirilmiş, bu gerekçeyle ülke içinde on yıllardır süregelen askerî vesayet ve dayanağı olan yasal düzenlemeler de reform paketleriyle yavaş yavaş değiştirilmiştir. Keza Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, Şangay İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası ve bölgesel teşkilatlar içinde Türkiye, önemli bir aktör olarak yer almıştır.

Bütün bunlar bir yandan Türkiye açısından siyasi, askerî, diplomatik ve ekonomik yönlerden bir sıçrama teşkil ederken, öte yandan ABD’nin bölge politikalarına da paralel ilerlemiştir. ABD birkaç noktada özetlenebilecek bir strateji üzerinde çalışmıştır:

  1. Ortadoğu coğrafyasında demokrasi ile İslam’ın bir arada olabileceği bir model inşa ederek bunu diğer Arap rejimlere örnek göstermek.
  2. Bölgedeki İngiliz nüfuzunu ve etkinliğini adım adım bitirmek.
  3. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan devletlerarası düzende hak etmedikleri bir konumda yer almaya devam edegelen Güvenlik Konseyi üyelerine karşı bölgesel güçler inşa etmek. (Türkiye, Polonya, Hindistan, Güney Kore, Brezilya gibi)

İşte Türkiye, bu strateji için biçilmiş kaftandı. Müslüman lider profili ile popülaritesi gün geçtikte artan Erdoğan, İslam dünyasında hem laik hem Müslüman, hem demokrat hem dindar olunabileceğinin somut örnekliğini gösteriyor, “one minute” çıkışıyla Yahudi varlığına, Obama’ya karşı duruşuyla ABD’ye meydan okuyor ama aynı zamanda düzenlediği Mısır ve Tunus ziyaretlerinde Müslüman halkı laikliğe çağırmaktan çekinmiyor, ABD’nin Irak, Afganistan ve Somali operasyonlarına destek vermekten, Mavi Marmara felaketine rağmen Yahudi varlığı ile ilişkileri en üst düzeyde tutmaktan geri durmuyordu. Erdoğan, bir yandan ekonomik ve siyasi reform paketleri ile devletin kritik noktalarında yasal düzenlemelere girişiyor, diğer yandan Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla askerî vesayetin sonunu getiriyordu. Avrupa, Rusya ve İran karşısında, Ortadoğu’nun bölgesel gücü olarak boy gösteriyordu.

Fakat bu büyü, 2011 yılında patlak veren “Arap Baharı” olayları ile bir anda bozulmaya başladı. Çünkü ABD Tunus’ta ve Libya’da nispeten faydalandığı, Mısır’da ve Yemen’de kontrolü güçlükle sağladığı, Suriye’de ise gidişatın kontrolden çıktığı bu yeni dalgayla başa çıkabilmek için bir strateji değişikliğine gitmek zorunda kaldı. ABD çatışmaların her iki tarafını da kontrol altında tutmak üzere bölge ülkeleri arasında bir eksen ayrışmasına gitti. Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır-”İsrail”i, Türkiye-İran-Katar ekseninin karşısında konumlandırdı. Mısır’da Suud ittifakı Sisi rejimini desteklerken Türkiye ittifakı İhvan-ı Müslimin’i desteklemek durumundaydı. Libya’da Suud ittifakı Hafter’i desteklerken Türkiye ittifakı, Trablus hükümetinin yanındaydı. Türkiye’nin pek müdahil olmadığı Yemen’de Suud ittifakı eski hükümet güçlerinin yanındayken, İran Husi milislerini destekledi. Suud’un pek müdahil olmadığı Suriye’de İran, Esed rejiminin imdadına yetişirken Türkiye, devrimci muhalefeti kendi kucağına aldı.

Bu eksen ayrışması, doğal olarak; “komşularla sıfır sorun” politikasının sona ermesi, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin askıya alınması, PKK ile çözüm sürecinin rafa kaldırılması, Ermenistan ile normalleşmenin ertelenmesi, petrol üreticisi ülkelerden gelen sıcak para ve yabancı yatırımların durması vs. önceki politikaların çoğunda önemli değişiklikler yaşandığı anlamına geliyordu. Böylelikle karşı eksende yer alan ülkelerle ilişkiler hızla bozulmuş, hatta düşmanlık seviyesine varmıştı. Suudi Arabistan devleti, İstanbul Başkonsolosluğu’nda Cemal Kaşıkçı’yı katletmekten çekinmemiş, hükümet BAE’yi 15 Temmuz’un finansörü olarak suçlamış, Mısır diktatörü Sisi, “eli kanlı darbeci” olarak nitelenmiş, Yahudi varlığı ile ilişkiler asgari düzeye indirilmişti. Bu ayrışmanın, Irak, Ürdün, Sudan, Cezayir, Yunanistan gibi ülkelerle ilişkilerde gerileme gibi dolaylı etkileri de olmuştur. ABD’nin Fransa’ya karşı izlediği sert politikanın önde gelen aktörlerinden birinin Türkiye olması da Afrika ülkeleri ile ilişkilerde istenen seviyenin yakalanamamasına vesile olmuştur.

Gerek iç politikada Erdoğan’ın askerîvesayetin sona ermesi sonrası izlediği otoriter tutum, Kürt meselesinin rafa kaldırılması ve terörle mücadele olgusunun artması, “FETÖ” ile mücadele ve 15 Temmuz darbe girişimi, başkanlık sistemine geçilmesi gibi çalkantılı süreçler gerek sıcak para akışının durması, AB ile ilişkilerdeki gerileme sonucu kaynak arayışının giderek zorlaşması, yolsuzlukların korkunç boyutlara ulaşması ve gerekse de dış politikada yaşanan bu bozulmalar; Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir girdaba yavaş yavaş sürüklemiş, Türkiye’nin iç istikrarı, dış dünyadaki prestiji, ekonomik etkinliği ve daha da önemlisi en başta biçilmiş bölgesel güç rolü zedelenmeye başlamıştır.

Buraya kadar ortaya çıkan sonuç; AK Parti iktidarındaki Türkiye’nin, ABD’nin bölgesel stratejisi bağlamında iç siyasette, ekonomide ve bölgesel düzeyde güçlü bir aktör haline gelmiş olması, fakat yine aynı strateji bağlamında tüm bu göstergelerin hızla çakılmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin özgün ve bağımsız bir dış politikasının olmaması, aksine dış politikasında tamamen ABD gibi dış güçlere bağımlı olmasıdır. Bu yüzdendir ki Türkiye’nin toparlanması, eski kudretli günlerine gelebilmesi, prestijini yeniden kazanabilmesi yine ABD’nin bir strateji değişikliğine bağımlıydı ki öyle de olmuştur. Trump döneminin sonu, Biden döneminin başı itibariyle ABD, bölgede değişen güç dengelerini dikkate alarak, Arap Baharı sürecinde oluşturduğu eksenlere artık gerek kalmadığı, şimdi yeni bir oyun kurmak gerektiği kanaatine varmıştır. Buna göre; özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki aktörler arasındaki ayrışma, hatta düşmanlık sona erdirilecek, ilişkiler yeniden güçlendirilecek, ABD’yi meşgul edecek bir kavga, gürültü olmasına müsaade edilmeyecekti. Çünkü ABD, Irak ve Afganistan hezimetlerinin hemen ardından patlak veren Arap Baharı olaylarıyla yeterince meşgul olmuş, bölgeye bir hayli enerji sarf etmiş dolayısıyla ABD bunlarla uğraşırken Avrupa Birliği, Rusya ve Çin -ABD’nin tasavvur ettiği- haddin üstüne çıkmıştı. ABD’nin yeni odağı, bu güçlerin gücünü ve etkinliğini sınırlandırmaya yönelikti. Çin ile başlatılan ticaret savaşı, Rusya-Ukrayna krizi ve Avrupa ülkelerine karşı atılan adımlar işte bu yeni politikanın uzantısıydı. Hatta denilebilir ki; COVID-19 salgını, gıda, enerji ve diğer sektörlerde baş gösteren tedarik krizi ve tüm dünyayı etkisi altına alan, Türkiye’yi ise altüst eden finans krizi, bunların etken veya edilgen yansımaları olmuştur.

İşte “normalleşme” denilen şey budur! Yani ABD’nin bölge politikasına göre şekillendirilen dış politikada yeni bir değişiklik döneminin başlatılması, tüm parametrelerin geriye sarılmasıdır. Laik demokratik ulus devlet sisteminde dış politika, tamamen çıkar odaklıdır. Çıkar söz konusu olduğundan ilkelerin, söylemlerin, önceki düşmanlıkların vs. hiçbir önemi yoktur. Türkiye’nin gerek çıkar temelli istikrarsız bir dış politika izlemesi gerek ABD’nin bu stratejik değişikliği gerekse yaşanan şiddetli finansal-ekonomik kriz, adına “normalleşme” denilen bu sürecin başlatılmasına neden olmuştur.

“Normalleşme” kavramı, aslında aldatıcıdır. Zira Yahudi varlığı ile ilişkiler normal olmadığı gibi, kraliyet ve diktatörlüğün hüküm sürdüğü, meşruiyetten yoksun Ortadoğu rejimleriyle ilişkilerin geliştirilmesi de normal değildir. Bununla birlikte günümüzde süregelen konjonktürel koşullarda tüm devletlerin birbirleriyle çıkar temelli ilişkiler geliştirmesi gerektiği, ilişkilerin kesilmesinin normal olmadığı savunulur.

Gelelim Türkiye’nin “normalleşmelerine”…

1- Yahudi Varlığı ile Normalleşme: Yahudi varlığını tanıyan ilk halkı Müslüman ülke olarak Türkiye, -ilişkiler ne kadar gerilirse gerilsin- İsrail ile her zaman bağlarını en üst düzeyde sürdürmüştür. AK Parti iktidarı döneminde yaşanan Yahudi saldırıları, Gazze ablukası, Mavi Marmara baskını, “one minute” olayı, Kudüs’ün başkent ilan edilmesi gibi gerginliklere ve diplomatik ilişki seviyesindeki değişimlere rağmen Yahudi varlığı ile ilişkiler, hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Mavi Marmara olayı sonrasında güya kopmuş görünen ilişkiler, Aralık 2015’te yürütülen gizli görüşmeler sonrasında, -şehitlerin kanları üzerinden varılan tazminat anlaşmasıyla- 2016 yılında normalleşmiş, 2017 yılında Trump yönetiminin Kudüs’ü başkent ilan etmesi üzerine ilişkiler tekrar kopmuştur. Bu göstermelik kesintiler karşısında Yahudi varlığı, Türkiye nefretini dışa vurmaktan da çekinmemiş, Ağustos 2020’de Mossad’ın Şefi Yossi Cohen, Suudi, Mısırlı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki mevkidaşlarına yaptığı açıklamada, “Türkiye’yi açıkça bölge barışı için yeni bir tehdit” olarak tanımlamıştır. Zira bu devletlerin ortak yaklaşımı, Türkiye’nin Suriye, Irak, Sudan ve Libya’daki çatışmaları istismar ederek bölgede yayılmacılık politikası izlediği şeklinde olmuştur. Yine 2020 yılındaki Azeri-Ermeni çatışması sırasında Yahudi varlığının Savunma Bakanı Benny Gantz, Türkiye’yi “terörizm ve istikrarı bozmakla” suçlamıştır. Bütün bunlara rağmen, Temmuz 2021’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni seçilen Yahudi varlığı Cumhurbaşkanı Herzog’a tebrik telefonu açması, onun da 2022 yılı Mart ayında Türkiye ziyaretiyle ilişkiler tekrar normalleştirilerek, karşılıklı büyükelçi atamaları yapılmıştır.

2- BAE ve Suudi Arabistan ile Normalleşme: Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile ilişkileri, Mısır’da 2013 askerî darbesine verilen destek, Müslüman Kardeşler’e karşı tutum ve Katar ablukası nedeniyle bozulmuş, taraflar arasında karşılıklı sert atışmalar yaşanmıştır. Üst düzey Türk yetkililer yaptıkları açıklamalarda; BAE’nin ABD ile birlikte 15 Temmuz darbe girişiminin faili olduğunu, darbecilere 3 milyar dolar para desteği sağladığını ve Türkiye’ye zarar vermek amacıyla terör örgütlerini desteklediğini ifade etmişlerdi. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid 2017’de; “1916’da Fahri Paşa’nın Medine halkının mallarını ve el yazması eserlerini çaldığını biliyor muydunuz? İşte Erdoğan’ın dedelerinin Araplarla ilişkisi buydu.” sözleriyle sataştı. Erdoğan ise “Petrol şımarığı” ve “Terbiyesiz adam” ifadeleriyle yanıt verdi. BAE yetkilileri de benzer şekilde Suriye, Mısır ve Libya’daki ortamı istismar ederek yayılmacı ve sömürgeci faaliyette bulunduğu iddiasıyla sık sık Türkiye’yi suçladılar. BAE’li bir bakan, “Arap dünyası Tahran ve Ankara tarafından yönetilmeyecek. Tahran ile Ankara’nın hırslarıyla mücadele etmek için Arap alemi birleşmeli!” ifadelerini kullanmıştı. Bu gerginlik, bir süre sonra medya savaşlarına dönüştü. Ardından 2017 yılında Körfez ülkelerinin Katar’a karşı başlattığı ablukanın Türkiye tarafından delinmesi, 2018 yılında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda hunharca katledilmesi ve 2020 yılında Suudi Arabistan’ın Türk mallarına ithalat yasağı getirmesi, ilişkilerdeki gerilimi daha da artırdı. Bununla birlikte Katar ablukasının kaldırıldığı 2021 yılı, ilişkilerin ve söylemlerin yumuşadığı, normalleşme sürecinin hızlandığı bir yıl oldu. Süreç, 2021 yılının Ağustos ayında Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed en-Nahyan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesiyle başlatıldı. Ardından Haziran 2022’de Cumhurbaşkanı Erdoğan Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Bu yılın Mart ayında BAE ile imzalanan kapsamlı ekonomik ortaklık anlaşması, Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda düzenlediği Körfez turunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ı ziyaret etmesi ve BAE’nin 50 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunmasıyla ilişkilerin normalleştiği düşünülse de eski önyargıların ve rahatsızlıkların uzun süre etkisini sürdüreceğine şüphe yok.

3- Mısır ile Normalleşme: Mısır’da Sisi rejiminin başlıca destekçileri olan Suudi Arabistan ve BAE ile normalleşme sürecinin başlatılması, bu kez Mısır ile normalleşme adımlarını gündeme getirdi. Türkiye, 2011 yılında Mübarek rejiminin devrilmesi ve Müslüman Kardeşler’den Muhammed Mursi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Mısır ile iyi ilişkiler kurmuştu ki 2013 yılında düzenlenen askerî darbe sonucu ilişkiler bıçak gibi kesildi. Türkiye darbeyi kınamakla birlikte, Mısır’daki insan hakları ihlallerini eleştirdi; başta İhvan mensupları olmak üzere Mısırlı muhaliflere kucak açtı. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve BAE ilişkilerine paralel olarak gerginliğini sürdüren Türkiye ve Mısır arasındaki ilk yakınlaşma haberleri, 2019 yılında istihbarat yetkilileri arasındaki gizli görüşmelerle gündeme geldi. 2020 yılı Eylül ayında Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü yaptığı açıklamada; “Türkiye ile ilişkileri geliştirmek istediklerini” söyledi. BAE ile ilişkilerin başladığı 2021 yılında, Mısır ile de heyetler arası görüşmeler yapıldı. İlk kez Kasım 2022’de Erdoğan ve Sisi, Katar’daki Dünya Kupası töreninde yüz yüze gelip tokalaştı. Bu yılın Şubat ayında, Mısır Dışişleri Bakanı deprem vesilesiyle Türkiye’yi ziyaret etti. Hemen ardından Mart ayında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Kahire’ye gitti. Nihayet Temmuz ayında karşılıklı büyükelçi atama süreci tamamlandı. Öncesinde sürekli muhalifleri idam eden Mısır rejiminin, Türkiye’den Mısırlı muhaliflere kucak açmaktan vazgeçmesini, hatta iade etmesini istediğine dair haberler yayınlandı. Birçok muhalif ya Türkiye’den kovuldu ya da başka ülkelere gitti.

4- Suriye ile Normalleşme: Arap Baharı’nın etkisi en uzun süren ve en kanlı geçen ayağı, kuşkusuz Suriye idi. Aradan geçen 8 yılın ardından 2020 yılına gelindiğinde ülke yaklaşık 10 yıllık savaştan harap olmuş ve sadece İdlib çevresinde bir direniş odağı kalmışken rejim hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin yardımıyla ayakta kalmayı, hatta ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirmeyi başardı. Ardından BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün 2021’den bu yana Suriye’nin bölgesel örgütlere geri dönmesi için alenen çağrıda bulunmaya başladı. Ayrıca Beyaz Saray, Ekim 2020’de iki ABD’li yetkilinin Şam’da rejim yetkilileriyle bir araya geldiğini kabul etti. Mayıs 2023’te Beşşar Esed uzun bir aradan sonra ilk kez Cidde’de düzenlenen Arap Birliği zirvesine katılarak meşruiyetini ilan etmiş oldu. Son dönemde Türkiye de bu normalleşme sürecine dahil oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, istihbarat servisleri arasında gizli görüşmeler sürdürüldüğü açıkladığında diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılacağının ilk sinyallerini vermiş oldu. Her ne kadar şu anki konjonktür resmî diplomasinin başlatılmasına elverişli değil gibi görünse de özellikle Türkiye’de Suriyelilere karşı başlatılan ırkçılık dalgası ve sınır dışı operasyonlarıyla sürece zemin hazırlandığı anlaşılıyor. Suriye’nin yeniden imarı projelerinden pay alacağı iddiaları da ekonomik krizden çıkış için hesaplanan girdilerden biri kabul ediliyor. Esed’in Kürt bölgelerinde kontrolü sağlamasıyla PKK/PYD varlığına son verebileceği beklentisi de, milyonlarca insanın hayatını karartan rejim ile normalleşmenin bahanesi olarak görülüyor.

5- Ermenistan ile Normalleşme: Rafta bekleyen bir diğer konu olan Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi de önümüzdeki dönemde gündeme gelebilecektir. Bir yandan 1915 Ermeni soykırımı iddiaları ekseninde süregelen gerginlik diğer yandan Dağlık Karabağ üzerindeki Azeri-Ermeni çatışmalarından kaynaklanan gerginlik, Türkiye-Ermenistan normalleşmesini uzun süre geciktirmiş görünüyor. Zira bunun ilk adımları 2008 Zürih protokolü ve 2009 yılında yürütülen “futbol diplomasisi” ile atılmış, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan birlikte maç izlemişti. İlişkileri düzeltmeye yönelik adımlar atılmasına rağmen, özellikle Rusya’nın engellemeleri sonucu herhangi bir sonuca varılamadı. 2020 yılında başlayan Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında gerginlik iyice tırmansa da sonrasında görüşmelere yeniden başlandı. Şu anda Rusya’nın Ukrayna bataklığında debelenmesinin oluşturacağı muhtemel bir fırsat, normalleşme adımlarının hızlandırılmasına neden olabilir.

Sonuç olarak; normalleşme adımları tek taraflı değildir ve bölgesel bir politika değişikliğini yansıtır. Nitekim bu süreçler sadece Türkiye için söz konusu olmamış, 2020 yılında başlatılan Abraham Anlaşması sonucu, Yahudi varlığı ile BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas arasında normalleşme başlatılmış, sonrasında Suudi Arabistan ve BAE ile İran ilişkileri yumuşama sürecine girmiştir. Bu yılın Mart ayında Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkilerin yeniden başlatıldığı resmen duyurulmuştur. Şimdi de Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı arasındaki ilişkilerin normalleşmesi gündemdedir. Dolayısıyla normalleşme dalgasını Türkiye odaklı ve Türkiye’nin tek taraflı iradesi olarak görmek isabetli bir okuma olmayacaktır. Üstelik meselenin sadece ikili ilişkilerden ibaret olmadığı da açıktır. Örneğin; Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı, çıkarılması ve dağıtımı konusunda anlaşmazlığın Avrupa Birliği’nin enerji tedarikiyle yakından ilgisi vardır ve Türkiye’nin bölgeye taraf olan ülkelerle normalleşmesi bu sürece ivme kazandırma potansiyeline sahiptir. Keza bölgedeki eksen ayrışmasının sona erdirilip bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi, Rusya ve Çin’in sınırlandırılması projesine katkı sağlayacaktır.

Görüldüğü gibi; Ortadoğu coğrafyasında kartlar yeniden karılmakta, ABD gözetiminde yeni bir kumar masası kurulmaktadır. Bu masanın tek kaybedeni, her zaman olduğu gibi Müslüman halklar olacaktır. Başımızdaki yöneticiler ise iktidarda kaldıkları sürece güç sahibi görünecek, işleri bitip bir kenara atıldıklarında selefleri gibi zilletin en ağırını yaşamaya mahkûm olacaklardır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz