Bundan otuz yıl önce, 24 Ocak 1993 günü, gazeteci Uğur Mumcu’ya düzenlenen
suikast haberleriyle günü karşılamıştık. O tarihte üniversiteye hazırlanan bir
öğrenciydim. Ortalama sade vatandaş olarak, haberlerde bize ne aktırılıyorsa
olaylara da o gözle bakıyordum. Kamuoyu o dönemden itibaren bu suikastın
ardında İran’ın olduğuna inandırılmıştı. Büyük şehirlerde Uğur Mumcu suikastını
tel’in yürüyüşleri yapılıyordu. Öne çıkan slogan; “Türkiye İran olmayacak!”, “Türkiye
laiktir, laik kalacak!” şeklindeydi. İran hakkında oluşturulan algı, İran’ın
bir “şeriat devleti” olduğu yönündeydi.
Hizb-ut Tahrir’le tanışana kadar, her sarıklı-cübbelinin İran’ın,
dolayısıyla “şeriat devleti”nin destekçisi olduğu, sarık-cübbenin İslam’ın
giyim-kuşam tarzı olduğuna inanıyordum. Üniversitedeki ilk yılım, “tevhidî
İslam” düşüncesini tanımakla geçmişti. Garip olan şu ki; İran’ın “şeriat
devleti” olduğu algısı, beni “tevhidî İslam” düşüncesiyle buluşturan başka bir
İslami grupta da hâkim görüştü. Kemalistler, İran’a sözlü saldırı yönelttikçe
İslami kesimden, “İran’ı savunmak, İslam’ı savunmaktır!” şeklinde tepki
geliyordu. Doğal olarak ben de bu minvalde bir bakışa sahiptim. Hizb-ut Tahrir’den
bir temsilciyle tanışıncaya kadar da bu bakışımı hiç sorgulamadım. Tanıştığım
temsilci, ilk buluşmamızda, kravatlı ve takım elbiseli olarak karşımda
duruyordu. Ona baktığımda sarık-cübbenin İslami giyim olduğunu kanıksamış biri
olarak, giyim-kuşamından yola çıkarak onu ön yargılı olarak dinlemiştim. Bana; “İslam’ın
yönetim biçimi nedir?” sorusunu yönelttiğinde, kendimden emin bir şekilde, “İran’da
olduğu gibi; İslam Cumhuriyeti!” cevabını vermiştim. Daha sonra benden,
İslam’ın tarifini ve bundan ayrı olarak da cumhuriyeti tanımlamamı istediğinde,
o âna kadar “İslam” ile “cumhuriyet”in daha önce bir arada kullanılmasında bir
sakınca görmeyen bende, bu tanımlamaları ayrı ele aldığımda bir deprem etkisi
meydana geldi. Görüştüğüm temsilci, benim zorlandığım tanımlamalar üzerine, bir
sonraki görüşmede detaylı konuşacağımızı belirterek bu sorularla beni baş başa
bıraktı. Öyle ki ben, bir sonraki görüşmeyi iple çektim. O ana kadar “İslam
Cumhuriyeti” terkibinin doğruluğu hakkında hiç sorgulama yapmamıştım.
Kendi penceremden durum böyleydi. Ancak -başta da belirttiğim gibi- İran’ın,
ABD’ye kafa tutan, Yahudi varlığı “İsrail”e düşman olan ve “İslam Şeriatını
uygulayan”, “İslami bir devlet” olduğuna Türkiye’de, laik olan-olmayan herkes
inandırılmıştı. Yahudi varlığının Müslüman beldelerin tam ortasındaki kutsal
topraklarda işgal ve katliamları karşısında kurusıkı tehditleri dışında ses
çıkarmaması, Yahudi Varlığı’na tek bir kurşun atmamış olması, ABD’ye,
Afganistan ve Irak işgallerinde fiilî olarak açık destek vermesi bile,
kamuoyunda İran’ın gerçek yüzünü ortaya çıkaramamıştı.
Hâlbuki İran’ın, “1979
Devrimi”nin başından beri -adında “İslam” kelimesinin geçmesi dışında- İslam’la
bir bağı olmamıştır. Nitekim İran’ın
ilk Cumhurbaşkanı Ebu’l Hasan Beni Sadr, 01 Aralık 2000 tarihinde el-Cezira
kanalına, Humeyni’nin kaldığı Fransa’nın “Nofel Loshato” bölgesine Beyaz Saray’dan
delegelerin geldiğini ve bu delegeleri İranlı yetkililerin (Yazdî, Bazargan,
Musevî ve Ardibîlî) karşıladığını ifşa etmişti. Dolayısıyla devrim öncesi Paris’te
ABD ile devrim liderleri arasında birçok görüşme yapıldığı açığa çıkmıştır. Bu
görüşmelerden en önemlisi, Paris’in banliyölerinde gerçekleşen Reagan ve Bush
grubu ile Humeyni’nin grubu arasında anlaşmaların imzalandığı Ekim
görüşmesidir. Zira Humeyni, İran’ın içişlerine müdahale etmemesi şartıyla
Amerika ile işbirliğine hazır olduğunu, bu görüşmede açıklamıştı. Bunun
ardından Humeyni 1 Şubat 1979 günü Fransız havayollarına ait bir uçakla Tahran’a
indi. Amerika ise, yönetimi Humeyni’ye teslim etmesi için İran ordu
komutanlarını tehdit etti. Böylelikle Humeyni, İran devrimini yapabildi. Ardından
diğer İslâm beldelerinde kapitalist Batı sistemlerine göre hazırlanmış olan
sair anayasalar gibi bir anayasanın hazırlanması gerçekleşti.
Bunun dışında Marksizm, milliyetçilik
ve liberalizm, 1979 Devriminde önemli roller oynamıştır. Ancak daha sonra İran,
o kadar büyük bir ısrarla “İslami” olarak lanse edildi ki sonunda bu onun tek
özelliğiymiş gibi algılanır hale geldi. Şah rejimi, komünizm tehlikesine karşı
mollaları desteklediğinde, “devrim”e giden yolu aslında kendisinin açmış
olduğunu da belirtelim. Buradan hareketle; Humeyni’nin diğer mollalara nazaran
Şah rejimine sert eleştirilerde bulunması ve bunun akabinde Humeyni’nin Irak’a
sürgün edilmesi, halkta Humeyni’nin popülerliğini günden güne artırmıştır.
Humeyni’nin ses kasetlerinin İran’da halk tabanına yayılması, “devrim”e giden
süreci hızlandırmıştır. Marksist görüşe sahip olanlar; “Nasıl olsa devrim
bize ait bir kavramdır; yönetim değişince ipleri ele alırız” düşüncesiyle Humeyni’nin
“devrim” hareketine karşı bir tutum sergilemediler. Fakat sonuç farklı oldu.
Öte yandan; İran devriminin “İslâmî bir model”
olarak Türkiye ve diğer İslami beldelere sunulması ve İslâm dünyası için
modelleştirilmesi, geniş kapsamlı bir operasyondur. Bu operasyon, bir yandan komünizme
karşı -liderliğini ABD’nin yaptığı- Batı bloğunun bir ön alma hamlesidir bir
yandan da İslam beldelerini kontrol altında tutmanın en önemlidır.
Ayrıca İran anayasasında devletin dininin “İslâm”
olduğunun yazmasının da hiçbir önemi yoktur. Çünkü yönetim sistemi
cumhuriyettir; bakanlıkların dağılımı, parlamentonun görevi, güçler ayrımı ve
buradaki yetkiler konusu gibi anayasa, bir bütün olarak kapitalist sisteme
uygun bir yapıdadır. İran devleti, anayasanın kaynağı olarak İslâm akidesini
kendisine esas kabul etmemiş, aksine devleti, mezhepçi bir devlet kılmak için
anayasaya, “İran devletinin mezhebinin Caferi mezhebi” olduğunu belirten bir
madde koymuştur. Ancak anayasada yer alan; “İran’ın
resmî dini; on ikinci imam Caferi mezhebine göre İslâm’dır” maddesi, İslâm
ülkelerindeki birçok anayasalarda bulunan bir madde gibi olup bu madde,
devletin, İslâm esası üzere kurulu olduğu veya İslâm risaletini taşıdığı
anlamına gelmez. İran, mevcut uluslararası sisteme göre hareket etmekte olup
Birleşmiş Milletler ve İslâm Birliği Teşkilatı gibi devletlerarası veya
bölgesel örgütlere, kapitalist sistem esasına göre üyedir. Devletlerarası
ilişkilerinin hiçbiri İslâm esasına göre değildir. Bu nedenledir ki İran
devletinin özel bir risaletinin ve İslâm’dan kaynaklanan muayyen bir projesinin
bulunduğu söylenemez. Bilakis İran yönetiminin vakıasının, milliyetçi ve
vatancı bir kimliğe sahip olduğu görülür.[1]
Tüm bunları göz önünde bulundurarak, son dönemde
İran’da yaşanan olayları ele alalım.
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, 12 Temmuz Ulusal
Tesettür ve İffet Günü’nden sonra, 15 Ağustos 2022’de “başörtüsü kararnamesi”ni
yürürlüğe koydu. Kararname; başta sokaklar, otobüsler ve trenler olmak üzere kamuya
açık alanlarda bazı kadınların protesto için başörtülerini çıkartarak video
çekip bunları sosyal medyada paylaşmaları ve bu protesto eylemine destek
verenlerin ülke çapında gösteriler yapmasının ardından çıkarıldı. Kararname
sonrası, 22 yaşında “Mahsa Amini” adlı bir kadının Tahran’da başörtüsü denetimi
yapan ahlak polisi tarafından gözaltına alınması ve üç gün sonra 14 Eylül’de
hayatını kaybetmesi üzerine protestolar, 80’den fazla yerleşim birimine dalga
dalga yayıldı. İranlı yetkililer protestolara, televizyondan yayınlanan bir
takım tutuklama, gözaltı ve zorla itiraf görüntüleriyle karşılık verdi. 500’den
fazla kişi gösterilerde hayatını kaybetti. Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, petrol
ihracatını etkisiz hale getirmesinden dolayı “düşman” olarak nitelendirdiği
kişilere öfkeli olduğunu ve bu protestoların “düşmanın komplolarının” bir
parçası olduğunu söyledi.
Bu tür protestoların varlığı ve yayılması,
üzerinden 43 yıl geçmiş olmasına rağmen Molla rejiminin, halkını “devrim”
ilkeleri doğrultusunda bilinçlendiremediğinin açık bir göstergesidir. Toplumun
itaatini sadece kanuna dayanarak sağlamaya çalışan rejimler, gün geçtikçe halktan
daha da koparlar. Teknolojik gelişmeler ışığında bilgi akışının küresel boyutta
anlık olarak gerçekleşmesi, Batı merkezli küresel enformasyon kanallarının
sürekli “özgürlükler”i pompaladığı şartlarda, toplumu kanun zoruyla boyun
eğdirmek veya dizginlemek geçicidir. Batı merkezli propagandalarla baş
edebilmek için, savunmacı bir yaklaşımla ya da sadece dış düşman argümanına
sarılarak değil, bu propagandaların aklı ikna edecek şekilde çürütülmesini sağlayacak
güçlü, kapsamlı, kuşatıcı ve insan odaklı bir fikrin, halkın kamuoyunda yer
edinmiş olması gerekir. Halkını kaybetmiş bir yönetim veya halkın bir vadide
yönetimin bir başka vadide olduğu devletler ayakta kalamaz.
Biz bu olaylardan biraz daha geri gidelim… 15
Kasım 2019’da benzine yapılan zamlarla başlayan protesto eylemleri -sözde-
“İslami” Devrimden bu yana coğrafi açıdan en geniş çerçevede patlak verdi.
Gösteriler, geleneksel olarak hükümet yanlısı güçlerin ve muhafazakârların
kalesi olarak kabul ettiği şehirler ve kasabalar başta olmak üzere -örneğin;
Şiiler için kutsal bir kent olan ve “muhafazakâr bir üs” kabul edilen Meşhed’de
bile-, protestoların patlak vermesi, İran rejimi açısından tehlikenin
boyutlarını gösteriyordu. O dönem Devrim Muhafızları’na yakın Fars Haber Ajansı’nın
aktardığı bilgilere göre; o günlerde İran’da en az 100 şehir ve kasaba toplu
protestolara tanıklık etti. İran’da yetkililer tarafından yapılan açıklamalar
ise sınırlı ve eylemlerin kapsamını tüm boyutlarıyla ortaya koymuyordu. Ancak
çoğunlukla Arapların yaşadığı Huzistan valisinin yaptığı açıklamada, sadece o
eyalette 15 kentte protestolar düzenlendiği ifade edildi. Hamaney protestocular
için “eşkıya ve kindar” ifadelerini kullandı. Bu konuşmadan sonra tüm
yetkililer ülke çapındaki protestoları “fitne” olarak nitelendirmişti.
İran’da protestolar, -enflasyonun resmî rakamlara
göre; %51,4 köylerde ise %59,4’ü bulmuş olması nedeniyle- sistemin işsizlik,
yolsuzluk ve enflasyon gibi temel sorunlara çözüm üretememesinden kaynaklı olarak
alt sınıf tarafından başlatıldı. İşsiz saflarına düşmekten korkan orta sınıfın
da katılımıyla büyüdü. Toplam işsizlerin %43’ünün üniversite mezunlarından
oluşması, gençlerin protestolara yüksek katılım göstermesine vesile oldu.
Protestolar, “Benzin daha pahalı, fakir daha da fakir!” ve “Diktatör
defol, ülkeyi terk et!” ifadelerinde kendini bulduğu gibi sırf ekonomik
nedenlerle ve siyasi tabakanın gitmesine odaklanmıştı. 3 Ocak 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu
Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD’nin saldırısıyla
ortadan kaldırılması, rejim açısından tehlikeli hal alan protestoların
dindirilmesine yaramıştı. Yine İran yönetimi, -sözde- “Amerikan düşmanlığı”
kartını kullanarak sesini çıkaracak olanları “düşmana yardım etmekle”
suçlayacağı bir atmosfer oluşturdu.
Şimdi de İran, ABD ambargolarını halkına karşı mazeret olarak kullanmakta
ancak öte yandan ABD ile yine bir nükleer anlaşma yapabilmek ve ambargoların
kaldırılması adına da ABD’nin gözünün içine bakmaktadır. Halkını varlık içinde
yokluk yaşamaya mahkûm eden rejim, İslami bir hüküm olan şer’i giyime karşı
öfke duymaya vesile olması pahasına halkı, ekonomik taleplerden saptırıp “başörtüsü
kararnamesi” üzerinden dikkatleri başka yöne çekmeye çalışmaktadır. Dünyanın en
zengin petrol rezervlerinden birine sahip İran’da dolar, karaborsada işlem
görüyor. Halk, İran’ın Suriye, Irak ve Yemen’de askerî harcamalarda ülke
servetlerinin eritilmesinden rahatsızlık duyuyor. Dolayısıyla insanların asıl
tepkisi ekonomik taleplerinin karşılanmamasıyken rejim, kendi eliyle halkın
öfkesini “İslami hükümlere tepki” boyutuna taşıyor.
Kısacası; 43 yılın ardından bugün İran, seleflerinden farklı olmayan ve
diğer İslami beldelerdeki anayasalara da benzemeyen genelleştirilmiş
diktatörlük boyunduruğu altında ve beşerî anayasaların ağırlığı altında
eziliyor. Ayrıca fikrî baskının, siyasi tahakkümün ve karşı çıkan veya
muhalefet edenlerin maruz kaldığı kötü muamelenin yanı sıra para biriminin
bozulması, yüksek fiyatlar, yüksek işsizlik oranı, yoksulluk oranının artması,
toplumun diğer ekonomik sorunları ve bunun sonucunda ortaya çıkan insani ve
siyasi sorunlar gibi ekonomik durumun da kötü olduğunu görüyoruz. Çünkü ne İran
anayasasının ne de yürürlükteki rejimin, yasal bir temelinin veya Allah’ın
hükümlerine ve O’nun dinine bağlılığı, O’nun şeriatına uygunluğu söz konusu
değildir. Doğal olarak İslami bir model olarak da sunulamaz.
İsim dışında devlette İslam’a dair bir şeyin
bulunmadığı ve bizzat İslam’ın imajını bozmayı ve İslam’ı onunla hiçbir ilgisi
olmayan, sloganları da Allah’a yakınlaştırmayan ve tağutlardan da
uzaklaştırmayan cumhuriyet ve şah rejiminin “dinî” versiyonunu temsil etmeyi
amaçlamaktadır. Bu mollalar, gerek Afganistan’ın işgalinin kolaylaşmasında,
gerek Irak’ın sömürgeleştirilmesinde, gerek Suriye, Yemen ve diğer İslam
ülkelerinin ateş çemberine alınmasında bilhassa “Yahudi varlığı”nın güvence
altına alınması için “Büyük Şeytan” dedikleri ABD ile işbirliğine
girerek Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere açıkça ihanet etmiştir.
Batı dünyasının, devletler düzeyinde kınamalar ve
medya faaliyetleriyle İran’ı, “İslami bir yönetimin altında kadınların
hayatlarının nasıl olacağı”nın bir modeli olarak göstermeye çalıştığı bilinen
bir husustur. Oysa İran’daki “dini-siyasi rejim”, şer’î nasslarda hiçbir
dayanağı olmayan, din adamları tarafından idare edilen “Yüce Rehberlik” olarak
adlandırılan, aynı zamanda da parlamenter cumhuriyetin de işletildiği bir
rejimdir. Hâlbuki -Kur’an ve Sünnetin açık bir şekilde belirlediği gibi- İslami
yönetim modeli; insanlara karşı sorumlu olmak ve din adamlarının dikteleri
yerine Kur’an ve Sünnet ile hükmetmek üzere seçilmiş bir lidere sahip olan nübüvvet
minhacı üzere Hilâfet’tir.
İran rejimi, İslam dışı tüm rejimlerin ve İslam
beldelerindeki mevcut diktatörlüklerin durumunda olduğu gibi ortadan
kaldırılması gereken otoriter bir liderliktir.
İran’daki kadınların karşı karşıya kaldığı sorun,
İslam’daki başörtüsü ve içtimai nizamın diğer hükümlerinin uygulanması ve
cinsiyet eşitsizliği ile ilgili bir sorun olarak gösterilmeye çalışılıyor. İran’daki
olayları istismar eden birçok laik, bir kez daha İslam’daki başörtüsüne ve
içtimai nizama karşı oryantalist iddia ve yalanlarını ortaya atarak, “İslam’ın
kadınlara baskı yaptığı” şeklinde iftira ve suçlamalarda bulundular. İran
rejimi, İslam karşıtı, cahilce ve Avrupa merkezli bir dünya görüşünden ve diğer
kültürlerden doğan bu tür suçlamalara, katliam ve işkencelere kalkışmadan halkına
ihsanla muamelede bulunması ve Batı’ya da halkı üzerinden elini çekmesi için
sert bir şekilde cevap vermesi gerekirken Batı’ya sergilemediği sertliği
halkına karşı göstererek onların değirmenine su taşıyor.
Nitekim “kadın hakları” ve İran rejimi üzerinden
İslam’ı karalayan Batı ve diğer liberal ülkelerin, büyük sosyal ve ahlaki
sorunlarla birlikte bir krizden diğerine kötüleşerek yuvarlandığını
görmekteyiz. Öyle ki; Batı ve diğer liberal toplumlarda kadınlara yönelik
şiddet hastalığı ve aynı şekilde parçalanmış aileler, tsunami dalgaları gibi
devasa boyutlarda toplumun üzerine inmektedir. Zira Avrupa Birliği’nde her 3
kadından biri şiddete maruz kalırken her 2 kadından biri de cinsel tacize maruz
kalıyor.[2]
Örneğin; Fransa’da, her üç günde 1 kadın mevcut veya eski bir partneri
tarafından öldürülürken,[3]
Amerika Birleşik Devletleri’nde her gün yaklaşık 3 kadın aile içi şiddet
nedeniyle öldürülüyor. Bütün bunlar, erkekleri, kişisel ve cinsel özgürlükler
gibi bireysel kapris ve arzularına göre hareket etmeye teşvik eden liberal
değerlerin bir sonucudur. Ayrıca kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi düzenleyen
ve aile ve toplumsal hayattaki hak ve sorumluluklarını belirleyen açık
içtimai/sosyal kuralların olmayışının da bir sonucudur. Oysa bu olsaydı, iki
cins arasında sağlıklı bir işbirliği temelinde iyi ve saygılı bir ilişki inşa
edilecekti. İslam’daki içtimai nizamın hükümlerinin ve bunların bir parçası
olan başörtüsünün toplumdaki kadın ve erkek arasında gerçekleştirmeyi
amaçladığı sağlıklı işbirliği işte budur.
Hal böyleyken, Batı değerlerinin rüzgârı ile
yelkenlerini dolduranlar İran rejimi üzerinden Müslümanlara kendi medeniyetlerini
nasıl pazarlayabilirler?
[1]
Vehim ve Gerçeklik Arasında Amerika-İran İlişkileri, 2014, Köklü Değişim
Yayıncılık
[2]
Avrupa Komisyonu
[3]
The Guardian, 2019


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış